Anasayfa > Edebiyat > Şiirden Sızan İnce Ka n (Müntehir ve Maktul Şairler Üzerine Günceler) 9

Şiirden Sızan İnce Ka n (Müntehir ve Maktul Şairler Üzerine Günceler) 9

Burada bu yazıya başlarken bende tutukluğa sebep olan o ifadeye geri dönelim: ““Teorilerden, ölmüş yazarlardan, acıdan beslenenlerden, dedikoduyla büyüyüp ödülle taçlandırılanlardan, tezgahtan geçen edebiyattan ve edebiyatçıdan köşe bucak kaçarak yolumu bulmaya çalışıyorum.”[1]

Halbuki “Bizler insanla yaşıyoruz”dur, “insanlıkla yaşıyoruz”dur, “yalnız dirilerle değil ölülerle de yakınlığımız var”dır. Hatta “Dirilerden çok ölülerle konuşuyoruz”[2]dur. Nihayet hayali ya da gerçek ‘başkalarının’ acılarından bahsetmekten kaçan bir yazar kendi acılarından beslenmek durumunda kalacaktır ki bu bazen edebiyatı ağlama duvarına çevirmekten başka bir yere varmaz. ‘Başkalarının’ acıları da bizden öte dünya kadar uzak değildir nihayet ve yazar kendi acılarını onlarda bulabildiği gibi kendi acılarını dışavurmak için bazen gerçek insanların bazen de kendi kurguladığı ‘kahramanlar’ın arkasına gizlenir; hele ki bir yazar şairlerin ölümle ilişkisini ele alan bir yazı kaleme alıyorsa ne ölmüş şairlerden ne de onların acılarından uzak duramaz. Kaldı ki acıdan, şairlerin acılarından ‘beslenen’ bir metin bazen onların acısının anısına bir yapıt ortaya koymak içindir; onların acısının önünde eğilmek için. Tıpkı Karamazof Kardeşler’deki rahip Staretz Zosima’nın Dimitri’nin önünde diz çökmesi gibi. Zosima ertesi gün Alyoşa’ya Dimitri’nin önünde neden eğildiğini açıklarken “Dün çekeceği büyük acının önünde eğilmiştim.” der

images

 …Dün korkunç bir şey görür gibi oldum… Bakışında bütün yazgısı belirmişti sanki. Öyle bir bakışı vardı ki… bu adamın kendisi için hazırladıkları ürperti verdi bana… Yaşamımda ilk olarak kimselerin böyle… yazgılarının yüzlerine vurduğunu görmüştüm. Yazık ki her defasında da yazgının dediği oldu. (…) “Toprağa düşen bir buğday tanesi yokolmadığı zaman bir buğday tanesi olarak kalır, yokolursa bereketli ürün verir.”

 Beri yandan Afşar Timuçin’in söylediği gibi

 Acılar olmasaydı dünyamız iyiden iyiye kolay ama anlayışsız bir dünya olacaktı. İnsan gerçeğini acılar tanıtıyor bize. Acıların gözüyle ya da gözlüğüyle dünyaya baktığımız zaman her şeyi daha doğru, daha sağlam görüyoruz, gerçek yapısı içinde görüyoruz.[3]

 İşte bize dünyayı olduğu gibi gösteren acıyı da en iyi şairler sırtlar ve sezdirir. Bu yüzden “Ey acım, uslu ol, biraz dinlen artık” der Baudelaire, “Şu dünyada acı acıya eklenir/ Gün günü izler sıkıntı sıkıntıyı” der Lamartine. Çünkü şairler varlığı dile getirir ki dünya gerçek bir canavardır. Bir canavarı canavar kılan ise onun saldırganlığının ve vahşetinin zamanının da sebebinin de kestirilemezliğidir; o nedensizce yapar yapacağını; kendisine bile sır olan doğasının zorunluluğuyla. Bir yandan güzeldir de dünya bir canavar olarak. William Blake’in kaplanına benzer bu yönüyle. Kaplanın tehlikesi karşısında bir yandan şoke olan insan, beri yandan güzelliği ve ihtişamı karşısında huşu içinde donakalır. Onun tarafından parçalanmak ister korkusuna rağmen; çünkü bu canavar karşısındaki korku içinde estetik hazzı da barındırmaktadır ve şöyle der Faruk Duman:

Bana göre güzellik, elinden asla kurtulamayacağımız bir şeydir. Dahası, güzellik kapısından girer, ölüm kapısından çıkarız. Bu nedenle, her şeyden önce, insan bu kapının önünde sessizce durabilmeyi öğrenmelidir. Sonunda, işte böyle olur: Güzel, boyanır. Bir eşsiz kapıya dönüşür. Ve siste hüzünlü bir pars, ansızın kaybolur.[4]

Neden bu konuyu ele aldığıma gelince buraya kadar yazdıklarım yeterli gelmediyse bazen bir şeyin nedeninin bizzat kendisi olabileceğini söylemek isterim; çünkü “… bir olayın, diyelim pazaryerinde çıkmış bir kargaşanın nedeni yalnız kendisidir ki asıl nedene ulaşmak istiyorsak ruhlarımızın ve yaradılışımızın içinde sonsuz bir yolculuğa çıkmamız gerekebilir.”[5]

İmdi artık Kaan İnce’nin yaşamöyküsüne geçebiliriz. 2 Şubat 1970, Pazartesi, saat 17.45te Ankara’da doğmuş Kaan (Tesadüfe bakın ki oğlum Mustafa Deniz de ondan 40 yıl sonraki aynı gün Ankara’da doğdu. ) Öğrendiğime göre ailesi Diyarbakır kökenli ve sol görüşlü olan Kaan’ın özellikle amcaları devrimci mücadelede aktif yer almış kişilermiş. Hakkında internette yazılanlara göre Ankara İltekin İlkokulu’nda sessiz, sakin bir öğrenciymiş ve Ankara Cebeci Ortaokulu’nda okurken zeki, çalışkan ve başarılı olduğu yazılmış. Daha sonra Yenimahalle Endüstri Meslek Lisesi elektronik bölümünde okumuş.

Bu ‘sessiz sakin’ sıfatları genelde insanlara hep dışarıdan yüklenir. Evet, bir insanın sessiz olduğunu dışarıdan gözlemleyebilirsiniz ama sakinlik için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Çoğu zaman sakin görünüşlü insanların içinde kopan fırtınalardan kimsenin haberi olmaz. Sessizlik de bu fırtınaları açacak ve bunu anlayacak bir başka kişi olmamasından ya da bulunamamasından kaynaklanır bazen. Bizim okullarımız da uyumsuzların kalabalık içinde yalnızlığı en çok yaşadığı yerlerdir. Gürültülü ergen kalabalığının ortasında içinde çığlıklar taşıyan sessiz birisi  diğerlerine de nedenini anlamadıkları bir tedirginlik verir. Ahmet Telli’nin dediği gibi “Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit / Ne olabilir …”  Okullarda idarecilerin ve öğretmenlerin kendi kağıt kürek işleriyle uğraşırken ve her şeyin kontrolleri altında olduğunu sanırken ergenlerin onlardan gizli, kendi kurdukları gizli bir dünya, gizli bir cehennem vardır ki kimileri zorbalaşıp celladı olur bu dünyanın; kimileri de onların kurbanı. Bir bakıma okul Reiting ve Beinebergler’in Basiniler’e akıl dışı işkenceler, baskı ve şiddet uyguladıkları yerlerdir kimse farkına varmadan.

içerik

Yine Kaan’a dönersek yazıldığına göre şiire ilgisi 16 yaşında başlayacaktır. Belki de Kaan içindekileri, ‘sessizliğini’ dökecek mecrayı şiiri keşfedecektir bu dönem. Böylece Faruk Duman’ın İncir Tarihi’ndeki Genceli Şair Mesud gibi kelimelerin gizemli dünyasına girecektir. Bu romanda romanın kahramanı Zeyrek, Şair Mesud’a göre “kelimelerin her şeyden önce, birer düşünce olduklarını” söyler. Kelimelerin gizeminin anlamını Zeyrek ona “Sen kelimelere ne yapıyorsun böyle” diye sorunca Genceli Şair Mesud’un verdiği cevaplarda arayalım: “Kelimelere bir şey yaptığım yok benim, doğrusu bir şey yapılıyorsa, yapılan bir şey varsa o da onlara yani kelimelere aittir. Kelimeler bana ne yapıyor öyleyse, bunu soruyorsan, inan ki bilmiyorum.”, “… zira kelimelerin birer şekil olduklarını düşünüyorsan çok yanılıyorsun.”,

 “…okuyup yazdığımız, kalemimizle belirlediğimiz şeyler, doğru, birer işarettir. Dahası, birer işaret olanlar, aslında harfler olup bunlar yine bir araya geldiklerinde kelimeleri de yine işaret ederler. Ama kelimeleri tanımamıza yardımcı olmak dışında bir işe yaramazlar, zira onlara benzemezler bile.Dolayısıyla elimizde şu kalıyor: Kelimeler, bize işaretlerin işaret ettikleri şeylerdir.”

 “…daha açıklayıcı olmamı istiyorsan, sana şiirden söz edemeyeceğim demektir, çünkü şiir dediğimiz şey açıklanamaz ve açıklama dediğimiz şey de şiirin düşmanıdır. Çünkü deminden beri konuştuğumuz şey, yani kelimelerin ancak ve ancak işaretlerin işaret ettiği şey nasıl belirsiz bişeyse, sen, şiir söz konusu oldukta şiirin de belirsizliğin bir ürünü olduğunu düşünmelisin.”, “Gürültü, senin de bana kolayca hak verebileceğini düşünüyorum, sonsuz karmaşa anlamına gelir. Sonsuza dek sürecek bir karmaşa, bir gürültü, bana göre, epey ahenkli bir şeydir. Çünkü sesler kesin olarak birbirini tekrar eder ve tekrarın tekrarı da ahengi doğurur.”

 , “… böylece, bu sonsuz gürültüyü dinleyen biri, eninde sonunda, kendi kendini tekrar eden sesleri tanımaya, öbür seslerden ayırt etmeye başlayacaktır.”,

 “İşte kelime budur. Şimdi başta benim kelimelere ne yaptığımı sormuştun. Ben de onlara benim bir şey yapmaklığımın söz konusu olmadığını söylemiştim. şimdi sen söyle bakalım, benim kelimelere bir şey yapmam mümkün müdür? Ya da onların bana ne yaptığını nereden bilebilirim?”[6]

 Yani şiir, çözümlenemez ve açıklanamaz olsa da kesinlikle varlığa ilişkin ve insan üzerinde- hele hele onunla içli dışlı olan üzerinde- gözle görülür değiştirici dönüştürücü etkisi olan bir büyüdür ki bazen bir şair kulağına fısıldadığı kelimelerle yaşlı bir kurdu bile öldürebilir. İşte Kaan da on altısında şiir denen bu garip muammanın içine ölmeden çıkamamak üzerine girecektir. Başka türlü söylersek Platon’un mağarasından çıkacak ve uyumsuzlara karışacaktır. Şiirle ilgilenip şiirde varlığı ve varoluşunu duyabilen insan da şairdir artık: şiir yazmayan ya da yazamayan bir şair. Bir şair için çoğunluktan kopuş şiirde varlığı duyumsamakla başlar; onun için hakiki yaşam da bundan sonra başlar. Çünkü hakiki şiirdeki varlığın ve kendi varoluşunun sesini duyan insan- şiir yazsın ya da yazmasın- kurgulanmış dünyaya geri dönemez bir daha; verili dünyalarının içinde alışkanlıkları ve aslında kendi varoluşlarından uzak oluşlarıyla yaşayan çoğunluktan; sürüden kesinkes ayrılmıştır artık. Halihazırdaki kendileri için kurgulanmış düzyazınsal dünyayı sorgulamadan kabul edip kanıksayanlar için ise yaşamdan uzaklaşmış bir uyumsuzdur o bundan böyle. Bu çoğunluğun yaşamdan anladığı ise

 Daha çok yemek, öküz ota bakar gibi bakarak daha çok yer görmek, daha da çok takı takmak, daha çok giyinmek, her şeyi daha çok yapmak, “Bak benim neyim var, senin var mı?” diyebilmek için eşekleştikçe eşekleşmek. Sonunda verimsiz bir yaşamın dalgaları arasında boğulup gitmek. Durmadan bir şeyler olmak ve durmadan bir şeyler edinmek

tir.

Onlara sorarsanız yaşam budur işte, bundan başka bir şey değildir. Doğacaksın, büyüyeceksin, en iyiyi elde edeceksin, kendin gibi en iyiyi elde etmeye adanmış varlıklar yetiştireceksin ve öleceksin. Her şey bu en iyi’nin ne olup ne olmadığında düğümleniyor. “İnsanların çoğu hayvanlar gibi doymuş yaşamaktan hoşnuttur” diyen Herakleitos muydu? Yaşam sahip olmak adına değil yaşamak adına verilmiştir her kişiye. Yaşam nicelikleriyle değil nitelikleriyle yaşamdır. Yararsız bir yaşam, insanlığa adanmamış bir yaşam, mutfakla tuvalet arasında geçen bir yaşam yazık olmuş bir yaşamdır. “Biraz gurur, biraz şehvet; pek çok kadının ve erkeğin yaşamı bunlardan oluşmuştur.” Böyle der J. Joubert.”[7]

Sonuçta on altı yaşında şiirin dünyasına girecek ve bu çoğunluktan kopacaktır Kaan. 1989-90 yılları ünivesiteye dönemi olacaktır Kaan’ın. Onunla 1988 sonbaharında tanışan Erhan Levent Kolçak şöyle yazmıştır o dönemdeki Kaan hakkında: “Yakınlaşmamız 89’un bahar aylarında oldu. Mahalledeki çay ocağında rastlardım ona. Üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. (…) Şiir O’nun için adeta bir tutkuydu. Hep gündemindeydi şiir. Yazarken farklı biçimler aradı kendine.”[8] Bu dönem şiir çalışmalarını çevresiyle ve öğretmenleriyle paylaşmaya başlayacaktır ve yine bu dönem onun için bir dönüm noktası olacaktır; çünkü dersanede onu etkileyecek olan öğretmenleri Murat İsmet Tunçer ve Nizamettin Uğur’la karşılaşacaktır. O halde burada Murat İsmet Tunçer’den ve Nizamettin Uğur’dan bahsetmek gerekir. Bir insanın izini sürüyorsanız yolunuzun başka insanlara uğraması kaçınılmazdır çünkü. Hele bu insanlar izini sürdüğünüz kişinin hayatında dönüm noktası olmuş kişilerse.

Barış K.

20.04.2015

[1]  “Kurşunkalem ve Silgi”, Bedisa Eliadze, Kurgu 14, Ankara, 2010, s. 116

[2] Erken Ölümler-Gönül Gözüyle 2, Afşar Timuçin, Bulut Yay, İstanbul, 2005, s. 47

[3] Agy s. 46

[4] Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur, Faruk Duman, Can Yay., İstanbul, 2012, s. 39, 40

[5] İncir Tarihi, Faruk Duman, Can Yay., İstanbul, 2010

[6] Agy s. 96- 100

[7] Afşar Timuçin, agy s. 148

[8] Erhan Levent Kolçak, Yazılı Günler 17, İstanbul, 1992, s. 67

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: