Anasayfa > Edebiyat > Hacivat Günlüğü, Salah Birsel

Hacivat Günlüğü, Salah Birsel

1949

20 Ocak

Şimdi otuza ya da kırka yaklaşmış irili ufaklı sanatçıları, şu bizim kuşağı aklımdan geçirdim de içim burkuldu. Düzme olan ile olmayanı aynı havanda dövenedebiyat simsarlarından bu kuşağı hor görmelerinden başkası beklenemez ama, insan, ne de olsa bunca emeğin, bunca uğraşın bir karşılığı olmasını istiyor.

Bizim kuşa: salonlarda, topluluklarda aşağılanan o; gazetelerde, dergilerde alay konusu edilen o; söylev· lerde, edeıbiyat kitaplarında kale alınmayan o!

O! O! O!

Oktay Akıbal adımızı da koymuş: Öksüz Kuşak! Şimdilerde oyununu da yazıyor.

Bence bu kuşağın yalnız oyunu değil; şiiri, romanı da yazılmalı. Heykeli de dikilmeli. Doğrusu, bunca aşağılamaya karşı koyan ve sanat alanında salt kendi gücü, kendi ağırbaşlılığıyla bir şeyler yapmaya savaşan bir avuç sanatçıya -ama iyi, ama kötü sanatçıya- en çok bu yaraşır.”

Hacivat Günlüğü, Salah Birsel, Ada Yay., İstanbul, 1982, s. 7

24 Kasım

Bu günlüğü neden tutuyorum? Yatarken aklıma bu geldi. Evet bunu şimdiye kadar düşünmemiş olsam da beni bu işe iteleyen bir neden olmalı.

Doğrusu edebiyat alanında gerçek adına konuşanlar o kadar azaldı, gerçek dediğimiz ışık yalanla dolanla o kadar bezendi ki her aydının ya da aydın olmak düşüncesini güdenin ortaya atılıp bir şeyler yapması ya da yapmak üzere didinmesi kaçınılmaz bir hal aldı.

(…)”

agy s. 10

25 Mart (1950 blog.)

Okurların çoğu şiirin ille de bir haz vermesini beklerler. Oysa, sanat eserine bütün duygu ve anlayış kapılarını sıkı sıkıya kapamış bir adam karşısmda o alçakgönüllü şiirin elinden ne gelir ki?”

agy s. 13

“(…)

Hoşlanmadığım bir insanla oturup çene yarıştırdığım pek yoktur.

Keyfime göre dost ,tutar ya da bozuşurum.

Birçokları beni bencillikle, kendini beğenmişlikle suçlandırır. Doğrudur. Kendini beğenmişlere, bencillere, kendini beğenmişlikle, bencillikle karşı korum.

Gerçekte, dikbaşlı görünüşüm, hak bellediğim ilkelere sıkı sıkıya bağlanışımdandır.

Baıkın, gidişi gidişime uyan alçakgönüllü kişiler katında küçülmek, silinmek beni ürkütmez. Hele şiir lafı edenler önünde yerle bir olmaktan çekinmem. Benim terbiyesizleştiğim kabalaştığım kimseler sanat düşmanı olanlar, şiire, resme, heykele, sinemaya arka çevirenlerdir. Ama sözde sanatçılara bunlardan da çok içerlerim. Yığınları sanattan soğutan, sanat alanındaki değerleri altüst eden bu gibilerdir, bu apikurya maskaralarıdır.

(…)”

agy s. 16

“(…) (1951, blog.)

Öyle şiirler bilirim, okurlar onlarla ilk burun buruna geldiği vakit akıllarının kamaştığını duymuşlardır. Nedir, aradan zaman geçince, o şiirleri, değil okumak, bir daha görmek bile istememişlerdir.”

agy s. 18

16 Ağustos (1952, blog.)

Hayatlarında düş ve gerçeği dengede tutamayan insanlar, ömürleri boyunca acı çekiyorlar.

Böyleleri günlük olay ve davranışlarında düşlerinin buyurduğundan geçmek istemediklerinden, sonunda, başlarını gerçeğin eğilmez kayasına çarparlar.

XIX. yüzyıl Fransız şairlerinden Gerard de Nerval de böyle biriydi. Onun Doğu Yolculuğu adlı eseri büyülü dünyalara olan özlemini belirttiği gibi Aurelie adlı hikayesi de çılgınlığının, dengesizliğinin izlerini taşımaktadır.

Ama Nerval, bütün hayatınca, düşün pençesinden kurtulmak için çaıbalamıştır. Gelgelelim, önceden beliren sonuç onu her yerde, adım adım kovalamış ve Paris halkı, bir sabah uyandığı vakit, onu bir fenere asılı olarak bulmuştur.

Theophile Gautier onun için der ki: “Düşlerin gittikçe artan taşkınlığı, gerçeklerin kımıldandığı yerde, yavaş yavaş, Nerval’in yaşamasını olanaksızlaştınyordu.”

Nerval’i, bir antolojide rastladığım bir şiirini okudum da düşündüm:

Nerde bizi seven kızlar?
Hepsi kara topraklarda
Daha şen daha gamsızlar.

agy s. 31, 32

4 Kasım

Varlık’taki bir yazıda okudum:

Fransızlar, bugünlerde, dillerinde bir yenileşme yapmak gerekip gerekmeyeceğini tartışıyorlarmış.

Bu yılın edebiyat ödülünü kazanan o su katılmamış katoliklerden François Mauriac diyormuş ki: “Dört yüz yıllık geçmişi olan dilimiz biyoloji yasaları kadar erginliğe varmıştır.”

Bu, yenilik istemeyenler’den birinin sözü.

Yeniliğe arka çııkanlar ise okunmayan harflerin kaldırılması, imlayı ve okumayı güçleştiren aksaklıkların giderilmesi için direniyorlarmış:

Tartışma, Fransız Akademisi değişmez yazmanının Milli Eğitim Bakanına, Bakanın da yazmana verdiği karşılıklarla daha da genişlemiş. Yazman, Bakanlık yüksek kurulunun kimi yenileşme önerilerini incelemekte olduğunu, bu incelemeden ise Akademiye haber verilmediğini ileri sürmüş. Bakanın sözleri ise bizim ibret almamız gereken bir noktaya dokunuyor: “Dilimizin geleceği ve yaşayışı ile görevli Yüksek Eğitim Kurulunun incelediği
konulardan haberli olmak, bunlara karışmak Milli Eğitim Bakanının işi değildir. 300 yıldan beri varolan bu kurul, gerçi, benim yönetimim altındadır. Nedir, çalışmaları, benim sınırlarımın içinde değildir. Böyle bir işte, yapılacak en doğru şey, geniş bir soruşturma açmak, memleket aydınlarının düşüncelerini sormaktır”.

(…)”

agy s. 34, 35

29 Nisan (1953, blog.)

Bir şeyi sevdim mi, o şeye bağlanışım uzun sürmüyor, o nesneden çabuk bıkıveriyor, çabuk soğuyuveriyorum. Ama başka yenilikler, başka güzellikler ardından koşmuyorum. Bağlandığım nesneye olan inancımı yitirmek bana öylesine bir bezginlik, bir vurdumduymazlık veriyor ki, artık hiçbir şey düşünemez, hiçbir değere yönelemez oluyorum. Kendimi güçsüz, bu karmaşık dünya ortasında yapyalnız buluyorum. Ne ileri doğru atılıyor,
ne de geri dönebiliyorum.

Eşyanın bir başkası üzerine eğilmek, başka renkler, başka kokular tanımak isteği bende ancak uzun, çok uzun bir zaman sonra belirebiliyor. Beliriyor ama, eski nesneden kalmış kimi izlenimler, benim o şeyi toptan unutmama da engel oluyor. Hele alışkanlıklarımın bağlayıcı,
tutsak kılıcı gücü de işe karışınca artık uçarılığımın şıpsevdiliğimin bir anlamı da kalmıyor.

Diyorum ki, ben bağlanınca tam bağlanıyorum herhalde. Koptuğumu, başka dala atladığımı sandığım zamanlar bile ince ve görünmez iplikler beni o eski şeye doğru çekiyor.

İşin tuhafı şudur iki, bir an geliyor, kendimi tam bir özgürlük içinde de hissediyorum. Yeni değerlere doğru kaymak, yeni güzelliklere el atmak isteği içimi kavuruyor.

Eski bağlarımla bir ilişiğim kalmadığını, alıştığım şeyleri artık geride bıraktığımı işte o vakit anlıyorum.

İşte o vakit yazdıklarıma hiç benzemeyen bir şiire başlıyorum.”

agy s. 43

24 Ocak (1954, blog.)

Bir şiir göründiüğünden çok başka bir şeydir.

26 Ocak

Bir yapıt güzel değilse, doğru, iyi ve insansı da değildir. Hiçbir şey değildir.”

agy s. 57

28 Ocak

Her gün ıbirtaıkım insanlarla karşı karşıya gelmek! Sonra da bunlara hal hatır sormak, meram anlatmak! İşte beni yitiren bunlar.

(…)

Şimdiye değin insanların arasında yaşadım da elime ne geçti?

Üç, beş dostum olsun, arada bir onları arayayım, onlar da canları istedikçe, beni görmeye gelsinler, yeter de artar bile bu bana.

(…)

Hem ne var, ben çürük çarık bir adamım. On günün ikisinde sağlamsam, sekizinde hastayım.

(…)

Rutubeti, soğuğu, saçma sapan konuşmaları sorarsanız, onlara karşı da dayanıklı değilim. Bunlardan herhangi birisi beni hemen yatağa çivileyiverir.”

agy s. 58, 59

“(…)

Yola çıkan adam, yolculuğun başlangıcında şairse filozoflaşır, sünepe ise karaborsacı kesilir..”

agy s. 67

“(…)

lncecik’ten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye

Elif’in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye

Yanımda, yere bağdaşkurmuş bir Afşar delikanlısı, İncecik’in Elbistan köylerinden biri olduğunu, İncecik’li kızlardan çoğunun Elif diye anıldığını söylüyor. “Karac’oğlan, diyor, bu dolaylarda uzun boylu kalmıştır”.

(…)”

agy s. 69, 70

9 Mayıs (1956, blog.)

Bir yazarın, bir sanatçının yapıtını yaratması için gerekli yalnızlık, bizim her gün bir, iki saat, şurda – burda, büyük bir can sıkıntısıyla atlatmaya çalıştığımız yalnızlık değildir.

Böylesi zehirlenmiş bir yalnızhktır.

Tramvay – otobüs gürültüsü, zingirdek işler, saçmasapan konuşmalar, ya da bunaltıcı memurluklarla zehirlenmiş bir yalnızlık.”

agy s. 97

“(…) (1072, blog.)

Alar sabah boğazımdan aşağı sıcak bir şey, bir kaynar akıtmak alışkanlığı olmasa kolay. Ama o bir, cigara iki. İçmeden duramıyorum.

(…)”

agy s. 114

13 Mart

Öğleden sonra 150 sayfa okuyarak, daha doğrusu koşarak, Mario Puzo’nun, geçen hafta başladığım, Baba‘sını bitirdim.

Son sayfaya kusarak, mide sancıları çekerek ayak bastım, demek daha doğru.

İte atsan, gramını yemez.

Gerçi Amerika’daki mafyacıların devlet üstü yaşamları üzerine az çok bir bilginiz oluyor ama kitap bütünüyle güverte yolculuğu.

Oysa Baba‘yı öylesine övmüşlerdi ki ben de kendimde bir eksiklik duymaya başlamıştım:

– Bari şunu ben de okuyayım.İki yıl önce, aynı oyunu bana Henri Charriere de oynadı. O da Kelebek‘iyle: beni iki seksen yere mıhladı.

(…)”

agy s. 117

14 Mart

Bu sabah dolmuş durağına gitmek üzere Selanik Caddesinden geçiyordum ki bir otomobil beni tekerlekleri arasına alıp almamak için bir süre düşündü. Sonra, zınk, durdu.

En dikkatsiz şoförün bile üstüme yönelmesi düşünülemezdi. Hem adımlarımı yavaş yavaş atıyor, hem de daha kaldırımın kenarında bulunuyordum.

Arabanın içinde kalantor marka bir adam gözlerini bana dikmiş bakıyor. Anlaşılan otomobilin bir an sarsılması keyfini bozmuş.

Şoför ise bütün bilinen düdükleri öttürdü.

Araba uzaklaştıktan sonra biri sordu:

– Neden sesinizi çıkarmadınız?

– Bayım, eskiden olsaydı dünyayı ayağa kaldırırdım. Ama şimdilerde bende ses arama. Çünkü yaş elli üç. Yaş elli üç demek de, haklı olduğunu ortaya koymak için harcayacağın zamanı başka bir işte kullanırsan daha yararlı çıkarsın, demektir.

Bunu iyice belle.

Sen haklısın, ben haklıyım, o haklı! Ne demek bunlar? Hakkın, kimin yanında olduğu bugüne değin anlaşılmış mı ki, bundan sonra anlaşılsın. İyisi mi, haklı olduğun, ama ergeç haksız çıkacağın bir iş üzerinde çokça durma. Tabana kuvvet. Haklılık kaçmaktır, laf yetiştirmek
değil.

Söylevimi yeni bitirmiş ve yolumu sürdürmeye başlamıştımki bir başka ses:

– Öldün mü be ağabey?

(…)”

agy s. 117, 118

“(…)

Yıllarca önce ozanlar üzerine yazdığım bir şiirde şöyle demiştim:

Bütün aptallar duracak
Biz gideceğiz

(…)”

agy s. 121

12 Nisan

Arjantinli yazar Jolige Luis Borges’in Margarita Guerrero ile birlikte yazdığı Masalsı Hayvanbilim El Kitabı‘nda eski Mezopotamya destanı Gılgamış üzerine yazılanları okudum. Sedir Dağını bekleyen Humbaba adlı devin kuyruğu yılan kuyruğuna, cinsel uzvu da yılan
başına benzermiş.

(…)”

agy s. 125

“(…)

Somerset Maugham “aktöre” denilen şeyin, insanın içinde yaşadığı sürünün kendisine zorla kabul ettirdiği bir nesne olduğunu ortaya koymak için yazmıştır bu oyunu. Bu anlayış, Kafka’nın Değişim adlı uzun öyküsünün temelinde de boy gösterir. Gregoire Samsa bir sabah oldukça korkulu bir düşten sonra kendisini yatağında böcekleşmiş gördüğü vakit, yani anasına, babasına,kızkardeşine bakamayacak duruma düştüğü an kendisine dönük sevgilerin ortadan silindiğini ve bunların yerini dinmek bilmez bir öfkenin aldığını anlayacaktır. Çünkü ana, baba ve kızkardeşin sevgisi ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Kızkardeş artık yabansı bir canavar haline gelmiş olan ağbeysinden kurtulmak gereğini anasıyle ;babasına açtığı vakit bunlardan hiç biri bu düşünceye karşı çıkmaz. Yalnız bunlar değil, Samsa ailesinin bütün tanıdıkları da bu tutumu destekler. Çünkü onlar da bağnazca yönetilen bir toplumun kişileridir. Çünkü onlar da normal insanlardır. Somerset Maugham’ın deyişiyle söylemek gerekirse normal insan da bencildir, açgözlüdür ve kendini beğenmiştir. Üstelik de her güzel
şeyi yakıp yıkmaya alestadır.

(…)”

agy s. 130, 131

“(…)

Özdemir, Nietzsche üzerine bir kitap hazırlıyormuş. Nietzsche’nin bir gün annesine bir tekme savurduğunu ve:

– Sen bu tekme ile tarihe geçeceksin, dediğini anlattı.

(…)”

agy s. 139

“(…)

Bedenimin artık bana yabancılaşmaya başladığını iyiden iyiye anlıyorum. Ölüm belki de bedenin baştan başa yabancılaşmasıdır.

(…)”

agy s. 143

29 Haziran

Gecenin düşünceleri başkadır, gündüzün düşünceleri başka.”

agy s. 146

19 Temmuz

Biz İngilizlerin humor sözcüğünü gülmece-güldürmece diye çeviriyoruz ama onlar bu sözden kendini eleştirmeyi, kendini saraka etmeyi anlıyorlar daha çok.

(…)”

agy s. 147

“(…)

İnsanlar kendilerini olayların çarkına kaptırıp da onun gereklerine uydular mı, çokluk bilgelikten de, sağduyudan da uzaklaşırlar.

Ama çarkın dışına fırlatılıp da olaylara bir dış açıdan bakma olanağı elde ettiklerinde her şeyin içyüzünü daha iyi görürler. Dahası, eskiden o çarkın içinde bulunmuş olmakla da yerin dibine geçerler.

(…)”

agy s. 150

18 Ekim

Dünyanın en bilgesi bile olsa bir insan, kendi usunu kendi usuyle eleştirdi mi, o adam kendi usunu bütün usların üstünde tutuyor demektir.”

agy s. 153

“(…)

Bugüne değin dolmuş şoförünü piyazlamayan yolcuya raslanmamıştır. Bu, insanların kölelik ruhuna ne denli yatkın olduklarını gösterir ama, onlar bunun bilincinde değillerdir.

Bunları bugün Ulus’tan Çankaya’ya çıkarken dolmuşta düşündüm.

Dolmuş şoförü Sıhhiye’de kaldırıma yanaşırken, geldi, arabanın burnuyle yarım kerpiç yastıklı bir adamcağıza tosladı. Toslamayabilirdi, ama tosladı. Dolmuştakilerden biri şoförün bunu isteyerek yaptığını söyleyecek oldu. Vay sen misin bunu söyleyen? Şoför değil, dolmuştaki öteki kişiler, ona öyle bir zılgıt verdiler iki, adamsöylediğine de, söyleyeceğine de bin bin pişmanlık getirdi.”

agy s. 154, 155

“(…)

Zenciler İsa’ya linç edilmiş bir zenci gözüyle bakıyorlar. Belki Hıristiyanlığı kabul edişleri de bundan. (…)”

agy s. 155

“(…)

Doğrusu, bir ulusa her şeyi yapabilirsiniz. Bireylerini tek tek öldürebilirsiniz. Ama dudaklarından gülmeyi aldınız mı, bu olmaz.
Her şey tersine döner.”

agy s. 157

27 Kasım

Hükümetlerin başlıca görevi kızmaktır.
Hangi ülkede olursa olsun, şaşmaz bu.”

agy s. 159

“(…)

Bugün, durumun gereğiyle uğru sayılan bir kimsenin, yarın başka ibir durum sonunda en saygın bir yurttaş sayılmayacağını kimse öne süremez.

(…)”

agy s. 162

“(…)

Şiirin tanımı yapılamadığı için değil midir ki kötü ozanlar, iyi ozanların yerini almaktadır?”

agy s. 163

“(…)

İkiyüzlülük her yerde kendini şipşak su yüzüne fırlatıverir.

Nedir, foyası meydana çıkmış bir ikiyüzlülüğün tekyüzlülükten hiçbir ayrımı kalmaz. Ama buna ikiyüzlü bir tekyüzlülük de diyebiliriz.

(…)”

agy s. 164

“(…) (1973, blog.)

Yağmurda türkü söylenmediğini bilirim
Bilirim yağmurda eve girişimi
Eve girer ve beklerdim
Ve kimi zaman mektup yazardım
Bulutlar üzerine

(…)”

agy s. 166

“(…)

Benim elbiselerimi yut
Benim suyumu kaynat
Beni bu gece tanı
Beni bu gece unut

Ya adımı duvara
Ya derimi çarmıha
Evlerimize mevlut
Sana bana fatiha

(…)

Benim dönüşümü kolla
Uzaktan esvaplarımı
Sana her şeyimi söylerim
Çıkarsam ayakkaplarımı

agy s. 167

20 Ocak

Güzel bir şiire güzel bir kadından da az raslanır.

(…)”

agy s. 169

“(…) Çünkü benim bellediğim kadarıyle Allen Ginsberg’i, Lawrence Ferlinghetti’yi, Bob Dylan’ı (evet şarkıcı Bob Dylan’ı) bu gerçek ozanların dışında bırakmak en azından haksızlıktır.

(…)”

agy s. 171

“(…)

Behey adam, sen ne verdin de, ne almak istiyorsun?

Al gülüm, ver gülüm dünyası değil mi bu taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayan dünya?

(…)”

agy s. 182

“(…)

Nurullah Berk bir valkitler şöyle demişti:

– Bu dünyada, metrekare başına bir namussuz var.

Sanım o ki, insanın bu· yıkımı olduğu gibi benimsemesi ve de yürüyüşünü ona göre ayarlaması en çıkar yol.

Hem düşmansız, savaşsız bir yolun ne tadı olabilir?

(…)”

agy s. 184

“(…)

(Cocteau’nun bir sözü çağrışım yoluyle: “Ben kedileri insanlara yeğlerim. Çünkü onlarda polis görevlisi yoktur.”)”

agy s. 186

“(…)

Aruz ve hece ile yazılmış şiirlerde, şiirin kendi sesini bulamazsınız. Bu ses, hece ve aruz kalıplarının takırtukuru arasında boğulup kalır. (…)”

agy s. 186

“(…)

Kapının zili. Dışardan bir ses: “Süt”. Hergün bir ya da birkaç kez çalar kapıyı bu sütçü. Ben de her kez kapıyı açar yüzümü tatlılaştırır ve: “Biz süt almıyoruz” derim. Tam bir sahtecilikle. Bu kez kapıyı açıp sütçüye: “Sen ne biçim adamsın, sana kaç kez süt almadığımızı söyledim. Böyle herkesi tedirgin etmeye ne hakkın var?” diye bağırmak geçti aklımdan. Kapıya koşup açtım, sütçüye yine: “Biz süt almıyoruz.” dedim. Adam suratını
buruşturaraık uzaklaştı.

Kapıyı örttükten sonra kendimi yokladım. Neşe diye bir şey kalmamıştı.

(…)”

agy s. 187

“(…)

Düşümde insanlar, eşyalar havalanacakmış gibiydiler. Futbol maçında kafaya çıkmış gibi yerden hep bir metre yükseklikte dolanıyorlardı. Bense başka gezegenlerden gelmiş bir gözlemci durumundaydım. Her şey bana yabancı geliyordu. Bir ara, kalabalık arasında İzmir’deki ilk sevgilim takıldı gözüme. O da bana bir anı fotoğrafındaki bir kişi gibi yabancı gözlerle bakıyordu. Onun da bu dünya ile ilişkisi kesilmişti sanki.

(…)”

agy s. 191

“7 Nisan

Evli bir kadın edebiyat düşmanıdır.

Edebiyatçıyla evli bir kadın ise hem edebiyat, hem de edebiyatçı düşmanıdır.

(…)”

agy s. 193

15 Nisan

Şiir:

Burası gelip gitsin laleler
Hiçbir işe yaramaz kin
Bayat günler ve paslı tabanca

agy s. 195

“(…)

Budalalar kaba ve sıradan şeyleri beğenirlerse beğenirler. Bunlara hak-hukuk gibi nesnelerin, insan yaşamı için gerekli havayı sağladığını, hiç mi hiç anlatamazsınız.

İsrailli yazar Efraim Kişon da budalaların, bütün yaşamları boyunca, ince duygu ve düşüncelerden uzak yaşamak zorunda oldukları kanısındadır.”

agy s. 195

“(…) Zapata, faşoları tahtından indirip onların yerine yurtsever kişileri geçirmekle her şeyin çözümlenebileceğini sanmıştır. Ama bir gün kendisinin de faşolar gibi düşünmeye başladığını
görünce, pılısını pırtısını toplayıp köyüne sığınmaktan başka çıkar yol bulamaz.

(…)”

agy s. 198

“(…)

Düşüncelerimin arasına kimi zaman düşler de karışır. Yaşamımın en karanfilli, en tatlı anlarıdır bu anlar. Kadınlar, o pıyrım pıyrım güzeller, boynuma sarılmak için küçük bir işaretimi bekler. Diyebilirim ki, isteyip de elde edemediğim kadın yoktur benim. Kimi zaman
üçer beşer doluşurlar odama. Karşıma çıkmak için birbirleriyle itişirler. İçlerinde yükünü yukarı yığanlar olduğu vakit, ötekiler ona çıkışırlar. Bu kez de kendini naza çeken kadın, biraz önceki nazlannı yadsımaya kalkar.

Düşlerimde yaşattığım kadınlar benim kadınlanmdır. Onların hiçbirine el dokundurtmam. Onlar da benden başka kimsenin elini sürdürtmezler üstlerine. Ne­dir, düşümdeki kadınlardan birine yaşamım içinde, sokakta raslayacak olsam, şaşırıp kalırım. Onların benimle hiçbir ilgisi olmadığını görürüm. Bir yabancı, bir düşmandırlar bana sanki. Ama gece oldu mu, bilirim onlar yine bana döneceklerdir. Yolda başını çevirip giden kadın! Sen de benimsin! Gecenin, yalnızlığın sultanlığı başlasın hele bir.”

agy s. 203, 204

8 Haziran

Şiir:

Hepimiz küçücük yoksul
Dahası topluca demirhindi
Hepsimiz gönlüdelik kentsoylu”

agy s. 205

25 Haziran

İyi insanlardan iğrenirim.

Onları görünce, şipşak üç fersah öteye sıçrarım, demiyorum. Kaçamam. Kaçmak kolay değildir. Ama suratımı buruştururum.

Bana sorarsanız, kötüler, aznavurlar, çakıcılar daha dokuncasızdır. Onların katakullileri bilinir, ona göre per­dah tutulur. Buna karşılık, iyi bir insanın sizi, ne zaman bastıracağını kestiremezsiniz. Yolda giderken, damdan düşen bir kiremit, saçsız ve şapkasız başınızı nasıl
bir anda dümdüz ederse, iyi insan da sizi öylece, tepedeninme avlar.

Ne denilmiştir? Yiğidin adını işit, kendini görme.”

agy s. 209

“(…)

Doğrusu, beden isteklerine kulak asmamak onları ortadan kaldırmaya çalışmak insanlara pek uğur getirmez.İ .S. 1014 yılında Mısır’da halifelik katında lafını sürdüren Hakim, yaşamını bu vurdumduymazlık yüzünden yitirmiştir. Hem de onu öldürten kendi kızkardeşidir.

Hakim, kadınların ev dışında görünmesini, kapıdan, pencereden, damdan sokağa bakmasını suç saymıştır. Bununla da yetinmemiş ayakkabıcıların, zenne pabucu yapmasını da yasaklamıştır.

Elde hoşaf soğutucusuyle dolaşan halifeye arka çılkanlar da hiç eksik değildir. Bunlar sevişmeden ve öpüşmeden kesilmiş kart ve dişsiz karılardır. Erkeklerle ilişki kuran kadınları Hakim’e yetiştirmekte birbirleriyle yarış ederler. Halife de cinsel kıpırtı geçirenleri Nil nehrinde boğdurnakta, hiç vakit yitirmez.

İyi, hoş ama cinsel yasağı :kim dinler? Halifenin kızkardeşi Sitt·Ül-mülk bile birtakım erkeklerle düşüp kalkmaktan bir an geri durmaz. Çapkınlıklannın ortaya çıkacağını anladığı vakit de ağbeysinden yaka silken bir emirin evine koşarak, ondan gizini kimseye açmayacağı üzerine söz aldıktan sonra, şu öneride bulunur:

– Kardeşimin erkek, kadın, gözünü korkutmadık tek kimse bırakmadığını görüyorsunuz. Ben ilk kadınlık çağına varmış biriyim. Doğal isteklerimi doyurmadıktan sonra yaşamın ne değeri kalır? Bir çaresini bulup kardeşimi öldürürseniz, size varmak için söz veriyorum.Kardeşimin ölümünden sonra küçük oğlu tahta oturacak. Siz de babalık ve akıl hocalığı ederek sultanlık yaşamı sürdüreceksiniz.

Bu gönül kamaştıran sözlere kapılan emir, bir gece Hakim’i pusuya düşürerek öldürtür. Ne ki, bir süre sonra Sitt-ül·mülk, onu kardeşinin katili olarak suçlayıp kazıklatır. Çünkü cinsel kıpırtıları onu, cinayet üzerine ortaklık kurduğu bir kişiye değil, gönlünün çektiği erkeğe doğru itelemektedir.

(…)”

agy s. 212

13 Ağustos

Ben kimseye budala demem.

Bilirim ki, birine budala demek başkalarının hakkını yemektir.

Hem bir budalaya damdan düşercesine, kafa durumunu açıklamak gerekmez. Budala demenin de çok özel ve bilimsel yolları vardır.

Ne ki, ben de hep düşünceler içinde olduğumdan çokluk bana da budala gözüyle bakarlar.

Gerçekte, birinin budalalığını anlamak da çok zordur. Adamlar devlet batırıyorlar da, kimse onların zekalarından kuşkulanmıyor.

(Buradaki çağrışımlarımı kullanmıyorum.)”

agy s. 218

12 Mart (1974, blog.)

Bir ozan şöyle dedi:

– Bütün konuşmalarımı banda aldım. Bu işi, polis, sık sık yaptığına göre benim konuşmalarımda önemli şeyler olmalı. Hem her zaman başkaları alacak değil ya, biraz da ben alayım.”

agy s. 228, 229

“(…)

Çok küçükken, bir gazetede sürekli olarak yayınlanan bir roman okumuştum: Abıhayat. Usumdan hiç çıkmayan bu romanda ölümsüzlüğü arayan ve ona erişen bir adamın ·öyküsü dile getiriliyordu. Ama yıllar yıllara bindirdikçe adam ölümsüzlüğün korkunç bir şey olduğunu anlamaya başlar.

(…)”

agy s. 230

“(…)

Belki şiirden sadece ozanların anladığı söylenebilir. Ama adını yığınlara duyurmuş ozanların çoğu da kıskanköpektir. Bunların da gençlere bir yararı olacağı beklenmemelidir.

(…)”

agy s. 232

21 Mayıs

Sıcaklar çocukları avluya döktü.

Top oynuyorlar.

Çoğu 12 – 14 yaşlarında.

Kızların oğlanlara, oğlanların da kızlara yanaşma biçiminden, cinsel duygularla iyice bezenmeye başladıkları anlaşılıyor.

Ben, geleceğe yönelik düşüncelere el atmak istemem. Ama, bana öyle geliyor ki, insanlar, eninde sonunda, yeryüzündeki görevlerinin bir sevgi yasakçılığı olmadığını anlayacaklardır. Yalnız, daha önce birtakım bunalımlardan, birtakım kıskançlıklardan kendilerini kurtarmaları gerek.

Bir Fransız yazarı, bir sevgi uzmanı şöyle der:

– İnsanoğlu, gönüllerin birbirine akmasına ses çıkarmaz da, bedenlerin birbirine akması karşısında yaygarayı basar.

Avluda kahkaha, çığlık, koşuşma gırla gidiyor.

Hadi bakalım Salah, bütün kış, ilkyazı bekledin, şimdi otur da çalış.”

agy s. 233

19 Temmuz

Kimileri kötülük yapınca, kötülüklerini yönelttikleri kişilerin buna karşılık vermelerine içerliyor. Ya da bunlar karşılık vereceklerse, bunun kendi küllerini havaya uçurtmamasını istiyor.

Çokluk, karşı saldırılara şöyle çarkıfelekler dizilir:

– Ama ben, sadece yüzünün rabbiyesine tükürdüm.

Tükürdün, tükürmedin. Bütün sorun kötülük kapısının açılmasındadır. Kapı bir k ez aralandı mı, yaptıklarımızın iki, beş, on katıyle karşılaşırsak sesimizi kısmamız gerekir.

(Behey adam, karşındakinin ne tepki vereceğini biliyor musun ki rabbiyesine sıvanıyorsun?)”

agy s. 239

“(…)

Öyle sanıyorum ki, Metin Eloğlu’nun şiirlerinin gereğince anlaşılamamış olmasının temelinde romantik şiirlere duyulan düşkünlük yatmaktadır.

(…)”

agy s. 244

“(…)

Sevgilinin en küçük bir ilgisine bile önem vermek gerek.

Onun sizinle geçirdiği birkaç saatin değeri yere gö­ğe sığmaz. Ama biz, bunun üzerinde durmayız da, sevgilinin bizi sevdiğini ortaya koyacak başka kanıtlar -küçük kanıtlar- ardından koşarız.

(…)”

agy s. 245

14 Kasım

Bugün Kızılay’ dan geçiyordum ki G. İ.’ye rasladım.

Yerlere kadar eğilerek selam verdi.

Ben de nerdeyse yeri öpecektim.

Son zamanlarda bu gibi olaylar çoğaldı. Sonu iyi gelse bari.

(…)”

agy s. 250

22 Kasım

Cemal Süreya’nın iki dizelik bir şiiri şöyle:

Özgürlüğün geldiği gün
O gün ölmek yasak

Yaşamın keyfi de böyle çıkar: Ölmeye hakkı olmamak.

Ama nelere hakkımız var, nelere yok? Bu, kesin olarak saptanmamış.

Şapkamızı çıkarıyor, içki içiyor, sinemaya gidiyor, soluk alıp veriyoruz. Bunlara hakkımız var.

Düşüncelerimizi söylemeye hakkımız var mı?

Başkalarına işkence yapmaya hakkımız var mı?

Hadi, bu sonuncusuna da hakkımız var diyelim. Peki ama işkenceye yatırılanın da, işkence görmemeye hakkı yok mu?”

agy s. 252

10 Aralık

Ben faşistten, kendi çıkarlannı düşünen, kendi çıkarları için gerektiğinde bütün bir toplumu ortadan kaldırmakta bir an duraksamayan insanı anlarım.

Faşo olmayan biri de, bir faşo kadar faşo olabilir.

11 Aralık

Fos, fos, fos. Günde üç ya da dört paket Birinci.

Dumandan salonda göz gözü görmüyor.

Kalkıp balkon kapısını açtım. Biraz da balkona çıkarak temiz havayı ciğerlerime doldurdum.

Boğazımda bir gıcık. Mutfağa giderek elma ve ıhlamur kaynattım.İki bardak dikince öksürüğüm yumuşadı.

(…)”

agy s. 255

“(…) (1975, blog.)

Hitler’in başmiman Albert Speer, Alman halkının delice sevip alkış tuttuğu Hitler üzerine şunları söyler :

– Bu delice alkışlar, onun söylev atmaktaki ustalığından, yığınları kımıldatmak ve büyülemek sanatını bilmesinden gelmezdi. Bu, sadece, onun o sırada orada bulunmasının bir sonucuydu.

(…)”

agy s. 268

“(…)

Sanatçılar toplumsal olmayan bir toplumsal yaratıktır.”

agy s. 276

“(…)

TV’deki açık oturum ve forumları kesinlikle izlemem. Başkalarının, başkaları önündeki düşüncelerinin işe yarayacağına inanmam.”

agy s. 295

 

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: