Anasayfa > Edebiyat > Şiirden Sızan İnce Ka n 35

Şiirden Sızan İnce Ka n 35

“Kalbim bağışlanmayacak birşey yap/ Katlanma kendine ve bu dünyaya”

Ahmet Telli

Kaan İnce ve intiharının izini bu kadar sürdükten sonra şair ve intihar ilişkisi babında intihar etmiş başka şairlere göz atmaya geldi sıra. Önce Cesare Pavese’den geçsin yolumuz; çünkü bir ekşi sözlük yazarına göre Kaan’ın etkilenme ihtimali olan bir şairdir Pavese ve o da intiharı seçmiştir.

cesare_pavese

Pavese’nin hayat öyküsüne kısa bir bakış atalım. 9 Eylül 1908’de ailesinin yazları geçirdiği Torino’nun Santa Stefano Belbo köyünde bir memur çocuğu olarak doğan İtalyan şair yazarlık serüveni boyunca romancılık ve eleştirmenliğinin yanı sıra Amerikan Edebiyatı’ndan İtalyancaya yaptığı çevirilerle de adından söz ettirmiştir. Torino Üniversitesi’nde edebiyat okurken İngiliz ve Amerikan edebiyatına ilgi duymuş ve bitirme tezini Walt Whitman şiirleri üzerine yazmıştır. Buradaki öğrenimini bitirdikten sonra orta öğrenimini tamamladığı eski okulu Liceo d’Azaglio’da edebiyat ve dil dersleri verir. Bu dönemde İngiliz ve Amerikan yazarları ile ilgili yazıları La Cultura dergisinde yayınlanan şair daha sonra bir arkadaşının kurduğu Einaudi Yayınevi’nde çalışmaya başlacaktır. Burada Mussolini iktidarına karşı yazdığı yazılar ve antifaşist çalışmaları nedeniyle 1935’te tutuklanır. 1936’da serbest bırakılan Pavese, Brancaleone Hapishanesi’nde geçirdiği bir yıldan esinlenerek Hapis adlı romanını yazacaktır. 1950’de Yalnız Kadınlar Arasında romanı ile İtalya’nın önemli edebiyat ödüllerinden Strega Ödülü’nü alarak edebi kariyerinin doruğuna varan şair kadınlarla olan sorunlu ilişkisi ve ölüm saplantısı ile tanınmaktadır. Nitekim karışık özel hayatından ve sonu olmayan aşk ilişkilerinden bunalmış olan Pavese bu ödülü aldıktan sonra 26 Mayıs’ta günlüğüne “Artık sabahı da kaplıyor acı” diye kısa bir not düşmüştür. 27 Mayıs 1950’de ise aynı günlüğe şunları yazacaktır:

’48-’49′daki mutluluğumun hesabı görüldü. Bu soylu mutluluğun gerisinde şu vardı: Güçsüzlüğüm ve hiçbirşeye bağlanmayışım. Şimdi, kendime göre, girdabın içine girdim; güçsüzlüğümü seyrediyor, onu iliklerimde hissediyorum, beni ezen siyasal sorumluluğu yüklenemiyorum. Bunun tek çözümü var: İntihar.

Aynı gün Torino’daki bir otel odasında bütün özel kâğıtlarını yok edip, 21 adet uyku hapı alarak intihar eder.

Pavese’nin hayat hikayesinin şu kısa özetine baktığımızda bile Kaan’ın kısa hayatıyla arasında bir çok benzerlik olduğunu görürüz. İlkin Kaan’ın şiirlerinde gördüğümüz mutlak aşka dair umutsuzluk Pavese’nin de hayatının bir parçasıdır. İkincileyin Kaan’ı intihara sürükleyen ölüm saplantısı Pavese’yi de intihara vardırmıştır ve bir çok müntehir şair gibi onlar da intihar için otel odasını seçmişlerdir. Son olarak denebilir ki her iki şair de en azından göreli olarak kendi edebi zirvelerinde intihar etmişlerdir. Buradaki fark Pavese’nin vardığı zirve edebiyat çevrelerince de tescillenmişken Kaan’ın şiirinin zirvesinde olduğuna kendisinin karar vermiş olmasıdır.

Pavese ve Kaan’ın hayatlarında bu gibi benzerliklerin yanı sıra farklılıklar da vardır doğal olarak. Bu farkllıklardan en göze çarpanı Kaan’ın hayatında belki genç bir yaşta intihar etmesi dolayısıyla siyasi mücadelenin izinin somut olarak pek görünmemesidir. Buna karşın Pavese’nin intihar sebeplerinden biri de siyasi sorumluluklarını yerine getirecek gücü artık kendisinde bulamamasıdır.

Pavese şiirine doğrudan bakmaya geçmeden önce Pavese ve şiiri hakkında söylenenleri kısaca bir gözden geçirmek, onu ve poetikasını anlamak açısından faydalı olacaktır. Öncelikle kimdir Pavese? Susan Sontag’a göre

Yazar örnek bir çilekeştir, çünkü hem acı çekmenin en derin katmanlarına inmiş, hem de acısını yüceltmede (Freudcu anlamda değil, sözcüğün düz anlamında yüceltmede) profesyonel bir yöntem keşfetmiştir. Yazar, bir insan olarak acı çeker; yazar olarak da bu acısını sanata dönüştürür. Yazar, çektiği acıyı, sanatta elde edeceği kazanç uğruna kullanmayı keşfetmiş kişidir – tıpkı azizlerin, ruhların selameti için acı çekmenin yararlı ve gerekli olduğunu keşfetmeleri gibi.

American Intellectual and Writer Susan Sontag

Sontag’ın Pavese’nin günlüklerinden yola çıkarak yazar ve sanatçı hakkındaki bu tespitini Kaan için de söylemek mümkündür bana kalırsa. İkisi de ipeğin ortaya çıkması için acı kazanında kaynamayı seçen ipekböcekleridir bir bakıma.

İtalo Calvino’ya göre ise Pavese’nin erken şiirlerinde kendini tanımladığı imge “Genç olmanın zevkini çıkarmaktan çok bundan acı çeken bir gençlik”tir. Bu gençlik “geceleri yalnız başlarına, amaçsız bir biçimde dolaşan şehir gençlerinin oluşturduğu gruplar”ı imler ve bu gençlerin bir diğer özelliği de “gereğince tanımlanmış bir topluma ait olmayışları” dır. Pavese’nin bu ‘genç’ imgesi Kaan’ı tanımlamaktadır sanki. Pavese, Kaan’ın intiharını 20 yıl erteleyen halidir adeta. Calvino aynı yazısında “Pavese’nin ahlakı, ‘üslubu’ onun için acıya karşı bir zırh olmamıştır” diye yazar, “Acıyı bir ocağın ateşi gibi içinde tutabilmek için demirden bir içsel çekirdek olmuştur.” Pavese’ye göre “sıkıntı ve tatminsizlik, büyük ya da küçük her şiirsel buluşun çıkış noktasıdır” zaten. Kuşkusuz Kaan’ın şiirinin de acıyı çırılçıplak kucakladığını söyleyebiliriz benzer biçimde.

Italo-Calvino

Pavese ve Kaan’ın zamanı kavrayış biçimleri de benzerlik gösterir. Pavese Yaşama Uğraşı’ndaki 10 Aralık 1938 tarihli yazısında “Yıllar bir anı birimidir, saatler ve günlerse yaşantı birimi” derken bundan yıllar sonra Kaan da “O kadar uzun sanma zamanı” diyecektir. Pavese’nin zamanı süreç değil ‘an’ olarak kavramaya yakın bir noktaya gelmesi onun erken dönem şiirlerindeki anlatı-şiir anlayışından da çıkmasına yol açacaktır ki bu poetik açıdan doğru bir şiirsel yönelim olacaktır bana kalırsa. Çünkü anlatı-şiir anlayışı şiiri en büyük düşmanı öyküye yakınlaştırmak; dolayısıyla kendi özünden uzaklaştırmak demektir ki Kaan en başından beri belki de sezgisel olarak şiirini anlatıya hiç bulaştırmamıştır. Oysa ilk şiir kitabı Çalışmak Yorar’ı 1930’da yayımlayan Pavese ancak 1940’ta yazdığı Henüz Yazılmamış Bazı Şiirler Hakkında adlı yazısında değinir “anlatıya indirgenemeyecek bir şiirin gerekliliği” nden. Kaan’ın şiirinde serüveninin sonuna varması iki yıllık yoğun bir süreçte tamamlanmıştır; Pavese’nin bu sonu farkettiğinin ilk belirtisine ise ancak Henüz Yazılmamış Bazı Şiirler Hakkında’da rastlayabiliriz: “Yarın yazacağımız şiir bize bazı kapıları açacaktır, tüm olası kapıları değil: Yani bir an gelecek, yorgun, vaatten yoksun şiirler, tam olarak serüvenin sonuna işaret eden şiirler yazacağız.” Pavese yine bu yazısında 1936’dan 1940’a kadar geçen sürecinin “erkeğin yalnızlığının pratik kabulü ve haklı çıkarılması ile sonuçlandı”ğını söyler. Kaan da Öyle şiirinde aşkı ve aşka dair efsaneleri geride bıraktığını açık açık ilan etmiştir benzer biçimde. Sonuçta genel olarak bakıldığında denebilir ki Pavese’nin şiirde sindire sindire geldiği noktaya Kaan içgüdüsel bir biçimde çok daha kısa bir zamanda neredeyse koşarak varmıştır.

İmdi Pavese’nin şiirlerine çıplak gözle bakarak izleklerinde gezmeye Çalışmak Yorar’dan başlayalım. Kitabın ilk şiiri Güney Denizleri’dir. Günlüklerinde 7-14 Eylül 1930 tarihli bu şiire özel bir önem verdiğini belirtmiştir Pavese. Çünkü

“Güney Denizleri”, onun daha önce yazdığı şiirlerden net bir kopuşu göstermektedir; ne ölçüsü, ne içeriği, ne kendine özgü anlatıya-konuşmaya dayalı yapısı, ne de Pavese’nin o yıllarda okuduğu Amerikan şairlerinin etkisi açısından bu şiirin bir “öncülü” yoktur.

Pavese bu şiirini “Pavese’nin D’azeglio lisesinden hocası, edebiyattaki ilk yol göstericisi ve daha sonra dostu Augusto Monti” ye ithaf etmiştir. Faşizmin şaşmaz muhaliflerinden biri olan yazar ve öğretim görevlisi olan Monti, Pavese açısından Kaan’ın Nizametin Uğur’una benzetilebilir bir bakıma. Güney Denizleri’nde “Bize bunca sessizliği öğretebilmek için/ çok yalnız kalmış olmalı atalarımızdan biri” der şair. “ya aptallar içinde bir büyük adam veya zavallı bir deli” olmaldır bu ata; yani bir şair. Aynı şiirin sonunda bu erken dönem anlatı-şiirinde dahi zamanın hızını ve anlık bir şavk oluşunu yaşatmaktan geri kalmamıştır aslında Pavese:

Ama ona
yeryüzünün en güzel adalarında
şafağın söküşünü görmüş talihli birisi olduğunu
söylediğimde
anılarında gülümseyip
“doğar doğmaz bile güneş
eskiydi artık bizim için gün” derdi.

Kaan’da olduğu gibi Pavese’de de ana izleklerden biridir gece:

GECE

Ama rüzgarlı gece, berrak gece
belleğin belli belirsiz anımsadığı, uzaktır,
bir anıdır. Yitmiş şaşkın bir sakinlik,
o da yapraklardan ve hiçlikten oluşmuş. Hiçbir şey kalmıyor,
anıların ötesindeki o zamandan, belli belirsiz
bir anımsama dışında

Kimi zaman geri dönüyor güne
yaz gününün kıpırtısız ışığına,
o uzak şaşkınlık.

Boş pencereden
çocuk diri ve koyu tepelerdeki geceye bakardı
ve şaşırırdı tepeleri üst üste yığılmış görmekten:
belirsiz ve berrak devinimsizlik. Karanlıkta hışırdayan
yapraklar arasında, tepeler belirirdi,
orada güne ait her şey, yamaçlar
ve ağaçlar ve üzümbağları apaçık ve ölüydü
ve yaşam bir başka yaşamdı, rüzgardan, gökyüzünden ve hiçlikten.

Kimi zaman geri dönüyor
günü kıpırtısız sakinliğinde anısı
o yoğun yaşamın, şaşkın ışıkta.

Gece güzeldir Pavese’de de, başka bir yaşama çıkar Kaan’ın gecesi gibi. Sakin bir hiçlikten oluşan gecede her şey ölüdür. Lakin Kaan’ın şiiri safkan bir şehirlidir; oysa Pavese’nin Çalışmak Yorar’daki Atalar grubundaki bu iki şiiri kır atmosferinde geçerler. Ayrıca Gece’de Pavese’nin şiiirinde Kaan gibi çırılçıplak karşımıza çıkmadığını ve imgelerin arasına gizlendiğini görürüz.

Ancak aynı kitabın ‘Şehirdeki Kadınlar’ temasının Sonra grubu şiirlerine geldiğimizde aşk izleğini sürdüğü Buluşma şiirinde Pavese dizelerinin arkasından çıkıp ‘ben’ diliyle konuşmaya başlar Kaan gibi.

BULUŞMA

Bedenimi oluşturan, onu anılarla sarsan
bu sarp tepeler, o kadının mucizesini
aralıyor, onu yaşadığımı ve anlayamadığımı bilmeyen
kadının.

Pavese’de de aşk bir ütopya gibi durmaktadır. Evet, kadınlara aşık olunur; kadınlar yaşanır ama anlaşılmaz. Hatta imgesel olarak şair kendi de var etse anlayamayacaktır onları: “En sevdiğim şeylerin en derinlerinden/ yarattım onu ve onu anlayamıyorum.” Böylece Kaan şiirinde olduğu gibi Pavese şiirinde de ‘umutsuz aşk izleğine gelinir. Buradan da yine Kaan şiirinde de karşımıza çıkan yalnızlık izleğine geçilir.

YALNIZLIK TUTKUSU

Aydınlık pencerede bir parça akşam yemeği yiyorum.
Oda şimdiden karanlık ve gök görünüyor.
Dışarı çıkıldığında, sakin yollar biraz sonra
açık kırlık alana ulaşıyor.
Yemek yiyor ve göğe bakıyorum – kimbilir kaç kadın
yemek yiyordur bu saatte – bedenim sakin;
Bedenimi ve bütün kadınları sersemletiyor iş.

Dışarıda, yemekten sonra, geniş ova üzerinde
yıldızlar gelip toprağa dokunacak. Yıldızlar canlı,
ama tek başıma yediğim bu kirazlar kadar güzel değil.
Gökyüzünü görüyorum, ama pas rengi çatılar arasında
biliyorum
birkaç ışık şimdiden parıldıyor ve aşağıda gürültüler
yapılıyor.
Büyük bir yudum ve bedenim yaşamını tadıyor
ağaçların ve ırmakların, ve her şeyden kopmuş hissediyor
kendini
Biraz sessizlik yeterli ve her şey duruyor
kendi gerçek yerinde, bedenimin durduğu gibi.

Duyularım önünde her şey yalıtılmı,
bunu sorgusuz kabul ediyorlar: Sessizlikten bir gürültü
Karanlıktaki her şeyi bilebilirim
kanımın damarlarımda aktığını bildiğim gibi.
Ova, otlar arasında büyük bir su akışı,
her şeyden oluşan bir akşam yemeği. Her bitki ve her taş
hareketsiz yaşıyor. Yediklerimin, bu ovada yaşayan her şeyle
damarlarımı beslemesini dinliyorum.

Gece önemli değil. Gökyüzünün dört bir yanı
bana tüm gürültüleri fısıldıyor, ve minik bir yıldız
boşlukta çırpınıyor, yiyeceklerden uzak,
evlerden, değişik. Kendi kendine yetmiyor,
çok sayıda arkadaşa ihtiyacı var. Burada karanlıkta, tek
başına
bedenim sakin ve bir efendi gibi duyuyor kendini.

Bir latin atasözünün dediği gibi “yalnız adam ya tanrıdır ya şeytan” ki Pavese Kaan’dan çok çok önce tatmıştır yalnız bir Olimpos tanrısı olup geceye hükmetmeyi.

Çalışmak Yorar kitabının Baba Olmak grubu ndaki şiirlerinden Mit ’te ise bir peygamber gibi Kaan’ı haber veren bir kehanette bulunmaktadır neredeyse: “Genç tanrının bir insan olacağı gün gelecek,/ acısız, anlamış insanın ölü/ gülümsemesiyle” Aynı gruptaki Sabah Yıldızı şiirinde ise “Yalnız adam”ın da Kaan gibi gecenin sona ermesini ve “güneşin denizden yükselmesin”i istemediğini; “saatin ağır ilerle”diği gündüzlerde acı çektiğini görürüz.

SABAH YILDIZI

Yalnız adam kalktığında deniz hala karanlıktır
ve yıldızlar sallanır. Denizin yatağının bulunduğu kıyıdan
bir soluk sıcaklığı yükselir,
ve soluğa tat verir. Bu hiçbir şeyin olamayacağı
saattir. Hatta dişler arasındaki pipo bile
sönmüştür. Geceye aittir sessiz çalkalanma.
Yalnız adam dallardan büyük bir ateş yakmıştır çoktan
ve ateşin yeri kızıllaştırmasına bakar. Deniz de
çok geçmeden ateş gibi olacak, alev alev.

Hiçbir şeyin olmayacağı bir günün şafağından daha kötüsü
yoktur. Yararsızlıktan daha acı bir şey
yoktur. Gökyüzünde asılı duruyor
yeşilimsi bir yıldız, şafağın şaşırttığı;
henüz karanlık denizi görüyor ve ateş lekesini
adamın bir şey yapmış olmak için ısındığı;
görüyor ve kardan bir yatağın bulunduğu karanlık
dağlar arasında uykudan başı düşüyor. Saatin ağır ilerleyişi
acımasız, artık hiçbir şey beklemeyen birisi için.

Güneşin denizden yükselmesine, uzun günün
başlamasına değer mi? Yarın
saydam ışıkla geri dönecek ılık şafak
ve dün gibi olacak ve asla hiçbir şey olmayacak.
Yalnız adamın tek istediği uyumak.
Son yıldız söndüğünde gökyüzünde,
adam ağır ağır piposunu doldurur ve yakar.

Sevgisizlik Şiirlerine geldiğimizde Pavese ve Kaan’ın kurulu düzenin çarklarının insanı öğüttüğü gündüzleri neden sevmediğinin çok güzel bir ifadesiyle karşılaşırız Hüzünlü Şarap (2) ’ta. Varoluşuna yabancılaşan insanın otomatlaştığı, edilgen bir sürü insanına evrildiği süreçlerdir gündüzler. Ne halde olduğunu unutmak için bir bardak Hüzünlü Şarap’ı yudumlamaktır artık kalabalıkta yitip kaybolmuş insana düşen.

HÜZÜNLÜ ŞARAP (2)

Zor olanı, fark edilmeden oturmak.
Gerisi kendiliğinden geliyor. Üç yudumla
geri dönüyor, tek başına düşünme arzusu.
İyice uzaklaşıyor uzak uğultular,
her şey yitiyor ve bir mucizeye dönüşüyor
doğmuş olmak, bardağa bakmak. İş
(yalnız insan işi düşünmezlik edemez)
düşünebilmek için severek katlandığımız
eski yazgı oluyor yeniden. Sonra gözler
körmüşçesine sızlayan, havanın ortasına dikiliyor.

Bu adam kalkıp, yatmaya eve gitse,
yolunu yitirmiş bir körü andırır. Birisi
bir köşeden çıkıverip, dövebilir onu.
Birden bir kadın belirip, sokağa uzanabilir,
güzel ve genç, bir başka erkeğin altında, inleyerek
Ama bu adam görmez. Yatmaya eve gider
ve yaşam sessizliğin uğultusundan başka bir şey değildir.

Bu adamı soysanız, bitkin kollar bitkin bacaklar
bulursunuz, birkaç çirkin, seyrek tüy. Kim derdi ki,
bir zamanlar yaşamın alevlendirdiği
bu adamda ılık damarlar dolaşmaktadır? Kim inanır,
bir zamanlar şu bedeni bir kadının okşadığına,
titreyen, gözyaşlarıyla ıslanmış o bedeni öptüğüne?

Barış K.

26. 07. 2015

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: