Anasayfa > Edebiyat > Azab-ı Mukaddes, Neyzen Tevfik

Azab-ı Mukaddes, Neyzen Tevfik

KITA

Felsefemdir kitab-ı imanım,
Taparım kendi ruhumun sesine.
Secde eyler hakikatim her ân,
Kalbimin âteş-i mukaddesine.

Neyzen Tevfik”

Azab-ı Mukaddes, Neyzen Tevfik, Haz: İhsan Ada, Kapı Yay., İstanbul, 2009, s. xi

Yayınevinin notu:
1949 yılında İhsan Ada’nın yayıma hazırladığı Azab-ı Mukaddes’in bu yeni baskısında kimi düzenleme ve düzeltmeler yapıldı. (…) (Neyzen Tevfik’in, blog.)Belki tek ‘maddi’ varlığı ve zenginliği de bu ‘mahsus yer’ olsa gerektir.”

agy s. xii

NEYZEN TEVFİK’İN HAYATÖYKÜSÜ

(…)

(…) 1893’te, ilk sara nöbetini geçirir. (…)

Babası, bir yıl sonra, Tevfik biraz düzelince, son bir umutla yatılı olarak “İzmir İdadisi”ne verir. Ancak sara nöbetleri yeniden başlar ve okulu bırakır. Neyzen Tevfik, ney’ini koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi İzmir Mevlevihanesi’nin yolunu tutar.

O yılların İzmir’i sürgün yeridir. İstibdat yönetimi rahatsızlık duyduğu aydınları oraya gönderir. İzmir Mevlevihanesi onların uğrak, dahası toplanma yeri gibidir. Neyzen Tevfik burada Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba ve Şair Eşref gibi pek çok ünlü isimle tanışır. (…)

1898’de babası, Neyzen Tevfik’i İstanbul’daki Fethiye Medresesi’ne yerleştirir; ama Neyzen Tevfik zamanını daha çok Galata ve Yenikapı mevlevihanelerinde geçirir. Bu arada tanıştığı
Mehmet Akif Ersoy, onun dönemin seçkin müzisyen ve edebiyatçılarıyla tanışmasını sağlar. 1901 yılında, medrese kıyafeti olan cüppe ve şalvar yerine Akif’in verdiği setre pantolonu
giymesi, akşamları medrese dışında kalması dedikodulara yol açınca Fethiye Medresesi’nden ayrılır. (…) Bu arada babasını tanıyan ve daha sonra şeyhülislam da olan Musa Kâzım Efendi onu derslerine kabul eder.

Neyzen Tevfik; Musa Kâzım Efendi, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi gibi edebiyatçılarla tanışır. Mehmet Akif’le dostluğu sürmektedir, Neyzen, Akif’e ney; Âkif ise
Neyzen’e Arapça, Farsça ve Fransızca öğretir. Dost çevresinde İbnülemin Mahmut Kemal, Tevfik Fikret, Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Rasim, Tanburi Cemil, Hacı Arif Bey, Yunus Nadi de vardır.

1900 yılında, gramofon ticaretinin öncüsü Gülistan Plak’ın sahibi Hafız Âşir Bey’le bir plak doldurma girişiminde bulunur. Neyzen sarhoş olduğu için güçlükle doldurulan plaklar yine de basılıp piyasaya verilmiştir. 1949’da yayımlanan Azâbı Mukaddes’e yazdığı önsözde belirttiğine göre, Neyzen “yüze yakın plak” doldurmuştur.

(…) Öte yandan istibdat karşıtı gençlerle Sirkeci’deki İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesi’nde bir araya gelir; yurt sorunlarına ilişkin konuşmalar yaparlar. Güneş Kıraathanesi’ne gelip gidenlerden Ziya Şakir bir gün sözü Eşref’ten açıp Jön Türk hareketinin önderlerinden Ahmet Rıza’ya getirerek Neyzen Tevfik’i konuşturur; tüm düşüncelerini öğrenir. Ardından da ihbar eder. Neyzen gözaltına alınır ve sorgulamadan geçirilir. Bu arada, daha önce tam otuz beş kez jurnallendiğini öğrenir. on beş gün sonra da salınır. Artık mimlenmiştir ve hafiyeler peşindedir. Zarar veririm endişesiyle arkadaşlarından uzak durur. Kendini Beyoğlu meyhanelerine atar. Bu Sırada Sütlüce Bektaşi Tekkesi’ne devam ederek Şeyh Mümin Baha’dan nasiplenir. Siyasi baskı iyice artmıştır. O da pek çok Abdülhamid karşıtı gibi yurtdışına gitmeye karar verir. Kendi ifadesiyle “1319 (miladi 1902) senesi kânunusânisinin (Ocak) 13’üncü Perşeme günü Mesajeri vapurunun güvertesine postu sererek” Mısır’a doğru yola çıkar. En yakın arkadaşlarından Şair Eşref de oradadır.

(…) Jön Türklerle ilişkili bir dost toplantısında sarhoşlukla tabancasını ateşlediği ve duruşmada yargıca “haksızlık yapıyorsunuz” dediği için altı ay hapse mahkûm edilir. Ancak
itirazı kabul edildiği için bir buçuk ay yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşur. (…) II. Abdülhamid için yazdığı “Abdülhamid’in Ağzından bir Nutk-ı Hümâyun” adlı hicvini İstanbul Kıraathanesi’nde okuyunca tutuklanmak istenir. Çevrenin yardımıyla kurtulur,
“Türk Aydınlarının Mısır Hidivi Hakkındaki Düşünceleridir” başlığıyla gazetelerde yayımlanan yazı nedeniyle hakkında tutuklama kararı verilir. Kurtulmak için “Kaygusuz Sultan” adlı bektaşi tekkesine sığınır.

II. Meşrutiyet’in ilanıyla Mısır’dan ayrılıp İzmir’e döner. Ardından da İstanbul yolunu tutar. Kendi ifadesiyle “Devr-i dilârayı meşrutiyet’in ilânından tam 28 gün sonra, 8 Ağuğstos
1324’te (1908) Sirkeci rıhtımına ayak basar.”

(…) Ferah Tiyatrosu’nda sergilenen “Sabah-ı Hürriyet” adlı oyunun İttihat ve Terakki tarafından yasaklanması üzerine yaptığı konuşma tutuklanmasına neden olur, ancak kısa bir süre sonra serbest bırakılır.

Neyzen Tevfik 1910 yılında “sarıklı bir zatın kızı olan Cemile Hanım’la” , kardeşinin ve babasının karşı çıkmasına karşın, annesinin ısrarıyla evlenir. Bir kızı olur. Ancak yürümeyen evliliği, kızı Leman henüz üç aylıkken kayınbabasınm eşini alıp götürmesiyle son bulur.

I. Dünya Savaşı yıllarında, Askeri Müze’nin kurucusu Muhtar Paşa’nın emrinde mehterbaşı olarak askerlik yapar. Düzenle başı hoş olmayan Neyzen Tevfik’in askerliği de kendincedir.
Muhtar Paşa’yla kavga edip çıkar gider. İstanbul Merkez Komutanı Albay Cevat Bey, sık sık yinelenen bu kavgalarda araya girer ve Muhtar Paşa ile Neyzen’i barıştırır.

Dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın yalısında mehter takımının verdiği konseri izleyen Almanya’nın Romanya’daki kuvvetlerinin komutanının ilgisini çeker. Bazı kaynaklara göre
oğnun çağrılısı olarak Romanya’ya gider. Romanya’da piyano eşliğinde konser verir.

1919 yılında, ilk kitabı Hiç yayımlanır.

1923’te Ankara’ya gider ve kardeşi Şefik Kolaylı’nın yanında dört beş ay kalır. Kurtuluş Savaşı’nı ve Mustafa Kemal’i öven şiirler yazar. Cumhuriyet devrimlerine bağlı, onları savunan bir şairdir artık. Geçmişe, geçmişin kalıntılarına karşı acımasız bir savaşa girişir.

(…)

1927 yılında sara nöbetleri ve alkol yüzünden artık sık sık gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kâmil Hastanesi’nde tedavi görmeye başlar.

(…) Aynı yıl, eski dostu Mehmet Akif’i görmek için tekrar Mısır’a gider. Bir yıla yakın bir süre yanında kalır.

(…) 40’lı yıllarda hem doktoru hem dostu olan Mazhar Osman ve Rahmi Duman’ın aracılığı ve valiliğin onayıyla Bakırköy Akıl Hastahanesi’nin 21 nolu koğuşu ona ayrılır. İstediği zaman gelir, yatar, dinlenir.

(…)

1949 yılında, dostlarından İhsan Ada, Neyzen Tevfik’in eserlerini onun gözetimi Azâb-ı Mukaddes adıyla kitaplaştırır.

1951 yılında Onu Affettim adlı bir filmde önemli bir rolde gözükür. Ağlayan Şarkı adlı bir başka filde ise Suzan Yakar’la oynar.

(…)

(…) Neyzen Tevfik’in efsaneleşen yaşamı 28 Ocak 1953’te son bulur. Cenaze namazı Beşiktaş’ta Sinan Paşa Camisi’nde kılınır. Caminin avlusundan taşan kalabalık ana caddeleri, kahveleri, yolun karşısındaki Barbaros Bulvarı’nı doldurur. Memurların, profesörlerin, ileri gelenlerin yanı sıra kılıklarına çekidüzen vermeye çalışan sarhoşlar, sokak serserileri ve bin bir çeşit insan bir arada uğurlar.”

agy s. xiii-xviii

ÇOBAN ARMAĞANINI SUNARKEN!

(…)

(…) Zaten bence şu muhakkak ki, herhangi bir yazıyı bitirinceye kadar, duyduğum cılız heyecanımın neşesini hisseder gibi olurum. Eserin bitmesiyle beraber o heyecan da uçar gider. Yani onlar bende yok veya yanmış sayılır. Israrsız tekrarına lüzum dahi görmem.

(…)

Ne garip ki benim bu yoldaki ümitsizliğim, şu son yıllarda canlanır gibi oldu. Hatta aziz dostlarımdan birkaç zatın tenezzülen himmetleriyle şimdi de basılıyor. Bu kitap haline geliş,
ayakkabımın pençesini yaptırmakta tereddüt gösteren benim için, kudretimin yetmeyeceği bir mesele.

Memleketçe bilindiği üzere bu yazıların hemen pek çoğu hastanelerde, diğer kısmı meyhanelerde, baştan çıktığım perişanlık devirlerinde yazılmış veya sayıklanmıştır. Bersami hamlelerin tufan ve girdapları ortasında dönerken, şuraya buraya veya hastane duvarlarına karalanan veya mırıldandığım sıralarda tesadüfen yanımda bulunanlar tarafından not edilen bu dağınık sözlerde, asla mutlak bir hikmet olduğunu kabul etmiyorum.

(…)

Şimdiye kadar ben, gerek sazımdan, gerek sözümden dünya menfaati temin etmek kahramanlığını gösteremedim. (…) Anlatayım:

Sazımı hiçbir zaman paraya tabi kılmadım. Böyle bir vaziyeti beni yaşatan en büyük hayat arkadaşım, sadık ve vefalı neyime karşı hakaret telakki ederim.

Doldurduğum yüze yakın plaktan aldığımın yüzüne dahi bakmadım.

İşgal devrinde Eskişehir’deyken, Hiç’i yazmıştım. Bunu üstat Ahmet Halit Bey basmak lütufkârlığında bulundu. Müteşekkirim. Kaç nüsha basıldı? Bunu sormak cüretini kabul edemem. Yalnız şunun farkındayım ki, hepsini tanıdığım halde, hiçbir işportacının sergisinde veya bir aktar dükkânında kesekâğıdı olarak da görmedim.

İşte bu ilk perişannamenin kârından Ahmet Halit Yaşaroğlu, Sirkeci’de Manto denilmekle maruf olan meyhaneciye beş lira olan borcumu verdi. Bana da zannedersem bir miktar kitap
vermişti. Onları ise Eskişehir’de Yunanlılar alıp götürdüler

Cumhuriyet’in ilanından sonra iki formalık diğer bir eserimi rahmetli Haşan Sait Çelebi bastırdı. Bana da eser sahibi olarak, Avukat Haşan Hayri’den aldığı bir lirayı getirip verdi.
Telif hakkı ödeniyor(!), şaka değil.

Birkaç sene evveldi. Çapanoğlu Münir Süleyman bana, hayat ve ahvalimden ve birkaç perişan sözümden seçme yaparak bir kitap yazacağını söyledi.

Benim için böyle konuşmaya bile değmez olan bu kitabın basılmasını manalı bir sükût ile karşıladım. Yani demek istiyordum ki:

“Bu kadar aşinalığımıza ve dostluğumuza binaen artık bu kitabın basılmasından sonra bırakacağı kârdan, bana da küçük bir kemik parçası fırlatırsınız!” Bu sadece bir ümitti.

O günlerde otuzuncu veya bilmem kaçıncı dosyamı tanzim ettirmek için Bakırköy Tımarhanesi’nde bulunuyordum. Kitabın basıldığını kıymetli Doktor Neşet Halil Öztan söyledi.

Hastanede gayet güzel bakılıyordum. Buna rağmen otelin oda kirası veya insan olmak bahanesiyle asgari derecedeki ihtiyaçlardan bazılarını teyemmüm kabilinden gidermek için, bu kitaptan üç beş kuruş gelir diye ümitleniyordum. Elimden geldiği kadar bekledim. Hiçbir ses çıkmadı.

(…)

Beşiktaş, Saman İskelesi, 10 Eylül 1948
Neyzen Tevfik Kolaylı”

agy s. xiv-xxiv

MUKADDİME1

(…)

Yazılarda tesadüf edilen elfâz-ı galizeyi ve pek bayağı olan manaları duyduğun zaman hükat-i müstehcenenin timsâl-i uzvisi sayılan, bir sarhoşun öğürtülerini terennüm eden, bir opera
parçasını dinliyorum farz et!

Yahut envâr-i maarifin yol bulup da giremediği bir hafîre-i fazayihten eşbah-i cerâimin günah ve suçlarının kaynayıp taştığını nazar-ı tahayyülüne getir. (…) O, kâinatta bütün maasiye mâlik olamadığından, yani insanların mertebe-i beşerdeki bütün adiliklerini benimseyip temellük edemediğinden dolayı kendi nazarında, affolunmaz bir günahkârdır. On sekiz sene evvel yazdığı bir gazelin baştan iki beytini dercediyor ki, “Ferdâ-yi vahdet” serlevhalı manzumesinde yediği boklar, testere kesmez salabette bulunduğundan nezâhet-i ahlâkiye üzerinde baygınlık hissedildiği vakit, amonyak yerinde kullanılırsa faydası görülür:

Su-i tedbirimle yahu, öyle boklaştı işim,
Ağzıma sıçtı felek, hem de …di geçmişim.
Serseridir defter-i isyanımın setiâvhası,
Ben melâmet postunu kaalû beladan seçmişim.

* * *

İngiliz meşâhir-i hükemâsmdan Şekspir’in Hamlet unvanlı eserini okuduğu zaman mucize görmüş münafık gibi aklı bokuna karışan bu serseriye, mütercim-i muhteremi Abdullah Cevdet, “Nâlezen Neyzen’e Nâlezen Hamlet” diye hatt-ı desdiyle sunduğu bir nüsha vermişti.2 O vakitten beri serseride Şekspir’e karşı uyanan lâyemut bir aşkın çerağ-ı ruhanisi Neyzen’e karşı pek vâsi miktarda isar-ı ziya eder. İşte o nurun zıll-i mühibinde “Ferdâ-yi Vahdef’i düşünen bu dimağ, o hakîme ve onu idrak eden kavme karşı fariza-i ebediyyesini şu üç beyit ile ödemeye yelteniyor:

ŞEKSPİR

Şekispir’in bütün asarına değil, birine
Feda imiş Britanya o hikmet efserine.

Ne muhteşem, ne derin bir mehabet-i takdir,
Yeter bu İngiliz’in ilme aşkını tasvir.

(…)

1921 Neyzen Tevfik

1 Bu mukaddime, “Ferdâ-yi vahdet” şiiriyle birlikte yazılmıştır.
2 Bir gün, Kadıköy’den köprüye geçecektim. Cebimde vapur bileti alacak kadar param yoktu. Hamlet’i Fenerbahçe’de beş kuruşa satarak yol parası edindim.”

agy s. xxv-xvii

ÖNCEDEN SÖYLEMİŞ OLAYIM!3

Yarân-ı safâya beyandan dür olmasın, bence her şeyde kıymet- i hakikiyye eşkâl, ef’al, ahval-i tabiiyyeyi olduğu gibi göstermekle kaimdir. Elvâh-ı bediada aranılan kudret-i sanat, cevher- i meziyyet, zevk-i selimi okşayacak inceliklerin mevkii olduğu gibi kalınlıkların da kendine mahsus kıymet ve ehemmiyeti vardır. Birçok narin ve zarif nüktelerin şümullü, rumuzlu mazmunların gösteremeyeceği tesiri yapan zahiren kaba saba görünen hikâyeler, fıkralar vardır ki insan işittiği zaman o vaka bütün belâgat-i cismâniye ve maneviyesiyle gözünün önüne gelir. Fıkranın ifham ve ihsas etmek istediği mesele, sâmi’in sahne-i tahayyülâtmda tecelli ve tecessüm eder.

(…)

(…) Bugün kırk yaşındayım, olduğum gibi görünmekteki metanet ve rasânetime delil-i kafî ve burhan-ı celi sebatsızlıktaki sebatımdır. Bazan da ahval-i zamana eyyam-ı devrana uymak için, yani göründüğüm gibi olmak hevesine her ne kadar temayül ettimse de o kisve-i izâfiyeyi bir türlü taşıyamadım, geran geldi. Esasen ne lüzumu var? Neyzen Tevfik sazıyla, sözüyle, düzüyle seyyar bir ibreti mücessemedir.

(…)

İstanbul, 1919
Neyzen Tevfik”

agy s. xviii-xxx

HAZIRLAYANIN BİRKAÇ SÖZÜ

(…)

Azab-ı Mukaddes külliyatı şöyle meydana gelmektedir:

1. Neyzen’de her nasılsa, büyük bir afetten veya geçtiği yerde hayat eseri bırakmayan yakıcı ve yıkıcı istiladan kalmış gibi, bir miktar şiir.

2. Hafızasındaki şiirler. Neyzen’i yakından tanıyanlar bu yaratıcı zekânın aynı zamanda ne korkunç bir hafızaya sahip olduğunu bilirler.

3. Neyzen’i sevenlerin ellerinde bulunan parçalar. Bu şiirler, elden ele geçe geçe o kadar değişmiştir ki, Neyzen’e müracaatla düzeltilmeleri bizi bir hayli yormuştur.

(…)

Şiirleri tamamen basılmadan ve büyük afişlerle haber verilen konserler vermeden sözünün ve sesinin halk tarafından bu derece anıldığını gören sanatkâr mahrumiyetleri karşısında
“Allah mekândan münezzehtir, ben metelikten,” der.

(…)

İhsan Ada”

agy s. xxxi-xxxv

Ey bana kendini büyük tanıtan,
Hâlime bak da varlığından utan!

(…)

Hani nerde o şanlı saltanatın?
Benden olsun sıkılmıyor suratın!

Münâcât’tan”

agy s. 2

“(…)
Vatan dedikleri yangın yerinde,
İnsanlığa hâlâ imanın mı var?

(…)

Ne uymazsın zamaneye be domuz?
Kırk senedir …. ne verdin omuz.
Nâzır olmuş desem sana ıstakoz,
Reddedecek kılıç, kalkanın mı var?

Çünkü neden? Dalyanın yok, ağın yok,
Bir tek hamsi kızartacak yağm yok.
Ocağın yok, dalın yok, budağın yok,
Yoksa Gökalp gibi Turan’ın mı var?

Uyanmadın gitti, dalgın uykudan,
Sana ne be âlemdeki kaygudan?
Dem vurursun siyasetten duygudan,
Beynelmilel bir imtihanın mı var?

(…)

Kendi cihanında bak sen keyfine,
Kulak asma halkın hayfa-hayfine.
Tanburuna, kemanına, define
Sen de katıl, neyde noksanın mı var?

Şu kırk yıldır senin daran alındı,
Suratına yüz bin kara çalındı,
Nasıl olsa şu bokluğa dalındı
Neyzen’den de büyük isyanın mı yar?

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpaşa
(…)9 Kânunusâni 1337 [9 Ocak 1921]”

agy s. 3-5

“(…)
Ezberimde kalan şu söz dünyada:
Çok vermeyin Neyzen’e sarhoş olur.

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpaşa
12 Kânunusâni 1337 [12 Ocak 1921]”

agy s. 7

ABDÜLHAMİD’İN AĞZINDAN BİR NUTK-I HÜMÂYUN

(…)
Ol kadar ezdim şu miskin milleti ki etmesin
Fasl-ı dâva eylemekçün rûz-ı mahşerde kıyam!

Kahire, 1321″

agy s. 13

“(…)

Doğruyu söyleme, vallahi kelepçe diline
Vurulur yoksa gidersin yine gurbet eline,
(…)
Bizde erbab-ı deha Âmme’de temmet17 gibidir.

(…)

(…)
Âvn-ı Bârî ile her şeye bugün muktediriz,
Hâlimiz herkes için câlib-i ibret gibidir.

(…)

Ayasofya, İstanbul
18/6/1327

17 Âmme’de temmet gibi: kamuda bulunmamak, halk içinde bulunmamak. ”

agy s. 15, 16

MAŞALLAH!

Mevsimi geldi vatan pürşeref ü şan olacak!
Seyreden satvet-i milliyyeyi hayran olacak!
Ordumuz arz u semalarda hükümran olacak!
Saf-be-saf ins ü melek bende-i Turan olacak!

Yakacak Avrupa’yı naire-i savletimiz,
Yıkacak yumruk ile şeş ciheti milletimiz,
Tutacak enfüs ü âfakı bütün şöhretimiz,
Nice mamurelerin halkı perişan olacak!

Yapacak yeryüzüne gayretimiz bir heykel,
Tapacak diktiğimiz heykele akvam u düvel,
Serfürû eyleyecek bizlere ahkâm-ı ezel,
En küçük bir kulumuz Nemse ve Alman olacak!

Alacak Rusya’da. Petersburg’u askerimiz,
Dalacak Kutb-ı Şimalîye yaman leşkerimiz,
Olacak Eskimo’lar bende-i fermânberimiz,
Şerrimizden nice zîruh herâsan olacak!

Yıkacak bir elimiz vadi-i Hindistan’ı,
Sıkacak tâ boğazından Japon’u, Efgan’ı,
Tıkacak bir kümese Bulgar ile Yunan’ı,
Sirfc’dan evvel kulumuz Çin’le İtalyan olacak!

Yanacak İngiliz’in kuvvet-i bahr ü berri,
Sanacak Leh’le Fransız, bizi dehrin pederi,
Kanacak bir yalan atsak da eğer cinn ü peri.
Bu işe ilk şaşıran hasılı şeytan olacak!

Yeryüzü hep bizim oldu gelelim şu sadede,
Bütün akvam-ı cihan düştü amanla medede,
Bir kişi kalmadı artık karışan nik ü bede,
Rub’u meskun yeniden saha-i ümran olacak!

Nâfia emredecek şimdi mühendis Agob’a,
Bir tünel açmak için şöyle Kutub’ûan Kutub’a,
Köprü inşası için lazım olan hayli duba,
Vükelâ Meclisi’nin boş kafasından olacak!

Dolacak şanlı eserlerle maarif sepedi,
Bir risale kalacak nisbeten ansiklopedi,
Şişecek hikmet ile kilyesi, kalbi, kebedi,
En küçük bir talebe dâhi-i devran olacak!

Yazacak ismini yanlışsız o dem Meb’usan,
Kalacak hayret içinde bu işe hep Ayan,
Vükelâ karşılarında olacaklar lerzan,
Bunların bilmediği din ile iman olacak!

İşte bu zümre hukuk-ı vatanın müktesibi.
Bir düşün ki ne olur her birinin müntehibi,
Ötecekler bir ağaçta tüneyen karga gibi,
Bu sadadan nice har, vâkıf-ı elhan olacak!

Derk ü fehm eyleyemez bizdeki fikri Sokrat,
Bu ne tefrît-i tecâhül ne ilimde ifrat,
Marta karşı çalacak zil borusu mah-ı Şubat,
Bütçemiz Vezne-i Maliye’de raksan olacak!

5 Şubat 1336″

agy s. 17, 18

“(…)
Diyar-ı eşkiya mı, memleket mi yâ Rasûlallah?

(…)

Cehalet fikr-i cemiyetle her beyne çakılmıştır,
Şeref, namus-ı milliyyet Ocak’larda yakılmıştır,
Tutuştukça memalik, zevk u handeyle bakılmıştır,
(…)

(…)

(…)
Müdîrin farkı yok kerhanede bir eski patrondan,
Muallim beylerin haysiyyeti az şimdi garsondan,
Bu Dâr-ül Hikme dâm-ı melanet mi yâ Rasûlallah?

(…)

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpaşa
10.10.1920”

agy s. 21, 22

“(…)
Olma artık bir kenef kandiline pervane Türk!

(…)
Sen bıraktın hakkı, taptın zalime, sultana Türk!

(…)”

agy s. 25

“(…)

Hurâfâta eşeklik devresinde öyle kandım ki,
O kızgın saçta bin rik’ât namaza bir inandım ki!
Kılarken dans ederdik, ben tabandan öyle yandım ki,
Kafam çarpmış semaya sıçrayınca bir uyandım ki
Açık kalmış kıçım cevv-î hafâyayı düşündükçe!

(…)
Gözün hâlâ mı cennet bahçesinde, hur-u gılmanda,
Anan cidden …tir sen bu hülyayı düşündükçe!

(…)

(…)
Nice Peygamberdi çelmeyle yıkmış bir topal şeytan,
Düşerlermiş kıç üstü gam-ı Leyla’yı düşündükçe!

(…)
O mazi ki zulümle Türk’ü kesmiş ehl-i imandır,
Bin üç yüz yıl kan emmiş Bâb-ı Fetva’yı düşündükçe!

(…)

(…)
Eşeklik gayreti coşkundu rüya-yı cehalette,
Koşardık tersine Firdevs-i âlâ’yı düşündükçe!

(…)”

agy s. 30-32

“(…)

Utanmaktan eser yok hiçbirinde hep kaşarlanmış,
Yazık şu millete, âlim diye cahillere kanmış.
Asılsız safsatayla gençliğin efkârı yıpranmış,
Zekâ tehdid ile cebren bu menkulâta aldanmış,
Sürer ahkâmını her fikr-i batıl yâ Rasûlallah!

(…)

Geçende geldi bir İran Sefiri Efhamüddevle,
Usul-ı debdebe ile pek müşekkeldi kulak kelle,
Dedi: Osmanlı’nın tâ Çin’e düştü attığı gülle,
Şehinşâh-ı Acem’den itimadım yahşidir belle;
Sanır bir köydür Arjantin de, Kâbil yâ Rasûlallah!

(…)

(…)
Yazık Darülfünûn’a bunca masraflar olur heyhat,
Çıkan bîçare gençler hepsi âtıl yâ Rasûlallah!

Kesib almış vatanda ilm ü irfanı Ziya Gökalp,
Mesîl-i hâmesinden süzmüş ezmânı Ziya Gökalp,
Bugün fevkâssemâ ilmin hükümranı Ziya Gökalp,
Yarın tahtesserâ fennin bedestanı Ziya Gökalp,
Bu Nemrücf a bugün Turan mı Bâbilyâ Rasûlallah!

(…)

Reis-i encümen irşat için Yahya Kemal oldu,
Huzurunda melâik ins ü cin mebhût u lâl oldu,
Meâbidde, mekabirde büyük bir ihtifal oldu,
Nefes ettikçe Mebusân ser’-ül intikal oldu,
Vatanda kalmadı tek ferd-i gafil yâ Rasûlallah!

(…)”

agy s. 34-39

“(…)

Kendi mülkünde garibâne dilendin din için,
Tıpkı beygirler gibi döndürdü şeyh ayin için,
Sırtta heybe, cerre çıktın gafleti telkin için,
Pek fedakârâne yandın bir Kureyşî kin için,
Çal da söylet bunları sazındaki evtara Türk!

(…)

Cevher-i milliyeni soymuş haramî, Kabe’de,
Cehle gömmüş ruhunu, sonra aratmış türbede,
Öyle aldatmış ki teslimiyyetin bî-arbede,
Sersem etmiş halkı döndürdükçe curnalcı dede,
Ehl-i …’ten hazer kıl, çünkü benzer mâra Türk!

(…)”

agy s. 45, 46

“(…)

Güvendiği dağa karlar yağınca mert Enver,
Cemal’i Talat’ı aldı bu yerden etti sefer!

(…)

agy s. 53

“(…)

Davul boynunda halkın, parsayı birkaç şaki toplar,
Ki onlar da Cemal, Enver ile Talat gibi hoplar.

(…)

Kanında kalmamış, ecdadının âsâr-ı vicdanı,
Takılmış boynuna tavk-ı esaret, işte bürhanı.

(…)

Dilinde metn-i fetva-yı cinayet vird-i daimdir,
Zulümle kan akıtmak sanki dinî bir merasimdir.

(…)

Açılmış dest-i eytam u erâmil arş-ı Rahman’a,
Kapanmış perde-i rahmet bu zulmistan-ı hüsrana.

(…)

Dayak, zindan, nefiy, gurbet, mezalim, kati u istibdat,
Hakikat ehline tatbik olunmak bizdedir mutat.

(…)

Zuhura yüz tutunca bizdeki âsâr-ı izmihlal,
Görüldü başlarında hepsinin sevda-yı istiklal.

(…)”

agy s. 56-60

FERDÂ-YI VAHDET

Sen ey gurur-ı beşer, ey tahakküm-i gaddar,
Sen ey siyaset-i masruadan doğan efkâr!

Sen ey hurafe-i edyân u şirk-i milliyyet,
Dimağ u kalb-i beşerde onulmayan illet!

(…)

Girer peri-i zekâ bu karanlığın içine,
Görür bekâret-i Meryem, güler iken piçine.

(…)

Netice Yusuf u Neccâr Meryem’e dayamış
Bu şi’re din demiş, İsa hayal ile boyamış!

(…)”

agy s. 61, 63

MÜNÂCÂT

Ey bana kendini büyük tanıtan.
Hâlime bak da varlığından utan!

Sen kerim ü ganiyy u mutlaktın
Sâhib-ül cüd ü zül keremdi adın.

Hani nerde o şanlı saltanatın?
Benden olsun sıkılmıyor suratın.

Tam otuz beş yıl oldu yarabbi
Çıkmadı bu tevekkülün de dibi.

Va’d-i ferdayı başka kullarına
Çırak et de benim işim yarına

Kalmasın, çünkü yüz yüze bakacak,
Çare varsa budur bugün ancak.

Ben senin bir çerağ-ı vahdetinim,
Daha kestirmesi hakikatinim.

Bana öyle gelir ki zatinle
Şu kelamı adam gibi dinle:

İkimiz bir mahallede büyüdük,
Yüz göz olduk, hem arkadaş, hem Türk

Demeye söz bırakmamak lazım,
Arz-ı hâle yakışmıyor ağzım.

Beni sen başkasıyla etme kıyas,
Ben kalender ve sen de Rabb-ün nâs.

Bende varsa eğer o kalb-i selim,
Arş-ı âlâna kör kütük gelirim.

Kim ne der? Enbiya mı yan bakacak?
Beni hangi cehennemin yakacak?

Hiç’i onlar da eylesin idrak,
Abd-i evlad-i husrev-i Levlâk

Hacı Bektaş, Cenab-ı Meulânâ
Neyle meyden kanat takınca bana

Oldu lânem cihan-ı şi’r ü hayal
Ruhuma yağdı nağme-i âzâl

Murg-ı aşkın olur mu hiç konağı
Ebediyyet önünde “yem” çanağı?

Sânihâtım sema-yı marziyeden
Armağanlar nisâr eylerken

Taparım kendi ruhumun sesine,
Kalbimin ateş-i mukaddesine.

Beste-i erganun-ı ilhamım
Oluyor sanki mehd-i ârâmım.

Gayb olup kendi kâinatında
Bin bir isminle her sıfatında

Görünen şekl ü pertev ü elvan,
Nur u zulmet, bedayi ü elhan,

Şiddet-i hub, tereddüdât-ı rücû
Bin tazarru, eyâd-ı merfû’

Kime kimden? Zavallı insanlar!
Pür-adâvet, yalancı bürhanlar!

Altı bin yıllık emr-i teşkilat
Yıkılır mı kolay kolay? Heyhat!

Fitne-i inhisar-ı edyândan
Var mı kalb-ı selime malik olan?

Önce sevda, kadın ve şevk-ı naîm,
Zeni aguş-ı âdeme teslim,

Sonra şehvet edince tende tulü
İlk sözün, tatma meyve-i memnu?

Şahlanan … bu nehyi dinler mi?
O melekler mi, yoksa cinler mi?

Nur-ı şehvet, o hâlık-ı akdes,
Ser-çerağ-ı hayat ü ruh u nefes

Emr-i tahdide zor gelir ya Rab,
O iken her muhit-i nura sebeb

Bunu vicdan bilir ki: Nev-i beşer
Künh u aşkı …le fehmeyler.

Mihnet-i aşk-ı evvelini çeken,
Ruh-ı asrı tefekkür eylerken

Bin telehhüfle ah u vah ederek
Şunu vird-i zeban eder bî-şek:

Üss-i …sün hutüt-ı heyetini,
Bâb-ı aşkın müsellesiyyetini

Aşk-ı asrîme eylerim mihrap,
Şi’r ü aşkın teranesi bu kitap.

Şu iki beyti ben de bil-inşâd,
Ömrüm oldukça eylerim feryat:

Nasıl olmam zebunu kahr-ı gamın,
Hatırımdan silindi şekli …m.

Tıp Fakültesi Hastanesi
10 Kânunusâni, 1921″

agy s. 68-71

AÇMAZ

Ulu Tanrım, bu Arap açmazı Türk’ü yendi,
Tam bin üç yüz sene bîçareye Müslim dendi!

Altı bin yıl bu maval gezdi ağızdan ağıza,
Kapılan yandı bu iman denilen mıhladıza!27

Aslı yok, astarı yok, esteri yok, kervanı var,
Aklı yok, rehberi yok, varlığı yok, şeytanı var!

Bu uğurda sürünenler tamam üç yüz milyon,
Hepsi de birbirinin zıddı ve şerân melun!

Bin bir uçlu kazığı çak diye verdin deliye,
Bağladın hem de yularsız bizi kal ü beliye!

Gece bastı kara kaplı kitap – oldu hâkim,
Anırırken tepişen bunca eşek hep âlim!

Hepsi de kendisinin gittiği yol doğru sanır,
Razıdır yaptığına az buçuk elden utanır!

Utanırdan garazım menfaatinden korkar,
Yoksa her şeye müsait o sarık, kanlı yular!

Sargı sarmış gibi bir kör çıbana, manzarası,
O kızıl fes, o Grek damgası, yüzler karası!

Taşıdı yüz sene bu illeti bîçare vatan,
O cinayet sürüsü gitti sılaya karadan!

Âdemin hasleti temsil edemez bu piyesi,
Türk’e düştü beşerin zaviye-i tesviyesi.

Balıkesir, 1926

21 Mıknatıs.”

agy s. 79, 80

“(…)

İşte bizim de medhâne-i siyasetimizde tüten kara dumanlar, gözümüzü Meşrutiyet’in daha bidayetinde bürümüştü. Âfâk-ı istikbalimize çöken kara bulutların tesiri ile ta o vakit28 yazdığım bir kıta:

Şahid-i şevk u safa etmez teveccüh bizlere,
Yaver-i bahtı ezelde gırtlağından boğmuşuz.
Safha-i mazi mülevves, hâl bok, âti kenef,
Mader-i hürriyyetin güya götünden doğmuşuz.

1919

28 1909”

agy s. 84

“Delikli demirin vurmazı olmaz,
Ardına geçip de göz uydurmalı.
Şu insanoğlunun kanmazı olmaz,
Özünü bilip de söz uydurmalı.

1925

Gitme maziye çıkan izbe o kanlı yoldan,
Bil, muhabbetle seni karşılayan şeytandır.
Aldatır lafz-ı uhuvvetle, tekin ol, kanma;
Müslümanlıkta nifak anane-i imandır!

Balıkesir, 1926

Dinimizde edep, hâyâ, arama,
Sanma dünyadan arlanır gideriz.
Serhad-i inkılab-ı mevte kadar,
Cehl içinde yuvarlanır gideriz.

Toptaşı Tımarhanesi, 1927

Başımızda laik Cumhuriyet,
Ortada kürsi-i İlahiyat!
Felce uğrar içinde ezdadın
Akl u hikmet, teceddüdâd-ı hayat!

1929

(…)

Kuru laflar ile endişemi ihlal etme,
Kulak asmaz davula dinleyen elbette kösü.
Bu mudur ahsen-i takvim ile metheylediğin,
Bu mu insan diye halk ettiğin eşek sürüsü.

Fatih, 1943

Bana vicdan ile din, hubb-ı beşer şöyle dedi:
Menfaat nerde ise o tarafa yollanırız.
Sen şifabahş olacak sanma bu teşkilatı,
İlmi biz halkı uyuşturmak için kullanırız.

Fatih, 15 Mart 1948

Şimdiden aç gözünü zırlama müstakbele bak,
Çocuğun varsa alıştır dayağa, tahkire.
Yolu yok kurtaramazsın bu gidişle yurdu,
Bunu takdir olarak bil de giriş tedbire.

Fatih, Haziran 1948

(…)

Çürüdü memleketin iç yüzü çöktükçe temel,
Şimdilik harice karşı yerimiz olsa dahi,
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdadımızın
Tükürür zannederim çehremize tarihi.

Fatih, 20 Temmuz 1948”

agy s. 86-88

“(…)

Barışmadı gönlüm mert ile zenle,
Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle,
Hicran köşesinde bozuk düzenle
Neyzen’e her telden çaldırdın felek!

Sahrayıcedit, 1913”

agy s. 91

SEYRAN

Ölmüşlerle uğraşılmaz demişler,
Hikmetini bize soran olmadı.
Bu bir rüya altı bin yıl görüldü,
Uyanıp da daha yoran olmadı.

Bilinsin ya Âdem nasıl kovuldu?
Hem ilk oğlu katlolundu, boğuldu.
Sanki çile çekmek için doğuldu,
Bu belaya karşı duran olmadı.

Âdem öldü, İdris gitti, Nuh geldi,
Lüt’un işi başka, Yusuf güzeldi.
Hangi dinle bu kârhane düzeldi,
Hangi şahın mülkü viran olmadı?

(…)

Bir mecliste toplanmıştı enbiya,
Hep erenler uluları, evliya,
Önde Bektâş ile pîrim Mevlânâ,
Ben de gizli girdim, duyan olmadı.

(…)

Musa Tur’a, İsa hûra büründü,
Eyyûb hasta, Yakûb yasta göründü.
Hepsine de hicran eli süründü,
Halil gibi bir put kıran olmadı.

(…)

Akıl dedikleri bu yırtık yelken,
Hava bekler, kim bu rüzgârı çeken?
Sabahcılık, akşamcılık der iken
Ayılmaya vakit, zaman kalmadı.

(…)

Nuh gemiden vapura dedi peki,
Duman tüttü attı yelken, küreği.
Hacı Bektaş bulut gibi dedi ki:
Hangimizin işi duman olmadı?

Ali deyip bir noktaya gittiler,
Mevlânâ’nm Neyzen’ine yettiler.
Hepsi birden kalkıp semâ ettiler
Dediler ki: Böyle devran olmadı.

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpaşa
11 Kânunusâni 1337″

agy s. 92, 93

GEÇERİM

Geçen gençlik günlerine yanmayan
Yok gibidir, bense bakar geçerim.
Yoku vara, varı hiçe gömerek,
Her solukta bir gam yakar geçerim.

Durulmadı gitti belirsiz başım,
Kardaşımdan başka herkes kardaşım.
Kader, zaman, keder, hicran yoldaşım,
Dertli ırmak oldum, akar geçerim.

Devrin siyaseti pek saçma sapan,
Pişirdiği pazarlıklar çok yavan,
Matbuatın ocağında kaynayan
Kazanlara bir kulp takar geçerim.

Araştırdım hakikat notlarında,
Yok bir mana dehrin vur tutlarında,
Şiirimdeki duygu bulutlarında
Bir şimşeğim, hicran çakar geçerim.

Göz kapamam hiçbir Tûr’un nuruna,
Perde açtım İsrafil’in sûruna,
Kalbimdeki yanan aşkın uğruna
Cehennemi yakar yıkar geçerim.

Anladın mı beni yakan o piri?
Ol Neyle meyle bak ne yaptı fakiri’”1
Ebedleri kucaklayan esiri
Mana gibi deler, çıkar geçerim.

Bulamazsın cevherimi bir kânda,
Gömülüyüm bir mukaddes nihanda,
Gönlümdeki ışığımla bir anda
Yüz bin Leyla sever bıkar geçerim.

Neyzen gibi serserinin fakir’in
Mihrabıyım içindeki zamirin,
Mâ -Rabbüke diyen Münkir, Nekir’in,
Defterini dürer, tıkar geçerim.

Tıp Fakültesi Hastanesi
13 Kânunusâni 1337

31 Bu beyit şöyle de olabilir:
Barıştırdım feragatla takdiri,
Yar edindim tecelliyi tedbiri.”

agy s. 94, 95

DEĞİL MI?

Ulu Tanrım, akıl ermez sırrına,
Bin bir ismi hakta pinhan edersin.
İçirirsin sabrın peymanesini,
Hikmetini sonra ayân edersin.

Gizlenirsin bir nüvenin içinde,
Âdemin de şeytanın da cinin de,
Her milletin ayrı ayrı dininde
Şirke, küfre, raybi bürhan edersin.

Aşk olursun, gönlümüzü yakarsın,
Leyla olur, karşımıza çıkarsın,
Rakip olur canımızı sıkarsın,
Vuslatını bize hicran edersin.

Bozuktur düzenin, olmazsın akort,
Tavşana kaç dersin tazıya aport,
Haham, papaz, hoca ettikçe zart zurt,
Alay eder güler, isyan edersin.

Sen indirdin yere şu dört kitabı,
Ayrı ayrı her birinin hisabı,
Her bir dinin sensin putu, mihrabı,
Yalanına kendin iman edersin.

Zerdüşt olmuş görünmüşsün ateşte,
Brahmen’in Vişno’sısın güneşte,
Bir parlayış parladın ki Kureyş’te
Mahbubunu zatına şan edersin.

Hem goncasın, hem bülbülsün, hem diken,
Hem canansın, hem de çileyi çeken,
Hikmetine defineler açıkken
Seyyah derviş olur selman dersin.

Yok olmadan var olmanın yolu yok,
Kendin gibi seni arayan pek çok,
Hiç şaşırmaz kaderden attığın ok,
Sevdiğini aşka nişan edersin.

Çiftçi olur, öküzünü haylarsın,
Ağa olur, hizmetkârı paylarsın,
Yersin, göksün, yıllar, günler, aylarsın,
Asırları toplar bir an edersin.

Görünürsün her velide, delide,
Mustafa’da, Avram’da, Pandeli’de,
Bir maymuncuk gibi her bir kilide
Hem uyarsın hem de bühtan edersin.

Neşve olur, gizlenirsin şarapta,
Helal, haram yazılırsın kitapta,
Sevdalarla şu inleyen rebapta,
Şensin, âşıkları nalan edersin.

Zincir olur mecnunları bağlarsın,
Görür, acır, karşısında ağlarsın,
İrmak olur dere tepe çağlarsın,
Tufan olur, dehri viran edersin.

Bir ot idin, kamış oldun, ney oldun,
Feryadına karşılık hey hey oldun,
Su, kök, filiz, asma, üzüm, mey oldun,
Her katranı bana umman edersin.

Çıban olur, enselerde çıkarsın,
Yanar canın yine kendin sıkarsın.
Kendin yapar, kendin yakar yıkarsın,
Sigortadan ne kâr, ziyan edersin?

Bir iraden adam yapar eşeği,
Azlolurken batar ona döşeği,
Gazabındır şu felaket şimşeği,
Her nereye çaksan sûzan edersin.

Çıkmayan bir candan umut kesilmez,
Rahmetinden zerre bile eksilmez,
Gözümüzü senden başkası silmez,
Güldürmeden önce giryan edersin.

Şımartırsın bir sonradan görmeyi,
Öğretirsin halka çorap örmeyi,
O çalarken tam gözünden sürmeyi,
Yakalarsın, hapse ferman edersin.

Zengin olur kasaları kitlersin,
Fakir düşer garip başın bitlersin,
Deri, kemik, beden bizi ciltlersin,
Hicranlara canlı divan edersin.

Lanetin mi şu Şeyrı İslam kapısı,
Yedi cehenneme bedel yapısı
Zebanilerde mi bunun tapısı?
Bu çeteyi sen perişan edersin.

Dâr-ün Nedve midir şu Dâr-ül-hikme
Savurdular birbirine çok tekme.
Kuyruğu sakattır, pek hızlı çekme,
Eşeklerle bizi handan edersin.

Kudururlar arpalıkla, tiritle,
Girişirler kafa, göz, yüz, divitle;
Geğirirler, anırırlar, tecvitle,
Harf-ı meddi yular, kolan edersin!

Fitne için yeter İzmir3li Cüce,
Yelken takar devedeki hörgüce,
Kürek çeker akıntıya her gece,
Boklu dereye mi kaptan edersin?

Nerde olsa başındadır belası,
Haset, fitne, o firavn’ın Musa’sı,
Cehil, gurur vesaire cabası,
Sakla domuzlara çoban edersin.

Sana giren, çıkan nedir be dürzü?
Dersin bana ey Allah’ın öküzü!
İçirirsin on dört bin okka düzü,
Beni bulutlarda mihman edersin!

Serserinim, düştüm aşkınla meye,
Nasıl girdin elimdeki şu neye?
Hem seversin beni Neyzen’im deye,
Hem de sarhoş diye destan edersin!

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpaşa
17.02.1337″

agy s. 96-100

“OLUR YA!

Farz ediniz üç bin sene evvel ben
Geldim gittim dehre, bir insan idim.
Fakat beş bin sene önce yok iken
O surete bir sîrette kân idim.

Sîretim ki bir esiri ihtizaz,
Ezelidir, yoktan suret olamaz.
Sevda oldum, gezdim dillerde biraz,
Son demlerde pederde mihman idim.

Gönüllerden güzelliğe akardım,
Kimde olsam gamla yakar yıkardım.
Bir güzele bend olamaz, bıkardım,
Bu hikmete, kendim de hayran idim.

Sırr-ı-vahdet çerağını söndürdü,
İlahi bir raşe rahme gönderdi,
Bir neveden bak nelere dönderdı,
O âlemde bile kahraman idim.

Milyonlarla emsalimin içinde
Hak kazandım o ummanın dibinde,
Bin planla bir beyzanın ininde
Muhitime karşı hükümran idim.

Müddet geldi şu âleme fırladım,
Gençlik coştu, bir aşk ile parladım.
Duydum, bildim, yazdım, çizdim, zırladım,
Hindistan’da Buda, Bırahman idîm.

Benden evvel gelenleri düşündüm,
Bir din vardı, önce taptım, öğündüm.
Zan, tereddüt, birçok göklerde döndüm,
Makbulüme ben kendim bürhan idim.

Bürhanırn şu: Ben var mıyım, yok muyum?
Evet, varım, insanım Hintf li soyum
Ve kendimde son bulduğum Vişno’yum?
Bu suretle taptığım Yezdan idim.

Tapılmasam ben tapmazdım burada,
Çünkü sırran farkımız yok arada.
Yerde, gökte, denizlerde, karada,
O seyyahın teninde ben can idim.

Dinim Buda kalbim buna mutmain,
Dedi mi, o işte sana yeni din.
Bu fikrime bir put diker ve demin
Anlattığım bu dine iman idim.

Put değildir, fikir burda dikilen,
İşte mabed secde, duran, eğilen,
Bu da öldü gitti bunca çekilen
Çilelerde ibadet isyan idim.

İşte sana vahdet ile teslisin
İkisi bir olduğuna berâhin.
Hangi dini karıştırsan bu zemin,
Bu hikmeti anlayana şan idim.

Şimdi sağ mı, ölü mü burda Buda?
Sağ ki işte kendisi yazıyor ya!
Düşünüyor ne söylesem ki daha
O esnada üstünde yorgan idim.

Şu yediği incirdeki çekirdek,
Düşündüğü hayale, fikre felek!
Ben Neyzen \m diyen o koca eşek
Ben idim be, hem iyi rahvan idim!

Sahibimi göremezdim binince,
Anlaşırdık yularımı çekince.
Kanat taktı Refref oldum dinince,
Ta Sidre’de onu bırakan idim.

Cebrail’miş Buda’nın diktiği put,
Sen bu fikri burada terk et, unut!
Peygamberler buradan etti hübut,
Bundan ötesine ben sultan idim.

Burasını ben söylerim, yazamam,
Felsefemi kalemimle bozamam.
Görüşürüz yarın akşam, uzamam,
Senin aradığın o canan idim!

Yatıp daldıktan sonra uyku içindeki sayıklama ki yazmadan hatırımda kalan parçaları:

Neyzen Tevfik, ne halt ettin yine sen?
İşin gücün hokkabazlıkla düzen.
Seni sevenlere çok selam bizden,
Başucunda duran ben Kur’an idim!

Bana yapış, oku kalb-i selimi,
İbadettir, zikret Rabb-ı Kerim’i.
Ey Azâb-ı Mukaddes’in nedimi,
Elindeki kalemde pinhan idim!

İlmi, fenni, mantığı, felsefesi,
Buralarda yoktur ki çıksın sesi!
Sırtlarında birer tavuk kafesi
Gezdirirken ben yine irfan idim.

Feylesof Rıza’nın yediği herze
Saman olsun Hugo gibi öküze!
Balta lazım beynindeki pürüze,
Şekispir’i uyandıran çan idim.

Başka söz yok, şu yazdığım şeyleri
Bir sanattır desem, cinnet eseri!
Tolostoy da bir hiçliğin pederi,
Ben varlıkla ona tercüman idim.

Hem yerdeyim, hem gökte, hem pusuda,
Yıldızlarda, ateşte, tende, suda,
Temiz bir kalb ile Jan Jak Ruso’da
Pek samimi görünen vicdan idim.

Akacak kan durmaz imiş damarda,
Demek her ne vaki ise hak orda.
Kasap, çoban benim, pençeyim kurda,
Koçta candım, kan idim kurban idim.

Bir lokmada yüz bin şahsiyetim var,
Kenz-i mahfî la-taayyün bu esrar.
Bir nevede nasıl etmiştim karar,
Bilirsin ya katrede umman idim!

Sîretteki ruhum, tenim surette,
Neyzen oldum vatan adlı gurbette.
Bir Azâb-ı Mukaddes’tim niyyette,
Teraneler içinde giryan idim.

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpaşa
18.02.1337″

agy s. 101-105

MUTASAVVIFÂNE

Öz tenim değil mi bu toprak benim,
Tanrı kitabında her yaprak benim,
(…)

(…)

Uçarken havada gaflete daldim,
Fena suretinden bir buse aldım,
Süleyman tahtının altında kaldım,
Cibril’i şaşırtan o Burak benim.

Felek allem, kader kallem eyledi,
Hind’de Buda Tûr’da. Musa eyledi,
Beni bana herkes nasıl söyledi?
Dillerde destanda bu merak benim.

Serseri bir kıdemliyim ocakta,
Kaynamışım nice kapta kaçakta,
Buz kesildim sinirimden sıcakta,
Aşkın güneşinde her mihrak benim.

İstanbul, 1337″

agy s. 106, 107

“(…)

Hiss ü idraki maddeten, manen
Bir bilen var dimağımızda gezen.
Bî-haberdir o şey de kendinden,
O da buhran içindedir her an.

(…)

Yaktı, yıktı bu Neyzerı’i haşyet,
Beni aczim ve aczimi hayret.
Aşk u hicranla ettim ünsiyet,
Kendini bilmemek imiş irfan.

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpaşa
03.02.1337”

agy s. 108, 109

“Bilinmeyen nice şahsiyetin nişanesiyiz,
Sevab ü seyyienin mecmâ-ı fesanesiyiz,
Hadid-i zillete düşmüş hurafe lânesiyiz,
Rebab-ı hîçîde bir giryenin teranesiyiz,
(…)

(…)
Mücehhezim nice bin hisle ki ilelâbâd
Yaşar bu benliğim amma şu şart ile her an
Fenaya ism-i âlemdir, budur, budur insan.

Evet, benim diyorum, şu düşünceler, hisler,
Terane, girye, hakikat, yalan, desaisler.
Peki, bugün yok olan saltanatlı harisler
Ki her biri nice âsâr içinde can besler
(…)”

agy s. 112

“(…)
Vatan dedikleri gurbette bî-kesim amma,
Peri-i sanata malik fakir-i hicranım.

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpa:
21 Şubat 13(…)”

agy s. 114

“(…)

Serserilik yaşatır sevdiğini hatırada,
Yerde, gökte, balo, eğlence, denizde, karada.
(…)

Niyet-i hilkati düstur-ı tabiat bilelim,
Aşka iman ederek fırsatı cennet bilelim,
Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat bilelim,
Marifet, kendimizi maksad-ı vahdet bilelim,
Kurb-ı memnuası yoktur bu nihal-i İrem’in

(…)”

agy s. 116

GEÇER
1/1 irabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
( )ııır-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
(lam karar eyleyemez hande-i hurrem de geçer,
I )evr-i şâdî de geçer, gussa-i matem de geçer,
( iece gündüz yok olur, an-ı dem âdem de geçer.

(…)

(…)
Niyyet-i hilkati bul aşk-ı cihan-ârâdan,
Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru davadan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.

Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Marifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflas eder, efsane-i Âdem de geçer.

Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avâlim, bu bedi gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pır olur saki-yi gül çehre bakılmaz yüzüne,
Hâk olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.

Fatih, İstanbul
11 Birincikanun 1943″

agy s. 117

GÖNLÜMÜN MEYHANESİNDEN HlTAP!

Dinleyen her zerreye bin bir hitabım var benim,
Kâinat isminde hiçten bir kitabım var benim!
Ya hitabımdan okursun, ya kitabımdan beni,
Yazdığım efsanede on altı babım var benim!
(…)
Varlığımdan intihasızlık terennüm eyleyen
Bezm-i hîçîde adem adlı rebâbım var benim!
(…)
Meyve-i memnuadan çekmiş bizim pîr-i mugân,
Neyzen’im, gönlümde bin bir küp şarabım var benim!

İstanbul, 1944″

agy s. 118

GÖRÜNMÜŞTÜR BANA

Fazl-ı Yezdan, kâinat olmuş, görünmüştür bana,
Cavidânî mümkinât olmuş, görünmüştür bana,
“5ü vi du” âb-ı hayat olmuş, görünmüştür bana32
Hatt-ı menşur, iltifat olmuş, görünmüştür bana
Her sada bir assalât olmuş, görünmüştür bana.

Gönlümün yoktur şeriki ruh u fikrim müstakil,
Bir alev içtim ki ben, ismi şarab-ı Selsebîl33
Varlığım bir ateş olmuştur şuurum müzmâhil,
“Sü” ya secde eylerim ben çünkü kıblem bir değil34
Cümle eşya mahz-ı zat olmuş, görünmüştür bana.

(…)

32 Hind-i Kadim’den Mısır’a geçen ve Pisagor vasıtasıylaYunanistan’a yayılan, bilahare Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta bariz izleri bulunan harflerin sayılarla ve sayılarla harflerin münasebeti, eşyayı ve nefsi tanımak için kablı adet mefhumunun bulunmasının zaruri olduğu ve bin-netice kâinatın müşahhas adet bulunduğu fikirlerini İslami ‘Vahdet-i vücut’ çerçevesi içinde tedvin ederek dinî hükümleri, kurduğu esas prensiplere göre tevil eden ve bu suretle ‘Hurufilik’ adlı mezhebi meydana getiren Esterabâdlı Fazlullah, Hurufiler tarafından en meşhur olarak ‘Fazl-ı Yezdan’ adı ile anılır. 1394’de Timurleng’in oğlu Mirânşâh tarafından öldürtülmüştür. Bu zatın mezhebinin esaslarını gösteren Farsça kitabının adı Cavidaridır. Bu mezhepte insanın yüzündeki iki kaş, dört sıra kirpik ve saçlar yedi hat sayılır. Her biri Yunan felsefesine göre dört unsurdan mürekkep olduğu için yirmi sekiz olur ki, Kur’an bu yirmi sekiz harften meydana gelmiştir. Bunları Hurufiler Bist ü heşt diye Farsça söylerler ve kitaplarında bir işaretle yazarlar. Saç ortadan ikiye ayrılınca yani Hurufi tabirince üstüva edilince yedi hat sekiz olur ki dört unsurla otuz iki eder. Otuz iki Fars dilinde .Sivtdu ’dur. Cavidan bu otuz iki harften meydana gelmiştir, yani Farsçada otuz iki harf vardır. Yirmi sekiz harfe v e yedi hatta ‘Hâtem harfleri ve ana hatları’, otuz iki harfe ve sekiz hatta ‘Âdem harfleri ve adları’ denir.
33 Kur’an’da İmran suresinde 17. ayette “Cennette Selsebîl denen bir kaynak vardır,” deniyor.
34 Hurufiler, Sividu’yu Arap yazısı ile sü şeklinde yazarlar.”

agy s. 120

ŞÜPHE

Şüphemin dalgaları her dini boğdu, aştı,
Gönlümün yolları gittikçe karanlıklaştı.

Bir teselli veremez bilgi denen şu kötürüm,
Hele iman ise, o köhne yular, mahz-ı cürüm.

Sû-i kasd eylemeyen aklına iman edemez,
Takılıp bir masalın ardına mantık gidemez.

İşte şu namütenahi denilen varlıklar,
Sevdiğim fahişenin bir piçi dersem ne çıkar?

Kâinatı doğuran kahpe bilir iç yüzünü,
Önü zulmet, sonu zulmet, nideyim gündüzünü?

Sen takıl da peşine bir sürü ehl-i tarabm,
Korkmadan gir kanına hikmetin, aşkın, şarabın!

Beyoğlu, 1938″

agy s. 129

“Başı yoktur sonu yoldur şu kitab-ı dehrin,
Ortasından elimizde iki üç yaprak var.
Bir beladır çekeriz küfr ile din gayretine,
Akıl idrak edemez hangi cihette hak var!

Toptaşı Tımarhanesi, 1927”

agy s. 130

“(…)

Duysun aşkın elindeki rebabı,
Okunsun alnında çile kitabı,
Neyzen gibi günahının hesabı,
Mezara girmeden sorulmuş olsun.

Çemberlitaş, 1908”

agy s. 133

“(…)

Bir serseriyim ki dur aman bilmem,
Kalbinden başka bir mekân bilmem,
Gökkandil olmuşum, asuman bilmem
Bu mavi gözlerin meyhanesinde.

(…)”

agy s. 135

KITA

Hangi erbab-ı fesadın gayreti bilmem yine,
Burnunu Darülfünun’a soktu Tarih-i Hadîs
İrticaın kıtlığı varmış vatanda, gençliğin
Canlanır beyninde baştan, kanlı her rûh-i habîs..”

agy s. 144

“(…)

…. … (Ziya Gökalp, blog.) dedikleri, boyalı
Bir çakalmış, ilmi Turan masalı.
Gelmemiştir cihan cihan olalı
Böyle bir zırtapoz efendim sensin!

(…)”

agy s. 145

ŞAKA

Herkes gibi sen de tosunum … (Safahat, blog.)a
Baytarlığı öğren amelîden nazarîden,
Hayvanlığı teşrihe özen kaz gibi durma;
Geç esfel-i âzaya amud-ı fıkarîden.
Âşık Ömer’i, Dertli’yi, Köroğlu’nu belle;
Al felsefe-i şi’ri müverrih Taberf den,
O! rütbe çalış ey har-ı danâ-yı belâhet,
Eşşekliğe kaftan biç Efendi güderiden!
Fikrinde senin varsa eğer millete hizmet,
Hemcinsini kurtar şu vebâ-yı bakarîden

1912″

agy s. 151

ŞAHANE CEHALET39

Evet!…….şu dünya dersi’ni verdi,
Yeter artar bu hikmet; ihtiyara, kâhile, gence.
Kabul etti bunun tatbikini alkışla yardaklar,
Maarif zindanında ilme, tarihî bu işkence!

Huzurunda bu zatın intihar eylerdi Cebrail,
Bilinseydi ezelde hilkatin bu sırrı evvelce;
Yıkardı arşı, kürsiyi, eğer çıksaydı bu dâhi
Bu şahane cehalet uğratırdı Tanrı’yı felce!

Bakırköy Tımarhanesi

39 Neyzen bu hicvi, son harbin ilk yıllarında bir gece yarısı, Bakırköy Akıl Hastalıkları Hastanesi’ndeki odasının duvarına yazmıştı.”

agy s. 157

“(…)

Alıştı hepsi de her bir hakarete eyvah!
Sebep mi yoksa buna; “La ilahe illallah?”

(…)

Lüzumu yok bana artık, na işte eski dinin!
Yeter, Azâb-ı Mukaddes içindeki telkin.

(…)”

agy s. 176, 177

“Rûy-ı ikbal-i felek şimdi Celal’e döndü
Yine bin kan akacak daire-i çevrinde.
Geşti-i devlete mademki kaputan oldu,
Çok kürekler çeker evlad-ı vatan, devrinde.40

40 Abdülhamit zamanında Müdde-i Umumî Celâl’in Bahriye Nazırı olması münasebetiyle yazılmıştır.”

agy s. 181

“Bay Hitler’e yaralandı, dediler.
Menhus yıldız çabuk doğar dulunur;
Sen köpeğe kuduz de de geçiver,
Nasıl olsa bir öldüren bulunur.43

1945

Atılmıştı zavallı Çallı bin türlü hakaretle44
İlahi intikamın neşesinden ben de mest oldum.
Maarif namına birçok devair böyle yandıkça,
İnandım hikmet-i Zerdüşt’e ben ateşperest oldum!45

03.04.1948

43 Hitler’e bomba ile yapılan son suikast üzerine yazılmıştır.
44 Neyzen’e, yakın dostu îbrahim Çallı’nın Akademi’deki hocalık vazifesinden kanun icabı emekliye ayrıldığını -13 Temmuz 1947- söylediğim zaman: “Bu nasıl karar? Sanatkâr, bostan kuyusunun dolabım çeviren beygir değil ki yaş haddi ile ıskartaya çıkarılsın!” demişti.
45 Bu kıta Güzel Sanatlar Akademisi’nin 1 Nisan 1948 akşamı yanması üzerine yazılmıştır.”

agy s. 185

SAHNE-I ÖMRÜMDEN NEFS-Î EMMAREYE HİTABIM!

Âlemin bağızârını …(sike, blog.)yim,
Sümbül ü verd ü hânnı …yim,
Andelib-i nizarını …yim,
Hasılı nevbâhârını …yim!

Bana yoktur, lüzumu gülşeninin,
Şeb-i tarik ü rüz-ı rüşeninin,
Ne gulâmanın, ne de zeninin,
Hepsinin ta mezarını …yim!

Ağlamam ben, ben erkeğim erkek
Hayli güçtür bana cefa etmek,
Minnet etmem bu ömre de be felek,
Atını al tımarını …yim!

Güççedir bu fakiri aldatmak,
Yüzdürüp sonra kündeden atmak.
Gözünü aç da sen bana bir bak,
Ben senin itibarını …yim!

Saki-i mâh-rûyına sıçayım,
Gülünün reng ü bûyuna sıçayım,
Mutribin hây u hûyuna sıçayım,
Sâgâr-ı neşvedârını …yim!

Yok safası hezâr-ı dem-gerinin,
Gül-sitanda şüküfe-i terinin,
Bezm-i sahba-yı ruh-perverinin,
Neşvesiyle humarını …yim!

Feleğin uğradımsa vartasına,
Sıçayım ağzının ta ortasına;
Bunu yazsın cihan da hartasına;
Kıtaat u bihârını …yim!

İstanbul, Çukurçeşme, 1317″

agy s. 189, 190

“(…)

Züğürtlükten her tarafım kanadı,
İflas etti … (sik, blog.)im, dibe kaynadı.
Başım başka, kıçım başka oynadı,
Taşaksız şehvete çevirdin beni.

Ne tutan var, ne çatan, ne karışan,
O meyhane bu kerhane Pötişan,
Erenlerin kapısında dolaşan,
Neyzen adiı ite çevirdin beni!

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpa;
15 Kânunusâni 13(…)”

agy s. 192

İKRARNÂME

Münir Baba Tekkesi’nden dönerken

Vadi-i sevdaya düştüm, pür-gamım şahım Ali,
Kimsesiz kaldım karanlık günde gümrahım Ali,
Doğmuyor mihr-i ümidim, çıkmıyor mâhım Ali,
Gelmiyor mu güşuna bu ah u eyvahım A li?
Merhamet et halime her şeye agâhım Ali,
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Rû-siyahım, pür-günahım, yok yüzüm Peygamber’e
İstemem bir türlü gitmek böyle rûz-ı mahşere,
Eylerim belki tesadüf der iken bir rehbere,
Düşmüşüm elsiz ayaksız Âstan-ı Hayda/e.
Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Tuttuğum râh-ı şekavetten hacil oldum, hacil.
Çeşm-i imanım kapandı, bâtınen kaldım alil.
Halimi hoş görmemek de sence şimdi müstehil,
Nazra-ı affında çünkü İnnehü şey’ün kalîl
Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Adeta çıldırmışım sahba-yı lal-i yardan,
Giymişim bir pirehen ki nescolunmuş nârdan.
Beldeki zünnâr-ı teslimiyyetimse mârdan.
Çektiğim gamsa sayılmaz yardan, ağyardan.
Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Çıkmıyor bir an ciğerden derd-i sevda hançeri,
Pençe-i aşkın esiri olduğum günden beri.
Ta süveyda-yı dilimde hecr-i yârın ahkeri,
Ol kadar yandım, yakıldım ki unuttum her yeri.
Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Cinnet-i sevda ile bir anda yaptım bin günah,
Pîş-i çeşm-i hâlkde oldum hacil ü rü-siyah.
Taş çıkardım adeta, şeytana giydirdim külah,
Pek yazık oldu bahar-ı ömrüme, ettim tebâh.
Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Çok gönül kırdım, gücendirdim cevân ü pîrden,
Her nasılsa saptı bir kere yolum tedbirden.
Gerçi dönmez mukteza-yı talihim takdirden,
Himmetin hâli değil lâkin buna tesirden.
Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

İktibas-ı feyz için mihr-i Münir’inden senin,
İşte ettim âsitân-ı aşkına vaz’-ı cebîn.
Dergehinden boş çevirmezsin beni, kalbim emin.
Daima ağlar, yanar bir bendenim zâr u hazîn.
Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Pençezed şehbâz-ı husnet gerdenemrâ ez-kemîn,
Der dilem peydâşud angeh şadhezar âh u enîn.
Mondem bı-hod zi la’l-i yâr-i sevda aferin
Çün şodem bidâr kez men mîreved imân u din47
Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Alil

Ahsen-i takvim-i hilkat levh-i didarındadır,
Reng-i rahmet, büy-ı şefkat varsa gülzârındadır.
Her hakikat, marifet, esrar-ı âsârındadır,
Merhem-i zahm-ı dilim dest-i şifabârındadır.
Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,

Var mı senden başka söyle ilticagâhım Alil
Olmayanlar kâşif-i esrar-ı ders-i men aref
Anlamaz can vermeyi uğrunda ey Şah-ı Necef.
Kâinata nur-ı şemsindir veren şan u şeref,
Teşne-i sahba-yı affim defter-i isyan be-kef:
Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Alil

İşte benden yüz çevirdi aşinalar büsbütün,
Bir enisim kalmadı endişeden başka bugün.
Destgîrim, Neyzen-i bîçareyi bir dem düşün,
Nur-ı çeşmin ol İmarneyn-i güzin başı içün
Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,
Var mı senden başka söyle ilticagâhım A lil

İstanbul – Çukurçeşı
Ali Bey Hanı, 12/12/1:

47 Güzelliğinin şahini tuzaktan çıkarak boynuma pençe vurdu. O zan gönlümde yüz binlerce ah ve inilti peydahlandı. Sevgilinin sevda yaratan lal dudağı yüzünden kendimden geçmişim. Uyanınca bir baktım ki benden, iman da din de gitmede.”

agy s. 194, 196

“(…)
Meyde Bektaşî göründüm neyde oldum Mevlevî.

(…)

(…)
Meşrebim Molla-yı Rumî, mezhebim Bektaşîdir,
Ta ezelden yandı dilde bu çerağ-ı manevi.

(…)

Olmadım meftunu malın, rütbenin, sim ü zerin.
Zevki, şevki neyle meydir rind-i azade-serin
(…)”

agy s. 197

BİR HİKÂYET

Başım, başım, aman Allah; ne el, ayak, ne kafa,
Vücut ateşler içinde; otelde yok ki hava.

Gözüm açılmaz a, el yordamıyla bir bakayım,
Ne var şu matrada, şöyle beş on-yudum çakayım!

Şu bir… Şu, bir daha; öf be! İlahi sen kurtar,
Cezalarım da mı ispirtonun içinde yanar?

Elimdeki yarım okka değilse de gibidir,
Yeter mi? Kestiremezsin ki! Her yanım tir tir!

Şafak sökeydi bilirdim kepenklerin sesini!
Kaçıncı defa akordum, gürültü perdesini.

Tütün, kadeh olacaktı, na, işte çıktı fakat
Cebimde başka ne vardı? Limon bu; şu kravat!

Üçüncü hamlede: Serşar olan bu kallavi;
Bu itikad-ı kavi, lâmekânları havi.

Ufuktaki şafağın sıçmışım serâirine,
Küfürle ağzımı açtırma şimdi tan yerine.

Açarsa hâcib ü gam iltifat perdesini,
Gözüm gönülde görür kâinat perdesini.

Yavaşça kalkarım amma epeyce sendelerim,
Temas u hiss arasında karanlığı delerim!

Otelci lamba komuştur ya! İstemez gönlüm,
Mumum yanımda. Bu, bence hayat içinde ölüm.

Çıkar semalara dudu, sema eder dönerek,
Ziyası kalb-i vatandan nişanedir titrek.

Bir itiyad-ı musammemle pek yarım yamalak.
Yıkanmanın sebebi pire hürmeten olacak.

Bu duygu kontorolümdür, zevahirim sezmez,
Bu hissi boş bulunursa serâirim sezmez.

Fakat benim üzerimde bu ateşin tesir,
0 rütbe ince yayılmış ki bir azâb-ı esir.

Düşünmek istemem esbabını; bu, çünkü küçük
Bir âdet oldu fakire ki yanmalı günlük.

Dışardaki şafağı ben, cihana bahşettim,
Benim şafaklarım açtı, huzura dek gittim.

Alır, öper, basarım sineme bu gamlı neyi,
Niyaz eder çekerim çilelerle câm-ı meyi.

Gelir ve diz çökerim kalktığım o pis yatağa,
Derin derin kabalardan saba gelir kulağa!

Bunun da hikmeti bence bilinmedi hâlâ,
Bu demde bestenigâr’la doğar peri-i saba.

Bu iltifata ki ben mazharım erenlerden;
Bahar-ı dilde çekilmez mi dest-i dilberden?

Birinci perde bu: Resmî, İkincisi gelecek
Boşalt şu matrayı sen, olmasın …de felek!

Boşaltırım yine kallaviyi, tevekkülüme
Cevap olur bu kadeh her ne olsa müşkülüme.

Beşinci, sonra yedinci dedim mi on ikide
Karar için çekerim şu elimdeki teki de.

İkinci perdede meyhanedir mekân u karar!
Çeker o ka’r-ı harabata, canlanır esrar.

Şafak dışarda belirmiş, fakat sokak sisli,
Sokak mı belli değil, bin bela ile isli.

Bu, sanki üstü yıkılmış uzunca bir dehliz!
Cinayetin ocağı işte hep bu kanlı geriz.

Tüter dumanlan fuhşun, serâir-i beşerin,
Bu yer, boğuştuğu yerdir ölümle hayr u şerin.

Bu yerde hiss-i fazilet, riya-yı İnsanî,
Tavattun eyleyemez Kabil olsa sükkânî.

Tabanca, muşta, bıçaklarla sustalı çakılar,
Kumar, mukatele, esrar-ı gam, kadeh, rakılar!

Şövalyeler, Yeniçerler, tuyüf-ı havf olarak
Gezer bu izbe mahallerde, kanlıdır el, ayak.

Yavaş yavaş yürürüm ney elimde, mey cepte,
Bir intiba ile Küptü dil-i muatepte

Huzu ile kalimeyra denir, kadeh de dolar,
Hayali, hatıra burda çocuk gibi oyalar.

Birer birer düşer erbab-ı gam küdûretle.
Cezaya müstahak olmuş bir emr-i hikmetle!

Gözümde şekli durur manevi prangaların,
Sürükleriz bunu, şangırtılar ağır ve kalın!

Riya, yalan giremez şimdi, çünkü erkendir,
Bu semte uğramaz onlar, kalemli reh-zendir.

Üçüncü bade de tekmil olur ayakta heman,
Asıl yerim daha başka ki ordayım mihman.

Asıl yuvam ki bu meyhane, sahibi Yakomi,
Bu yerde anlayabildim vücut ile ademi!

Bu yerdir işte benim âstân-ı tahsilim,
Bu yerde oldu hayatı ölümle tahlilim.

Şu işte: Sağdaki tezgâh, başında kanlı Taşo\
Bu arkadaş Kazak Osman, avantası haraşo.

Huzuruna giderim, hikmetiyle ibrettir,
Gecikmez o… Bunun ismi Şeref, müfettiştir.

Ne var, ne yok arar, insanların maâyibini,
Hükümetin, vükelânın karıştırır dibini.

Tatar Çavuş, oturan pîr-i gam-zede köşede,
Geçirdiği sene doksan beş; ömr, emel, şişede

Akan nigâh-ı dilinden cihana hep tevbih.
Bunun vücad-ı asilinde canlanır tarih.

Tatarca, Türkçe gazeller, kasideler yazmış,
Sekiz lisan biliyor şivesiyle, dil-bazmış.

Huzuruna giderim, hikmetiyle ibrettir,
Ve macera-yı hayatı bütün hakikattir.

Benim yerim şurası, cephesinde tezgâhın,
Memerridir burası her bela-yı nâ-gâhın.

Bu yerde canlanır ef’al-i seyyie şeklen:
Dayak yiyen, vurulan, sirkat, iftira, dövülen.

Bu yerde künh-i siyasettir iltifat-ı kader,
Eğer ki sevdirebildinse kendini, bu yeter.

Parayla, akl ile kuvvet, belayı caliptir.
Cesaretin var ise bil ki mevti taliptir.

Nasıl benim köşe? Feyz-i bahar-ı dilberden;
Oturmadan geliyor iltifat erenlerden!

Bu yerde on sene ben eyledim hicirle karar.
Bütün şebabımı yuttu firak ile bu mezar!

Mezar-ı kahr u elemdir bu gamlı meyhane!
Hayat burda yalan! Hande, girye, efsane!

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpaşa
21.02.1337″

agy s. 202-206

TERCÜME-l HÂLİM

Çocukluğum ne zaman gelse yâdıma derhal
Zavallı ruh-ı garibim olur garik-i melal.

Kalan sahaif-i gam hücre-i hayatımda
Birer birer açılır piş-i hatıratımda.

Güzâr eder müteselsil bir iştiyak-ı hazin,
Olur dumû’-ı teessür müjemde sâye-güzîn.

Bu hatırat-ı bülendin içinde şaheser
Olan nişane-i mazi ki aşiyan-ı peder

Lebinde Bahr-i Sefîdin pür-inşirah-ı huzur
O sadegî-i tabiatle bir hadika-i nur.

İçinde arz-ı lika-yı sükûnet eylerdi
O İanenin kapısından şu masiva derdi

Bulup da yol giremezdi harim-i hikmetine
Simat-ı nimetine gûşe-i saadetine.

Öperdi nur-ı şafak dalgalarla damenini
Peri-i subh açardı cenah-ı revzenini.

Şükûfelerle müzeyyen nihal~i gûnâ-gûn
Gusûn u goncası feyz-i bahar ile meşhün.

Fevâkih-i mütenevvi fusul-i erbada
Tükenmez hele çeşme dibindeki hurma.

Alır da karşısına mâhitâb-ı şirini,
Kıyam eder idi tanzire serv-i sîmîni.

Görür sever, düşünürdük semayı, dalgaları
Nedim-i ruhum ile o zeki, fakat haşarı.

Zemini dar buluyordu nigâh-ı fıtratına,
Semayı teng görürdü şihab-ı fikretine.

Durur mu elde avuçta o ateş~i seyyal?
Kuyûd-ı hükm ile hiç bağlanır mı nur-ı hayal?

Kemai-i hüzn ile ettim meal-i ömrünü yâd,
Zavallı hemdem-i ömrüm ki ismi İstidad

Tamam, bin iki yüz doksan altı şalinde,
Kademzen oldu şu hâke o ruh-ı nalende.

Gelir hayalime üç dört yaşındaki hâli,
Uçardı pîş-i ümidinde zıll-ı amâli.

Koşar, güler, düşer, ağlar, peyinde gölgelerin,
Cenah-ı re’feti altında maderin pederin.

Kuruldu bahçedeki asmaya salıncaklar,
Çeşit çeşit alınırdı bütün oyuncaklar.

Oyuncak ha dayanır mı o fikr-i tetkika?
Kırardı geldiği anda, içinde bir başka

Hüner var anlamalı hem de kırdı öğrendi,
Bu sırrı bildi ya artık bozar, yapar kendi.

Bu keşfe oldu muvaffak İkincisi gelsin,
Merakı gizli duran şu hakikati delsin.

Fakat onıan yüreğinde yanardı bir sevda,
Denizcilik, gemi, yelken, mahabbet-i derya.

Gelince mah-ı haziran, olursa bir meltem,
Düşerdi gonce-i sevdaya dürre-i şebnem.

Hemen o gün sıvanırdı pür-itina paçalar,
Ederdi ma’şer-i emvac içinde geşt ü güzâr.

Elindeki geminin armasında yok noksan,
Direk, dümen, yeke, yelken, filok, seren, camadan

Gerilsin uskutlar, orsa, boşlayın laçka
Dokunma keyfine gitsin bırak biraz da pupa!

Yavaş yavaş geliyor bak na başladı imbat,
Açıl şaf ak gibi ey ba’dbân-ı İstidat.

Nasip alınca bu yolda peri-i deryadan,
Olur ya belki de âtide şanlı bir kaptan.

Şu rüzgâr-ı şu’ûnun önünde fülk-i hayat,
Erer mi sahiî-i maksuda kim bilir? Heyhat!

Emel, sebat u mesai zebun-ı hükm-i ezel,
Kolayca keşfolunur mu hiç ufk-ı müstakbel?

Mukadderat u tavâli’ meşiyet-i edvar,
Şu medd ü cezr-i havadis, vürüd-ı leyi ü nehar

Verir nasibini az çok, önünde bermutat
Cenab-ı Kadir-i Mutlak ki Rabb-ı İstidad.

Eder havatırı ihya teheyyüc-i ilham,
Tefekkürat-ı teellüm güzâriş-i eyyam,

Nedir sebep ki ölen şu hayal ü ezmandan
Nasibe çin-i teessür olur, durur insan?

Na işte bak yine maziye daldı fikr-i melül,
Yaşar mı ehl-i dil olmazsa gam ile meşgul?

Bu bir geceydi ki mehtab-ı vecd-âverden
O nazenin-i semadan, nücüm-ı ezherden

Yağardı mehbet-i ilhama nurdan eihan,
Olurdu safha-i deryada mevceler raksan.

Berây-ı seyr ü tenezzüh pederle İstidad,
Çıkıp yola Tepecik Kahvesi’nde bermutat

Beş-on dakikayı hoşça geçirmek istediler
Denizlerin kıyısında o şeb oğulla peder.

O dem göründü uzaktan iki hayal-i garib,
Safa-yı meclis-i yaranı ettiler tertip.

Oturdular mütevazı kenar-ı sahilde.
Ayandı aşk-ı Huda, çehre-i fezailde. .

Çıkınca zir-i bigalden birer uzun torba,
Bizimki gördü ve sordu ne olsa bu acaba?

Sada-yı nay-ı beyan guş-i canda aks-âver
Olunca “anlatırım sonra sus” demişti peder.

Mükevvenat u avalim tecelli-i nura
Hüründü neşve-i vahdet saray-ı Mansura.

O navedan-ı zülal-i serâir-i lâhut,
Nedim-i mutrib-i uşşak enise-i meleküt,

Kiyâh-pare ki sahra-neverd-i aşk u cünûn,
Olur havâfil-i ehl-i garama râh-nümün.

Göründü dide-i müştaka çehresi yârın,
Okundu şu gazel-i bî-misali 1 Esrar m:

Ne cevr-i yâra tahammül ne azm-ı râh ederim,
Döner döner bakarım küy-i yâra âh ederim.

Diyor o şair-i sevda penah-ı Mevlânâ,
Garik-ı rahmet-i Mevlâ muhibb-i Âl-i Aba.

O demde koptu dilinden bir ateşin feryat,
Uyuştu kaldı yerinde zavallı İstidad.

Evet, sabaha kadar uyku girmedi gözüne,
Suale başladı akşamki macerayı yine.

Cevaba muntazır olmuştu gûş-i can açarak,
Kulak kesildi vücudu, peder demişti ki: Bak,

O gördüğün iki dervişin ellerindeki şey
Birer kamıştan ibaret idiyse de adı ney.

Nasıl sadasını sevdin mi?
“Ah, hiç sorma.
Nasıl yaparlar onu, söyle, of baba yorma.”

“Nasıl yapıldığını bilmem işte gördün ya,
Bırak sen onları şimdi.”
“Aman efendi baba,

Bırak sen onları şimdi olur mu? Ben sevdim,
Günah mı çalması yoksa?”
“Değil fakat derdim,

Bütün bütün unutursun elindeki dersi,
Kolay değildir o oğlum, işittiğin o sesi

Çıkarması mütevakkıf uzun uzun seneye.
Hem ellerin yetişir mi boyun kadar o neye?

Bırak sen onları şimdi dedim ya, derse çalış.
Unutma Tuhfe-i Vehbî yi ezber et yaz kış.

Yaşın sekiz dokuz oldu, buğün Gülistan’dan
Ne belledin, haydi söyle.”
“İkinci babı.”
“Heman

Cevabı buldun işin oldu sanma ki bu zaman
Maarif ister a oğlum, tarik-i dervişân,

Ulüm-ı marifetin müntehasıdır bî-şek
Bu râha salik olanda sebat u ilm gerek.

Yanımda bak duruyor işte Mesnevi-i Şerif
Ki magz-ı Hazret-i Kur’an, hikem, nikât-ı zarif,

İçinde hepsini yazmış Cerıab-ı Mevlânâ,
Kemal-i iim ile bak “Bişnev ez ney”i48 başına

Komuş ki işte dün akşam işittiğin neyden
Duyup da anlayasm. O kamış ki bir ot iken

Lisana geldi de birçok hikâye anlattı
Değil mi?”
Öyle evet, neymiş anlaşıldı adı.

Hülasa çok bile geldi bu rütbe izahat,
Bunun netice-i sermayesi nefesle sebat.

Bizimki doğruca indi o anda çardaktan
Kopardı bir kamış indince en münasip olan

Delikleri açarak buldu derdine çare,
Takıldı bir makara oldu sanki başpare.

Çıkan sadayı duyan âdemin dişi kamaşır,
“Neva-yı saz-ı mahabbet bozuk düzen yaraşır”

Devirdi dağları Şirin yolunda bak Ferhad,
Hevesle her neyi tutsa bırakmaz İstidad.

Birer birer sayalım mı elinde sanatını?
Hezâr-fenliğini, kuvvet ü meharetini?

Demirci, terzi, balıkçı, kalaycı, kunduracı,
Kayıkçı, avcı, marangoz, cilacı, lostracı,

Fırıncı, oymacı, aşçı, tulumbacı, nakkaş,
Dövüşçü, kavgacı, uysal, inat, biraz kallaş.

Ufak tefek bulunurdu elinde birkaç şey,
Bir anda hepsini yaktı kavurdu ateş-i ney.

Olanca mameleki varsa şimdi bir sandal
Alındı Süm bek i’ den bir de çaldığı şu kaval.

Nasılsa her üçü birden buluştu ehl-i heva
Ki neyle leb be leb oldu deniz safası caba.

Bu tavr u tarz ile geçti beş altı yıl, derken
Göründü İzmir’e doğru sefer bu yerlerden.

Satıldı sandalı yalnız, onu kavalla kader,
Çırak çıkardı, hayal oldu aşiyan-ı peder.

Birinci darbe-i hicran şu iftirak-ı vatan
Dem-i sabâveti, rüşdü, cevâne-yi insan,

Hayal-i afil ü zail görür, bilir de yine
Gömer merâret-i hicri mezar-ı sinesine,

O köhnemiş dem-i mazi, o küflü hatıralar,
Birer birer açılır da sehab-ı hüzn ü keder

Saçar dumû’-ı firakı o yâd-ı pür-cenge,
Girer şu kalb-i şegaf-dâr renkten renge.

Nedir meali şu ömrün, hayat-ı pür-zehrin,
Tahavvülât-ı zamanın, şevâib-i dehrin?

Gınaya fakr musallat, hayata div-i memat,
Firak vuslata galip, ziyaya da zulümat

Bükâ, muakkib-i hande şebabeti pîri;
Marazsa sıhhata hâkim, bu hükm-i takdiri

Getir de nazra-i iman u ibrete bir bak,
Yekûnu cümle-i ömrün şu bir avuç toprak.

Hülasa nik u bed ef’al-i vakıa haktır,
Olan biten ne ki varsa bir emr-i mutlaktır.

Sinn on beşe geliyordu cihan-ı kevn ü fesad
İçinde başladı cevlânâ cidden İstidad

Girid49 ile Bodrum’dan o yol sekiz günde.
Alındı İzmir’e bastık ayak peder önde.

Kalındı bir iki saat binildi tekraren,
Vapur mu, sal mı? Bilinmez o tontona bahren.

Görüldü şöyle uzaktan Köroğlıinun kulesi,
Alındı tam iki saatte Urla iskelesi.

Tutuldu aynı zamanda büyük iki araba,
İniş, yokuş, tepe, düz çekti haylice kasaba.

Değişti Urla’da tarz-ı hayat ü hiss ü muhit:
Birinci derdi deniz yok, ikinci derdi basit.

Giran sıkıntılı, rnüziç bir ömr-i bî-vâye
Sarıldı âşık-ı avare-dil kederle neye.

Vatan-cüda iki sergeşte aşkı tesise
Çalıştılar dil ü candan gelip nefes nefese.

Sinn on beşe geliyordu demiştik evvelce,
Değişti kan, asabiyet, havası tehyice

Koyuldu, başladı serde behar-ı fasl-ı şebab,
Belirdi ufk-ı likasından reng-i ebri-i hicâb;

Uyandı gizlice mizmar-ı müphem-i hevesât,
Unlandı fırtınalarla sema-yı hissiyat.

Ufak ufak helecanlarla raşeler peyda
Olurdu kalb-i rakikinde, daimî rüya

İçinde bir mütereddit cihan-ı esrarın
Dilerdi kâşifi olmak, bu ruh-ı bîmann

Dalardı vadi-i sevdaya infialinden,
Su beyti ben işitirdim lisan-ı hâlinden:

Diyar-ı gurbete düştüm, vatandan ayrıldım,
Vatan gözümde değil, ah senden ayrıldım.

Rebab-ı aşk u şebabm nühüfte perdeleri,
Okurdu defter-i gamdan neşide-i seheri.

Doğardı matla-i dilden şumûs-ı şevk u garam,
Heva-yı hars-ı cevânî ile ruh, pür-ilham,

Neva-yı nây şikâyette, girye-i nagamat,
Dimağ-ı gulguledârında bî-aded sademat,

Teheyyücât-ı hararetle dideler mahmum,
Leyal-i cevv-i hayalinde bin tuyûf-ı gumûm.

Hümum ile mütegayyir hüviyet-i ula,
Humûl ü hicrle pür-mevc sahil-i sevda.

Kelâl-i reyb ile meshûf menbâ-ı hikmet,
Feza-yı ruhuna dolmuştu meyl-i ulviyyet.

Nasılsa çarşıda gezer iken bir gün dalgın,
Sımah-ı kalbine çarpmıştı bir sada-yı hazin.

Bir irtiâş ile irkildi, durdu pür-heyecan,
O aşina-yı dil-i zâra doğru koştu heman.

Nedim-i ruhu olan ney değil mi? Zemzeme-zen
Kemal-i hayrete müstağrak oldu kalbinden,

O anda duydu, işitti şu emr-i gaybîyi:
Edeble gir içeri bir münasebetle iyi,

Beyan-ı hal ederek macerayı nakleyle,
Ne geldi, geçti başından birer birer söyle.

Bir iştiyak-ı tahassürle, girdi, verdi selam,
Açıldı işte o anda ridâ-yı sahrı-ı meram.

Edeble dinledi, dikkatle baktı perdelere.
Kavuştu şimdi hakikatle yâr-ı nâle-gere.

Suale başladı, şöyle ney üfleyen âdem
“Efendi, sende heves var neye yanılmazsam.

Yabancı olmadığın belli.”
“Yok efendim ben,
İkinci defa ki duydum bugün neyi sizden.

Sekiz yıl oldu sanırsam ki bir gece” diyerek
Hikâye-i dem-i mazi-yi söyledi tek tek.

O Neyzen’in adı Kâzım’dı sanatı perükâr,
Okuryazar, sesi hoş, sinni, ömrü kırk iki var. ,

Biraz nota bilir, az çok da aşina-yı usul,
Ne mutlu ders alabilmek eğer ederse kabul.

Reca ve minnete hacet görülmedi asla
Yetişti himmet-i lütf-ı Cenab-ı Mevlânâ.

Birinci ders s adalar, ikinci ıskalalar.
Zuhura başladı az çok ufak, kolay havalar.

Yazıldı deftere hayli, işaret ü tarif,
Ederdi perdeler üstünde sesleri tasnif.

Bu say ü şevk ile geçti epeyce bir müddet,
Teheyyüc-i asabiyyet , tagayyür-i sıhhat

Zuhura geldi bütün şiddetiyle üstünde
Hücum ederken üç defa hamle bir günde.

Bayılma, nevbet-i sara, tevehhümâta dalar.
Tabipler, hocalar, evliyalar, ırvasalar.

Bu ıztıraba olan yoktu çare-cûy-ı halas,
Ne edvıye, ne etibba, ne nüshalar, ne havas.

Göründü Urla’dan İstanbul’a, bu kerre sefer,
Berây-ı emr-i tedavi, pür-ıztırap u keder.

Yanında validesi, kaldı Urla’da pederi.
Zavallı ailenin gamla doldu dideleri.

Kolayca bitti bu yol da çıkıldı Sirkeci’ye,
Müracaatları hiç sorma doktora, hocaya.

Ayazmalar, Baba Cafer’le türbeler, Eyyûb,
Olur ya, belki tesadüf eder rical-i guyub.

Birer birer dolaşırlardı hastahaneleri,
Nasılsa çıkmadı gitti bu illetin bir eri.

Duyuldu bir mutahassıs ki ismi Mösyö Pepo,
Bu derde var ise bir çare mutlaka odur, o.

Alıp götürdü ehibbâdan onları bir zat,
Hatırlı, hem o da doktor, mufassal izahat

Verildi, cümle suale; alındı ilaç
Dedikleri tutulursa bu hastalık iz’âç

Ve muztarip edemezmiş, geçer imiş çabucak.
Fakat tedavi-i lazımda ihtimam olacak.

Bu nush u dikkate vabeste emr-i tahlisi,
Bu illetin sebebiymiş teşebbüs-i şahsî.

Görüldü hayli sebepler ki arızî, fıtrî,
Teheyyüc-i asabînin bu şekl-i nev-eseri.

Bir itina ile sormuştu hastadan doktor:
“Muhabbetin neye vardır” deyince ney dedi, dur.

Eğildi valideye doğru söyledi bir şey

Kavuştu âşık-ı şeyda o yâr-ı cana yine;
Şikâyet etmemeli; kim giderse bildiğine,

Azimetin hemen aynı bu yoldaki avdet,
Cenab-ı Şâfi-i Mutlak, iade-i sıhhat

İçin irade buyurmuş ki Hâlik-ül icad,
Onun elinde hayat u memat-ı İstidad.

Göründü iskeleden Urla bağlan tekrar,
Öpüldü dest-i peder, hem sirişk-i gam isâr

Edildi, aile beyninde bir samimiyet,
Muhabbet-i ebediyye teceddüt etti, evet.

Verildi âşık-ı mansura hayli serbesti,
Kederle aldı sazı bak neler deyip kesti:

Evet dedi, “Neme lazım benim şiiküfe-i ter?”
Neyim ile “Bana sinemdeki bahar yeter.”

Biraz da bağlama öğrendi, kırdı tel curadan,
Çıkardı bir iki zeybek havası tanburadan.

Geçirdi böylece hayli gün, ay, sene, hafta,
Nasılsa aklına geldi duvardaki çifte.

Uzandı, aldı ve baktı, heman tamam dolu,
Bir âdeme bu da lazım dedi ve tuttu yolu.

Açıldı şöyle şehirden bila-fütur u kusur,
Tüfek elinde, bıçak belde, çantada mansur,

Yanaştı bağlara doğru, berây-ı sayd u şikâr,
Oturdu bir tepenin arkasında, etti karar.

Göründü bir sarı asma, ateşledi, düştü,
İkincisiyle, üçüncü de böyle ölmüştü.

Küçük, büyük sekiz on kuşla döndü akşam eve,
İsındı gönlü, alıştı gözü muhit-i neve.

Tüfek, barut, kama, kapsül, bıçak, çakı, kurşun
Tabanca, bağlama, ney, vay, bizimki oldu tosun

Bu sürdü haylice, baktı peder neticesine,
Göründü ruy-ı vehamet ki hepsini o sene

Aşırdı İzmir’e doğru bir ev de almış idi
Bizimki başladı tefrika burda nik ü bedi.

Pek öyle sürmedi çok, zail oldu haydutluk,
Cihanı dönse dolaşsa sonu kavalla soluk.

Bu anlaşıldı, kaviyyen, tarik-ı muhtasarı
Soruldu ehl-i vukufa koşup aşâ yukarı;

Bulundu çare-i vuslat bu kalb-i şeydaya
Edince arz-ı meram âstân-ı Molla’ya.

Tealiyât ü mesaiye mâye, aşk u nijâd,
Yavaş yavaş ediyor istihale İstidad.

Huzu’-ı pâki-i vicdan, hulüs-ı niyyetle,
Huşu’-ı rub u reca şule-i muhabbetle,

Kemai-i acz u tehalükle, sineçâk-ı ümid,
O yareler ki gönülde olundu hep tecdid.

Sen ey! Penah-ı ümem, âstân-ı Mevlânâ,
Melâz-ı kalb-i hazin sayeban-ı aşk-ı Huda.

Kuşattı gönlümü zucret bulutlarıyla hümûm.
Açıl bu bî-kese dervâze-i nevâhi-i Rum.

Zemin fena-yı beşerle dehen-güşâ-yı memat
Zeman füsûk u mezalim ile adüvv-i hayat,

Zalâm-ı zulmet ile şark, leyle-i deycûr,
Tahakkümât u temeddünle garp, pek mağrur.

Şimal berfe bürünmüş, cenup nâ-mekşûf,
Sağımda afet ü tufan, solum susuz, meshüf.

Peyimde mazi-i ekdâr, önümde âti-i gam,
Şu hale bak, meded ey çaresâz kalb-i elem

Deyip de elsiz, ayaksız düşünce dergâha
Göründü Pîr-i tarikat heman bu güm-râha.

O zat, mürşid-i azâm ki, Şeyh Nurettin,
Harim-i mahfel-i irfanda canîşîn ü metin.

O anda bertaraf oldu hemen sual ü cevap
Dedi: “Biraderi gör durma, eyle meşke şitap.”

Cemal Efendi ki Şeyh’m biraderi, hem de
Birinci neyzeni dergâh-ı Pîr’in ol demde.

Kemal-i vecd ile tebliğ-i emr-i Şeyh etti,
Kabule mazhar olup şevk ü gaşy ile bitti.

Sarıldı damen-i Üstada öptü ellerini,
Der-i cemaline vakfetti canını, serini.

Açıldı, bâb-ı füyüzu hazine-ı hünerin,
Kapandı perde-i âlâmı ömr-i derbederin.

Nota ile meşke devam etti şöyle birkaç mah,
Sema’a mutribe girdi ney elde, başta külah

Füyüz-ı Hcızre.t’i Pîr’e şu en celi burhan
Ki geçmeden sene nazm u kavâfi ü evzân

Yakıştı ağzına az çok dilindeki hevese
Ve hem de yazdı gazeller sütuıı-ı Mııktebes’e.

Tanıştı birçok eâzımla şimdi İzmir’de,
Bulundu hayli zaman meclis-i ekâbirde.

Cenab-ı Eşrefe, Abdülhalim Memduh’a,
Şekib’e, Hakkı’ya, Nevzada ah Ruhi Baba!

Ederdi tekyede hizmet bu ehl-i irfana,
Karıştı işte bu yolda miyan-ı insana

0 bir geceydi ki gördü garip bir rüya,
Döküldü destine dendam cümleten, amma

Sadef gibiydi letafette, hepsi de parlak.
Duyulmadı acısı, sonra bir sema-yı şafak.

Açıldı, uçtu fezaya elinde tuttuğu ney
Nedir bu vakıa, böyle göründü peyderpey.

Halil Efendi anın rehberiydi dergehde,
Hikâye etti bu rüyayı şöyle yordu Dede:

Sözün, sazınla yazında fürüğ-ı ulviyyet
Ki, şule-pâş olacaktır, ilerde bence evet.

Gelirdi haftada bir kerre Urla’ûan pederi,
Şaşar kalırdı görünce bu eski derbederi.

Ederdi Hazret-i Şeyh’e niyaz-ı bî-payan,
Benim değildir, efendim vakıf kapında bu can.

Bu sade mekteb-i rüştiyyede biraz benden,
Okuryazar gibi olmuştu. Çıktı pek erken.

Evân-ı devre-i tahsili kaldı böyle basit
Müsait olmadı mazi, felek zaman u muhit.

Olanca gördüğü malum-ı arifâneleri,
Bağışladım der-i Dergâha sîzsiniz pederi.

O yıl da böylece geçmişti, sinni yirmisine
Takarrüp eyledi İstanbul a hemen o sene

Berâ-yı ilm ü hüner tavsiyeyle yolladılar,
Cenab-ı Fâtih-ü\-ebvâb kim bilir ne kılar?

Geçince Fatih’i Fethiyye semti medresesi,
Mekânı oldu, düşündü derince pîş ü pesi.

Oturdu derse o Cami de Molla Cami’ den,
Ne anladı ve ne öğrendi, bilmedim daha ben,

Bu gün ki yirmi yıl oldu, zavallı bak hâlâ
Bulur cehalet-i mekşûfesinde hakk-ı zekâ.

Ne ilm ü fikr ü maarif, ne servet ü sâmân,
Elinde bir kuru ney kaldı âh u meyle hemân!

Onun terâcim-i hâli şu yirmi yıllık ömür,
Şu dâstân-ı hayatı ki hîçîye gömülür.

Bıraktım en mühim ezmanı Neyzen’in diline,
Biraz da kendisi yazsın, üşenmesin eline.

Zûr ile konmaz başa, şehbâl-i irfan sayesi,
“Kabiliyettir husul-ı matlabın sermayesi”

“Elde istidad olunca kâr kendin gösterir.
Düşmüş olsa nâr-ı sırr-ı hilkata dağlar erir.”

Mebde ü amâl pîşinde açık; binlerce yol
“Sun’ Hak azade-i lâv ü niâmdır bilmiş ol.”

“Gördüğün noksan senin çeşm-i galat bımindedir.”50
Gaye-i maksuda ermek silki tayinindedir.

Nikübed, esrar-ı hilkat medd ü cezr-i hadisât,
Cilve-i ikbal ü idbâr u mesai vü sebat,

Muktaza-yı hükm-i karun-ı ezeldir hey oğul
İtiraza kalkma, emr-i Hak edilmez kontrol!

Merkez-i aramın olsun südde-i bâb-ı rıza
Durmasın kalbinde agrâz-ı mezâ vü mâ-mezâ.

Say ü kûşîş eyle, hem kalma teşebbüsten geri,
Hasıl u nıâ-hasıla tatbik et hayr u şeri.

Fikrini safiyet-i kalbinde mezcet, doğru ol,
Hoş geçin, balâ vü peşle, olma hem kel hem fodul

Fikret ü tedbirine olsun teenni rehber
Râh-ı istticaie düşme, sa’yini eyle heder.

Sû-i istimale kalkma, var ise kurnazlığın,
Hazır ollsun daima düşman için dâmın ağın!

Doğruluktan sapma lâkin öyle ol ki hilede,
Kurduğun tedbir ile a’da bulunsun kündede.

Böyledir hulk-ı Nebî âdât-ı Rabb-ül âlemin
Bir berat-ı hudadır “Vallahu hayr-ül-mâkmn.”

Hayr-hâhî safha-i vechinde olsun aşikâr,
Sosyalistlik levha-i kalbinde kalsın pâydar!

Zevk-yab ol âdemiyyetten, biçersin ektiğin,
Sû-i fi’lin aksidir, âlemde varsa çektiğin.

Kâffe-i mizan-ı irfanında tartı tecrübe
Olsun amma pek inanma sonra kaynarsın dibe!

Gördüğün her âdemi sırdaş sanıp bel bağlama,
Açtığını surâh-ı râza derde kendin ağlama!

Mermi vü sahtî nihadında bulunsun mümteziç,
Etmesin asabı humma-yı nedamet muhteliç.

Düşmanı tart önce, bak sonra elinde kuvvete,
Hırboluk etme; dalatma kendini her bir ite!

Yüzde elli varsa kuvvet, yüzde bin hud’a gerek,
Menfaatle sulh et, olmazsın ziyanda müşterek.

Kat’-ı ümmid .ettiğin sezdirme asla düşmene,
Bir bülöfle atlatırsın kündeden belki yine.

Et tevekkülden tevakki elde kuvvet var iken,
Parmağın incitme meydanda dururken kerpeten.

Bil ganimet fırsatı; eyle kanaatten hazer,
Haklamazsan verdiği nimetleri Mevla kızar.

Kuvvet-i mevcudeni cem et, zaferden ol emin,
Sonra hakka kıl tevekkül, çünkü etrafın metin.

Önce ihzar et, kilitle ambarında tûşeyi,
İhtiyatı koy muhafız, pâsban endişeyi.

Badehu eyle kanaat, bir ziyan gelse bile,
Sabredersin, çare yokmuş der bu emr-i müşkile.

Bir hata çıksa elinden olmasın belli eki,
Akl u irfan bir zaman etmez kabul eşşekliği!

Bir kavi düşmanla hem-meclis olursan evvela
Şüphesiz bir fikri vardır, anla, öğren mutlaka.

Bilmemezlikten gelip depret yavaşça derdini,
Ger açarsa göster âsâr-ı teessür ki seni

Yâr sansın, zail olsun ortadan agrâz ü kin,
İntikama hırsı çoktur çünkü nev-i âdemin.

Sen yine olma emin ha! Daima iskandil et,
Şule-i izanını fanus-ı fikre kandil et.

Kurtulursun böylelikle çünkü bünyan-ı hayat,
Hep didişmekle kurulmuş, bu, esas-ı kâinat.

Çok mücerrebdir evet, göz hasmını elbet tanır,
Sen sezer sezmez plan kur, o seni bilmez sanır.

İltifata daim ol, şeyn-i taarruzdan berî,
Belki dönmüştür o fikrinden nedametle geri.

Âşık-ı dildade kal her dem ulüvv-i haslete,
Müstenit ol cümle ef’alinde hüsn-i niyyete.

Bir meseledir: Son peşîmanlık halas etmez seni,
Nadim ü mâit olan ruhiyle dinle Neyzen’ı.

Medrese bir lafz-ı pür-mana ki indimde benim,
Sayesinde baldıranlık oldu sahn-ı gülşenim.

Tohm-ı istidad-ı hilkat hâk-i feyz-âbâdına,
Düştü, çıktı bir şecer zakkum kendi adına.

Bazı erbab-ı mezalim meyvesinden tattılar,
Yer yemez torpillenip gayya-yı kahra battılar.

Bağlıdır şansa bu nimet herkese olmaz nasip,
Çare-sâz olmaz bunun tesirine hiçbir tabip.

Zulm u gadrin kahr u çevrin kim olursa sahibi,
Görmeden kıvrandırır bir iğne yutmuş it gibi.

Ol kadar tesiri çoktur ki okursa bî-hilaf,
Dehşetinden eyler ıskat-ı cenin-i itiraf.

Nişe-i semdâr-ı kilkimden olur zir ü zeber,
Hicvimin her lafzı yağmur görmemiş zenbur-ı har

Bir adet mısraı kâfidir berâ-yı intikam,
Melanetle ettirir ta haşre dek ibka-yı nam.

Kurtuluş yoktur elinden olmadıkça tövbekar,
Öyle mübrem bir beladır ki cehennemden çıkar.

Kâfir-i Tâgut olur Mevla yolunda cenk eder,
Nâ-pezir-i intiha cevvi hayale teng eder.

Ateş-i dûzahtan önce zalimi hicvim yakar,
Yıldırımlar yağdırır, şiddetle beyninde çakar.

Fikrime düşdükçe böyle hatırat-ı medrese,
Defn olan eyyamı orda kalb ü ruhum sevmese

Pür-telehhüf bahsedip durmazdım ol viraneden.
Belki vardır kariinden o gam-âbâdı gören.

Bir harabezâr-ı çille, pür-kasavet, sakfı yok
Dense, caizdir, binasından ziyade çok oyuk.

Tahta bir perde ridâ-yı ihtifâsı vechinin,
Setrolunmuş aybıdır sanki Stanbul şehrinin.

Köhneyen yıllar bırakmış iz der ü divârına,
Sormamışlar derdini surâh-ı pür-esrarına.

Sırtımızda rengi uçmuş bir aba, başta sarık,
Molla Câmi elde, ney koltukta gez, her yer açık.

Derse baksan da ne anlarsın ki serbesti-i tam
Eldedir, yok imtihan, râh-ı sefahette devam

Etmiş olsan kim ne der? Hem bak yakın burdan Balat,
Ref-i destar eyle akşamüstü git birkaç tek at,

Def-i ekdâr, düşünme derd-i ferdayı bugün,
Gurbet elde gûşe-i meyhanedir seyran düğün.

İşte âsâr-ı Ziya. “Sakî getür ol badeyi,
Maye-i candır” demiş, bu dehri sen ondan eyi

Anlamazsın, bak Kemal’e, Hâfız-ı Şirâzye,
Başlamış divanına “Yâ ey-yü hes-sâkıy” diye51

İşte eslâf-ı Arab, sermest “Alâ zikr-il Habîb”
Şark’ta her sahib-i irfanda bu sırr-ı acîb.52

Hemdem olmuş neyle mey bezm-i ezelde, iftirak
Bir zaman çektirmedim ben bunlara hiç iştiyak.

Hayli gün minval-i meşrûh üzre oldum demgüzar,
Sayesinde nây’imin az çok kazandım itibar.

Şeyh Vasfi, Mustafa Sabrı’yle Hace Asım’a.
İntisap ettim, oturdum ders-i Musa Kâzım’a.

Dinlemişlerdir fakirin haylice taksimini,
İltifata gördüler şayan bu aciz Neyzen’ı.

Olmuş olsa bende ehliyet olurdum müstefit,
Neyleyim ki bende âsâr-ı liyakat nâ-bedıd.

Bursalı Hafız Emin isminde bir ehl-i vefa
Vardı, İzmir’den; tanırdım burda çıktık aşina.

Bence bu âdemdi mizan-ı vefanın bir kefi
O tanıttı acize şair Mehemmed Akif i.

Hazret-i Akif ki sahib fazl u üstad-ı güzîn,
Her cihetle hâl-i dervişaneme oldu muin.

Birçok üstadân-ı ilm-i musikiye intisap
Eylemiştim saye-i lütfunda ki nimel meâb.

Kendisi bizzat okutmuştur fakire Bûstan,
Hem Fransızca, Arapça, Farisî birçok zaman.

Mevkiimde başkası olsaydı bî-şek daima
Per açıb cevv-i maarifte ederdi irtika.

Âdem etmek çün beni pek çok yorulmuştur bu zat,
Kalmışım ruhumla minnetdarı, mâdâm-el-hayat.

Başlanıldı bezm-i nûşa-nûşa, Âyin-i Cem’e,
Meclis-i sahba-yı rindân, pür-safa pür-zemzeme.

Şevk-i mey, feryad-ı ney, aheng-i tambur u keman,
Bang-i hey hey, neşve vü işve, hıram-ı sâkiyan.

Çeşm-i ahu, gamze, ebru, zülf-i zerrin-i nigâr,
Halka-i giysû, letafet, gerden-i sîmîn-i yâr,

Ref-i resmiyet, nüvâziş, şive bezm-i iltifat,
Güftügülar, hande, girye, âhlar sarf-ınüket

Pür-şikâyettir gönüller yardan, ağyardan,
Kalb-i sevdager tutuşmuş, âh-ı şekvâ-bârdan.

Sine pür-ateş girîban-çâk-ı derd-i iftirak
Dil perişan, dide pür-cûş-i sirişk-i iştiyak.

Har bir humma-yı hicranla dudaklar raşedâr,
Zıll-i ümmid ü tahassürle nazarlar bî-karar.

Büsiş ü müphem hayal-i hâm-ı yâre âşinâ,
Râz-ı mazi-i tahattur lebde perrân daima.

Bir gazel, tezyid-i germiyyet için meclis-medar,
Ateşin bir nağmegûş-i canda her dem payidar.

Girye-rizân-ı teessür şem’â hengâm-ı tarab,
Bezm-i ferdaya muallak şeb, şafakla leb-be-leb

Leyl-i hülya subh-i hlçîde pezirâ-yı hitam,
Oldu mey rîzân, gönüller kaldı meşhûn-ı garam.

Geçti üç beş sene bu tarz ile eyyam-ı hayat,
Kaldı yüz üstüne tahsil-i maarif heyhat!

Himmet-i Hazret-i Akif ile aklımda kalan
Sekiz on beyt-i perişan, bır-iki fıkra heman.

Kûşe-i medresede geçmiş olan ömr-i sefil,
Ruhumu, kalbimi yoksuzluk ile etti alil.

Pederin yolladığı ayda yetişmezdi heman,
Tutmaya başladı az çok ney elimden o zaman.

Ederek zade-i tab’ım ile etrafa temas,
Oldu badi-i maişet nefehât ü enfâs.

Tekkede, medresede, evde, otelde, handa,
Çarşıda, mey-kedede mastaba-i rindanda,

Dağda, sahrada, gülistanda, reh-i gurbette,
Künc-i mahbesde, felakette, dem-i mihnette,

Beni terk eylemeyen nây-ı vef ad arımdir,
Sâyimin mefharı ser-deste-i asârımdır.

Dest-i aczimdeki bu tuhfe-i Mevlânâ’dır,
Tercüman-ı niket-i elsine-i manadır.

Tesliyet-sâz-ı dilimdir dem-i zucrette benim,
Hemdem-ı meclisim eyyam-ı meserrette benim.

Neyzen’in namını ibkaya sebep olmuştur,
Ebedidir sesi bir hayli, plak dolmuştur.

İşte İstanbul’u ben böylece, bildim tanıdım,
Ney’imin nağmesidir, varsa kolumla kanadım.

Sabredip medresede kalmış idim dört beş yıl,
Sonra bir handa oda tutmaya hükmetti akıl.

Nakledince hana az çok döşemiştik odayı,
Yan gelip kaynatarak bolca semaverle çayı

Postu serdik köşeye, sazları astık duvara;
Haydi tahsile gelen haytada sen mantık ara!

Musikiye burada hayli emek sarfettim,
Oldum erbabına kalbimle, canımla hâdim.

Toplanırdık bütün ihvan ile meşkhane gibi,
Geçilirdi orada parçaların müntehibi.

Nerede olsa çıkar erbab-ı dile bir engel,
İşte bir mısra-ı Sâdîde bu hikmet mücmel:

“Gene ü mâr u gül ü har u gam u şâdî behemend.”
Burda da kahpe felek vurdu mesaimize bend.

Bu tecemmü sayılırmış, olamazmış asla,
Görmesinlermiş o âdemleri hem bir daha ha!

Bu emir beynime bir ok gibi çarptı deldi,
Hancının vasıtasıyla karakoldan geldi.

Bir gece serkomiser kendisi etti tembih,
Pek ağır geldi benim ruhuma bu emr-i kerih.

Bir taraftan vatanın hâl-i felaket-gîri,
Bir taraftan rakının saika-i tesiri,

Etti gönlümde yanan şem’a-i sâyi itfa,
Meslek-i Neyzen’m aynı bu hükümette kafa.

İstemem ki açayım safha-i istibdadı,
Üzmeyim hatırasıyla dil-i gam mutadı;

Vardı tembelliğe, avareliğe, çünkü heves
Neresinden kopacaksa orasından tut kes

Diyerek vurdum o anda yine baştan karaya,
Çıkarıldı o mesai, o emekler daraya.

Başladık Sirkeci, Langa, Galata, Beyoğlu,
Mezeler hoş, kafadar var, şişeler hepsi dolu.

“Haydi yahu içelim.”
“Dur be birader!”
“Garson!”
“Amesos!”
“Baksana şurdan iki üç dane limon
Al da gel, bak, iyi olsun.”
“Meze yetmez mi?”
“Yeter.”
“Maksadım başka efendim, elime taze lüfer
Geçti de ızgara yapsın diye verdim büfeye.”
“Ne kadar?”
“Haylice var.
“Öyle ise İstafo’ya

Söyle de hepsini yaptırma, bayatlar sonra
Şimdi artık içelim, o geledursun avara”

Duranı sevmezmiş kullan da, Allah da.
“Öyle olsun, şerefe bey!”
“Haydi, bir dane daha!”

“Bak, beyim üçlemeli boşlamalı kaidesi,
Doğrudur, reddolunur mu? Bu erenler nefesi!”

“Eder artık bu işi neşve efendi icra,
Sorma artık sonunu sen ve helümme cerrâ”

Hatırında kalan ilk önce oturdukları bu
Koca meyhane ile karşıdaki eski depo.

Oradan kalktılar amma nereye uğradılar?
Midesi taş gibi, hem her tarafında acılar,

Öksürükler, göz açılmaz, kafada derd-i humar.
“Kalk be yahu!”
“Bırak Allah’ı seversen kafadar!”

“Acaba biz otele hangi saatte geldik?”
“Kim bilir.”
“Hem de cebimde hani bir tek metelik kalmamış?”
“Dur soralım garsona. Sen şu zile bas,
Başımı, midemi sorma! Ya dilim? Baksana!
Pas!”

“İşte garson geliyor baksana oğlum bize sen
İki çay söyle, emanetleri al gel. Erken

Açılır mı acaba karşıdaki meyhane?
Şayet açmış ise sen bize birkaç tane

Limon al, bir şişe su, bir de yarımlık doldur.”
“Alırız şimdi beyim,
Kalk da biraz doğrul, otur.”

O emanet ne idi, istediğin şey para mı?
Öyle ya! Çünkü çıkarken yukarı kunduramı

Sildiler. Bir şeyin eksik mi diye sordu herif.
Yoksa düştün mü acep?
Sus edemem ben tarif

Ne ise şimdi gelir de çakarız birkaç tek.
Hoş kaçar şimdi limonlu. Bana bak varsa çilek

Garsona söyle de alsın. Daha dönmekte kafam.
“Pîr-i mahmûrun olur çaresi encûmda cam!”

Açılırsın iki üç tane limonlu atsan
Bunlar etmekte iken böyle yatakta çan çan,

Arz-ı didar eder artık becerikli garson
Çanta, palto, şişe, üç tane kadeh cepte limon.

“Atalım mı kafadar?”
“Böyle şeyi sormak ayıb!”
“Çantaya baksana.”
“Baktım.”
“Acaba var mı gayıb?”

“Kim bilir kim düşünür bunları şimdi mîrim?
Yetecek var ya bugünlük, yarma tedbirim

Başka türlü. Niyetim Heybeli’ye, Çamlimanı.
“Bana kalsa gidelim Beykoz’a, bülbül zamanı.”

“Bülbülün varsa birader ocağı Akbaba’dır,
Çıkarız Yuşa’ya doğru, bu safa da çabadır.”

“Öyle olsun, atalım mı?”
“Atalım ya, hay hay.”
Bir ganimet ise fırsat o zamanı buna say!

Nerde olsam başucumda asılı ney’le girift
Hele davud ile şah nısfiyesi var bir çift,

Bulunur şey değil âlemde.
“Biraz yoklasana!
Bir saba, bestenigâr aç, dügâhı tut da neva

Besteyi bir okusak.”
“Kaydı mı yoksa acaba,”
“Haydi, bir yoklayalım, kaymış ise burda nota.”

Beste, kâr, şarkı, semai, iki taksim ve gazel.
Böyle bir gün bu muhabbet koca bir ömre bedel,

Var ise aklın eğer anma gam-ı ferdayı,
Sana ısmarladılar mı bu yalan dünyayı?

Sanki geldin de ne buldun bu harab-âbâde,
Bezm-i gam da bana hün-ı ciğer oldu bade!

Bazı davetlere, eğlentiye icab-ı zaman
Gidilir de buluşurduk bütün ihvan, yaran.

Gitgide söndü bu, tazyik-ı hükümet şiddet
Gösterip kalmadı bir yerde muhabbet sohbet.

Başlamışlardı fakirin izini takibe,
Bu ilerlerse eğer kaynarız elbette dibe

Düştü efkârıma endişe-i habs ü menfa,
Az zaman sonra zuhur eyledi, çok sürmedi ya!

Bab-ı Zabtiyye’de bir haylice müddet yattım,
Lûtf-ı Yezdan’la başımdan bunu da atlattım.

Çıktım amma tanıdıklar bana vermezdi selam,
Nerde olsam iki casus-ı lâin subh ile şam.

Reh-i takib ü tecessüste güderdi izimi,
Ben de ihvanı görünce çevirirdim yüzümü.

Anladım ki yaşamak burda benim çün müşkil
Olacaktır, sonu zindanda zaruretle sefil

Bir ölüm, başka çıkar yol olamaz terk-i vatan,
Ederim be, ne olur? Şimdi de efkâra plan

Bulmanın çaresi, yani vapura binmek içün
İzmir’e tezkire. Sonra? Onu da yolda düşün.

Hasbihal eyleyerek gönlüm ile dertleştim,
İki ay sonra hülasa vapura yerleştim.

Bir haber göndererek valideye İzmir’de
İstedim gelmesini yok ise korku, bir de

Açmasın kimseye asla şu benim gittiğimi.
Validem geldi görüştük, geceye doğru gemi

Demir aldı, Beyrut’u Kıbrıs’ı İskendere’yi
Tuttu, çıktık, karaya bastık ayak, ben de neyi

Yağlayıp pullayarak kendimi attım Mısır’a,
Şevk-i hürriyet ile sırtımı verdim hasıra.

Bir sabah Kahire’ye çıkmış idim erkenden,
Aramıştım oralarda iyi bir Türkçe bilen.

Biri çıktı, dedi: Çoktur burada Türk oteli,
Koyduk eşyaları bir faytona bindik, bedeli

Ne kadardır gecede, bilmeli öğrenmeliyim,
Cümle-i mamelekim yirmi kuruş, bir de ney’im.

Bir fırankmış, ne ise bir oda tuttum derhal,
Parasızlıkla bu yerde yaşamak emr-i muhal

Olduğu zihnime saplandı düşünmekte iken
Birisi sordu:
“Birader yeni mi geldin sen?”
“Şimdi.”
“Fikrin burada çokça mı kalmak?”
“Bakalım.”

“Sanatın var mı?”
“Var az çok.”
“Ne yaparsın?”
“Kavalım”

Koltuğumdaydı çıkardım, bir iki nağme ile
Bir gezinti yaparak kestim. 0 âdem acele

Ellerimden tutarak kalk dedi, hem yalvararak,
Vardı halinde asalet, dedi:
“Yahu, bana bak!

Ben deminden seni tetkik ile meşgul oldum,
Keşfimin hepsini zatında tamamen buldum.

Sen kaçaksın, bura gurbet sayılır gerçi, fakat
Sanatın kıymet-i hakkı seni pür-şevk u neşat

Nerde olsan yaşatır, bak şu bina yok mu? Dolaş,
Karşıki dükkâna gir, sahibi Artin Karakaş

İyi âdemdir o, git, gör, ona ney üfle biraz;
Seni hem mangırda müstağrak eder hem i’zâz.”

“Necidir, söyle.”
“Fonoğrafcı, saatçi, tüccar
Haydi, hiç durma, o âdem bu ney’i çoktan arar”

Kalktım artık, köşeyi saptığım anda dükkân
Karşıma geldi, göründü: Kocaman bir camekân.

îçeri girdim, o esnada sual eylediler,
Ben de anlattım işin olmuşunu ser-ta-ser.

Hâsılı dinledi takdir ile iş verdi heman.
Hakladım beş lirayı, akşam olunca oradan

Beni irşat eden ehl-i dili buldum derhal,
Dedim eltâfını gösterdi Cenab-ı Müteâl.

Metelik girdiği anda cebe ten oldu çelik.
Doğru meyhaneye gittik, kafayı tütsüledik.

Kardaş olduk, yedik içtik, gece döndüm otele.
Dalmışım uykuya şükreyleyerek Lem Yezel’e.

İki-üç sözle Mısır’da o geçen beş seneyi
Kapamak istiyorum, çünkü bu eyyamı iyi

Bir zamana bırakıp yazmalıyım dikkatle,
Ömrümün kısm-ı mühimmi sayılır bence hele.

Fikrimin orda zuhur eyledi istiklali
Ki bütün tarz-ı hayatım buna burhan – celî.

Olmadım kimseye bende, bana da yok kul olan,
Yaşadım sanatımın zıll-ı maaşında heman

Aldığım para, mukabil hüner ü sanatıma,
Çok mudur yoksa benim kıymet-i mahiyetime?

Görmedim bir gece endışe-i ferdasız ben
Geçmedi bir günüm azade-i enduh u hazen,

Kulak astırmadı yoksa bana derya-dillik,
Vermedim kahrına, eltâfına dehrin metelik.

Bakınız, durmak için işte huzur-Ullah’a
Bir temiz don bulamazsın ayağımda ki daha!

Şimdi şu kırk seneye baliğ olan sinnimde
Eski püskü görülen elbiseler eğnimde

Ya hazırdır, ya hediye. Bugün ısmarlamadan
Yapılan beş katı geçmez, buna vallahi inan!

Sinema, hayli fonoğraf ile yüzlerce plak,
Şahid-i marifetimdir benim. Üç beş avanak

île bir makbereye döndürülen hâk-i vatan
Beni takdir ederek besleyemez. Çünkü zaman,

Hani yazmıştım a Manzume-i İstanbul’da,
Hüner ü marifetin düşmanıdır her yolda.

Bunu burda keselim, çünkü Mısır’dan bıktım.
Yazdığımdan iki ay sonra şu na’tı çıktım.

Fakiri sen halas eyle Mısır’dan yâ Rasülallah,
Meded kıl, sırtımı kurtar hasırdan ya Rasülallah

Çamurla imtizaç etti pabuçlar altı yıl amma,
Çoraplar iştikâ eyler nasırdan ya Rasülallah!

Bela takip eder kaçtıkça, hikmet ben nedir bilmem,
Başım kurtulmuyor eşşekçe hırdan ya Rasülallah!

Züğürtlükten beni dilsiz sanırken çarşıda aşçı,
Eşek ekmekçidir evde bağırtan ya Rasûlallah!

Gelip de haneme her gün gürültü etmede daim,
Ne ister ben gibi bir tamtakırdan ya Rasûl-Allah?

Züğürtlükten fakirim öyle bin yıllık cenabet kim
Dayak yer girse hammama natırdan ya Rasûlallah!

Bu dünyada neler çektim bilirsin, lütfedip bari
Çıkarma rüz-ı mahşerde hatırdan ya Rasûlallah!

Gümüş, altın gibi madenlere çoktan darılmıştır,
Bulunmaz sikke Neyzen’de bakırdan ya Rasûlallah!

İzmir oldu vatana avdetin ilk iskelesi,
Sâz-ı hürriyetin ahengi bozukçaydı, sesi

Uymamıştı daha kanuna nizâmat-ı usul,
Telleri karma karış, hepsi de çangıl çungul!

Bu akordu yapacak ehl-i hüner elbette
Bulunur sanmış idik daire-i millette.

Bir gün Eşref ile bir yerde oturmakta idim,
Karşıdan görmüş idi Hazreti, Doktor Nâzım

Gülerek geldi, oturdu, dedi ki Eşref ona:
Gelecek şimdi Prens, baksana Kordonboyu’nal

Bu kadar halk birikmiş onu istikbale;
Bakın insaf ederek ortadaki ahvale.

Yakışan şimdi, size terk ile hırsı, kini,
Alınız daire-i sâ’ye Sabahattin’i.

Dedi Nâzım:
“Bana bak Bey Baba, sen bil ki şunu,
Dediğin farz edelim olsa da, bizlerce sonu

Bir riyaziye-i katiyye ile müsbettir
Ki Prens haşre kadar düşman-ı Cemiyettir.”

O vakit gördüm içinde vatanın hırs ile kin,
Bunu kim olsa ederdi o zamandan tayin.

Atladım bir vapura ertesi gün İzmir’den,
Çıktım İstanbul’a, bir cuma günüydü erken.

Geçti eyyam-ı bela, geldi safanın sırası,
Mahfel-i zümre-i yarandı Direklerarası.

Ne kadar var ise erbab-ı sühan ihvandan
Toplanıp sohbet ederlerdi gönülden, candan.

O muhabbet yine baki diye pür-şevk u visal
Geldim amma hani ihvan, hani o feyz ü kemal?

Sahib-i fikret olanlarda taanüdle gurur,
Hepsi bir hiss-i tahakkümle safa-yâb-ı sürür.

Bezm-i yaranı güneşlendiren envâr-ı kulüb,
İhtirasât ile olmuştu tamamen mahcup.

Şımarıklıkla eşekli bütün etvârından
Sezilir, hissolunur hepsinin efkârından.

Yolda, çayhanede hayvancasına fiskoslar,
Arkasından bakarak herkesi tenkide dalar.

Hangi telkin ile safiyyet-i vicdan değişir?
Nal, yular bir de semer uğruna har olmaz a şîr!

Yâd-ı mazi ile az çok görüşürdük yine biz,
Oldu bir vaka sebep ayrılığa, dinleyiniz:

Ki bir geceydi o günler, Sabah-ı Hürriyet,
Ferah’ta oynanacakmış duyunca bir niyet

Edip biletleri aldım, gelince vakt-i dühûl,
Tiyatronun kapısında polisle süngülü kol!

“Yasak!” demişti bir asker, sebep nedir, sordum
Bilen yok ortada, hayli zaman da ben durdum.

Dedim biletleri versek de parayı alsak,
Yakıştı doğrusu hürriyet aşkına bu yasak!

Duyan kim? İşte o esnada koptu bir heyecan:
Yapış, bırak, şunu tut, dur, tokat, koşanla kaçan,

Arar mısın? Karakollarla süngülü asker
Yetişti ayrıca, oldu sokakta bir mahşer.

Nutuk, patırtı, rezalet, sada-yı hürriyet,
Dövüş, münakaşa, dava, rical-i Cemiyet!

Bu sürmüş altı saat, ben makama ermiştim,
O kanlı mahbes-i maziye postu sermiştim.

1335

48 Azâb-ı Mukaddes metnine girerken ikinci formanın başına Mesnevi’nin ilk beyti;

Bişnev ez ney çim hikâyet mîkuned
Ez Cudâyîhâ şikâyet mîkuned

Şeklinde alınmıştı.
Adı geçen formanın basıldığı gün tesadüfen, Mevlânâ ve eserleri üzerindeki tetkikleri ile tanınmış Abdülbâkî Gölpınarlı’ya rastladık. Neyzen’e saygısı dolayısıyla basılan formayı görmek istedi. Bu tetkiki sırasında meşhur beyit üzerinde durarak şu bilgiyi verdi:

“Mevlânâ, Mesnevi metnine Bişnev in ney çun şikâyet mîkuned, yani “Dinle, bu ney nasıl şikâyet etmede” diye başlar. Fakat meşhur bir yanlış olarak, birçok basmalarda bu ilk mısra Bişnev ez ney diye kayıtlıdır. Nahifi de tercümesinde bu ikinci tarzı almıştır.

1.Mevlânâ’nın ölümünden beş yıl sonra yazılmış olup Çelebi Hüsameddin ile Sultan Veled’in huzurlarında aslî nüsha, yani Mevlânâ’nm Çelebi’y e yazdırmış olduğu Mesnevi ile karşılaştırılan v e bugün Konya Müzesi’nde bulunan nüshada;

2.Milli Eğitim Bakanlığı’nca yayımlanan Mesnevi tercümemize esas olup üstündeki müteaddit mühürlere nazaran Mevlânâ Dergâhı’na vakfedilmiş olduğu ve kenarlarındaki haşiyelerden, Çelebi Hüsameddin’in nüshasıyla karşılaştırıldığı anlaşılan Sultan Veled’ in azatlı kölesi Osman tarafından yazılmış nüshada;

3.Mevlevîler tarafından ihtimam ile yazılan bütün yazmalarda, Mesnevi’nin ilk beyti;

Bişnev in ney çun şikâyet mîkuned
Ez Cudâyîhâ hikâyet mîkuned

tarzındadır.”

Bu ikaz üzerine Mevlânâ’nın beytini Sayın Gölpınarlı’nın bildirdiği şekilde düzelttik. Bu bakımdan ikinci formadaki beyit, kitabın bir kısmında birinci şekilde, diğer bir kısmında da ikinci şekildedir. [İ. A.]

49 Girid isminde İdare-i Mahsusa’nın bir vapuru.

50 Agâh Paşa’nındır.

51 Hafız Divam’na aslı Yezid’in olan bir mısraı biraz değiştirerek başlamıştır. Bu mısra şudur:

Elâ yâ eyyii hes sâkty edir ke ’sert ve nâvilhâ.
Mısraın Türkçesi “Ey saki, kadehi doldur herkese sun sonra bana da ver ”dir.

52 Arab sufi şâirlerinden İbn-i Fârız’ın “Daha asma v e üzüm yaratılmadan önce, biz daimi bir surette şarap içmede idik” mealindeki mısra ile başlar:
Şeribnâ alâ zikr-il habib-i müdâmeterı

53 Define ile yılan, gülle diken, gamla neşe beraberdir.”

agy s. 207-247

“Câh ü mevki, karı çok oldu gözümden düşeli,
Bunların hiçliğini ben bilerek öğrendim.
Şimdi de kalmadı nakdin nazarımda kadri,
Kirli ellerde görünce paradan iğrendim!

Ayasofya, 1912

Sarıma ciddiyet ile sarf ederim sanatımı,
Ney elimde suyu durmuş kuru musluk gibidir.
Bezm-i meyde süfehânm saza meftun oluşu,
Nazarımda su içen eşşeğe ıslık gibidir!

*

Mahrem ettim ruhumun esrarına peymaneyi,
Dinlemez gönlüm bu emri nakzeden efsaneyi.
Secde kıldım sakiye pîr-i muganın aşkına,
Can ü dilden Kıble yaptım gûşe-i meyhaneyi.

1921

(…)

Çile-i cinnet ile oldu tamam,
İtikadım daha eksikti benim.
Toptaşı’nda hedef oldum garaza
Ehl-i iman dinimi …ti benim.

Toptaşı Tımarhanesi, 1927

(…)
Girmedim ya kapısından baktım,
Cennef ‘ı atpazarı sandım ben.

(…)

Düşeli derd-i firakın ile sevdaya, meye
Müptelayım, deliyim, sinmişim esrar-ı neye.
Feleğin kahpe başında paralansın parası,
Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye.

Beyoğlu, 1933

(…)

Gönlümün zaviyesinden dedi bir pîr-i mugan:
Gözünü yum, sağır ol, yut dilini, kes sesini!
Bilenin ağzına önce sıçıyor kahpe felek.
Sonradan sille ile patlatıyor ensesini!

Beyoğlu, 1933

(…)

Hekimin hikmetine kim karışırsa ezilir,
Sekiz-on tek rakı mişvarımı menfur etti.
Her şeyi görme diye bak, beni ahkâm-ı zaman
Gözümün bir tekini yummaya mecbur etti.54

Bakırköy Tımarhanesi, 1934

54 “ … 1934 senesi Haziran’ında bir gün iki sivil polis komiserinin muhafazası altında Bakırköy Müessesesi’ne getirildi, ayakta duracak halde değildi, burnunun üzeri, eli yaralanmıştı. Kan sızıyordu, sol güzü mosmor bir çürükle çevrilmişti. Göz kapaklan şişmiş ve gözünü kapanmıştı. Ertesi gün kendine geldi, bir gün evvel çektirmiş olduğumu aşağıdaki resminin arkasına -bir sene evvelki muhaveremizi hatırlatan ve bir gün evvelki sergüzeştini anlatan- şu satırları yazıp bana hediye etti. Neyzen o sene aylarca bizde kaldı…” Doktor Rahmi Duman Canveren Sultan, sayfa: 37.”

agy s. 248-250

“Rızk için Allah kerim,
Fısk için … … (Cevdet Kerim, blog.)

(…)

Hüvel-Baki dedim çıktım bu hiçistân-ı âlemde,
Göründü çeşmime nur-ı tecelli şekl-i âdemde.55

*

Ulu Tanrım ölü müsün, diri mi?
İsa gibi yoksa üçün biri mi?

*

Senin aşkınla gönlüm sütlimanlık ya Rasûlallah,
Kalın geldi fakire Müslümanlık ya Rasûlallah.

(…)

Her ne yap, yap becerip izzet-i nefsinle geçin,
Kimseden bekleme yardım, iki el bir baş için.

55 Edebiyatımızın güzide simalarından muhterem Abdülbaki Gölpınarlı için.”

agy s. 251, 252

Kimseler Hâfız’a alnı yere gelmiş diyemez,
Doğduğundan beri kıç dönmedi şeytana bile!
Çok cevamide mesacidde dolaştı amma
Koymadı alnını piç secde-i Rahman ’a bile!
Hacıyatmaz gibidir sanki köpoğlu köpek!
Ayaküstünde kalır düşse de mizana bile!

Eşref”

NEYZEN

Ahmet Rasim

Ne meyle, ne neva-yı neyle şimdi,
Gönül eğlenmiyor bir şeyle şimdi.

(…)”

agy s. 255

NEYZEN TEVFİK’E MEKTUP56

Sıtkı Akozan57

(…)

Ferda-yı Vahdet’ini okuduğum zaman, irfan ve edebiyat ülkesinde, iki Neyzen Tevfik’in yaşadığına kail oldum. Meyhanedeki sarhoş Neyzen Tevfik, hastanedeki filozof Neyzen Tevfik…

Birincisi sehhar ve ilahi bir sanatkâr; İkincisi ilhamı kendi ruhundan alıp ulaşılamayan hakikatleri sezen ve söyleyen bir şair…

Meyhanede Tevfik, bize her vakit elindeki nay-ı şikâyetiyle:

Sine hâhem şerha şerha ez firak
Ta bigûyem şerh-i derd-i iştiyak…

feryat edip geziyordu…

Fakat hastanedeki Tevfik, artık kabuğunu kırıp ortaya çıkmış ve ezeli tagallübün ellerine vurmuş olduğu kelepçeleri de kırmış ve bütün o yalınkat şekillerden soyunup çıkmış bir şair,
bağırıyor:

Sen ey hurafe-i edyân u şirk-i milliyet
Dimağ u kalb-i beşerde onulmayan illet…

Sen ey fesane-i emmare münzelât-ı zunûn
Akad-i mütecennin sahaif-i pür-hun

Sen ey feza-yı garazdan inen kevcıkib-i şer
Pıranga bend-i dalâlin olan şu tavk-ı beşer

(…)

Lâkin sen, ulühiyet simsarlarının aforozundan hiç korkmadın mı Tevfik? Nihayet-ül-emr, beşeriyeti baştan başa bir mezaristana tahvil etmek emelinde bulunan ‘minare ve çan… politikası’ içinde sen, nasıl cesaret edip de:

Maâbidin gibi darüssınaa-i ifsad
Dem-i cinayeti Habil’le Kabil’e isnad

perdelerini kaldırıyorsun?

Bereket versin onların eski kuvvet ve ceberutu yoktur! Eğer olsaydı şüphesiz, sen de asrın ikinci bir Hallac-ı Mansur’u olurdun!

(…)

Diyebilirim ki ne Tolstoy ve ne de Rousseau; hayatın içyüzünü, yani dinin dibini, senin kadar vazıh ve veciz anlatamamıştı… Hâsılı keskin bir takım zekâların korkak ağızları, şimdiye kadar kekeleyerek çiğnediği hakikatleri, sen, kemal-i mehabet ve fasahatla -ulu orta- bağırdın… Ve bu, öyle bir sayha ki; Taa cennet-i âlânın mukaddes günahkârı Âdem’in kulağına bile ulaşmıştır… Aferin Tevfik!

(…)

Darülfünun, 22 Kânunusâni 1337/1921
Çubukçuoğlu Kesriyeli Mehmed Sıtkı (Akozan)

56 Bu mektubun kopyası merhum Sıtkı Akozan’dan alınmıştır. [İ. A.]

57 Osmanlı’da Kesriye olarak geçen Makedonya’nın kuzeyindeki Kastorya’da 1885’te doğdu. 4 Ocak 1948’de İstanbul’da öldü. Divançe-i Şinaver, Küllükrıame gibi eserleri vardır. Fecr-i Aticilerden etkilenmiştir. Divançe’sinin önsözünde II. Meşrutiyet devri ile yazı hayatına başladığını belirtir, (y.n.)”

agy s. 259-262

NEYZEN

Prof. Dr. İhsan Şükrü Aksel58

(…)

Neyzen’de yıllarca devam eden çeşitli zehirlere ve alkole düşkünlük normalin üstünde yaradılışlılarda görülen meyillerdendir. Bunların beyin hücrelerindeki anormal çalışmayı belki de uzviyet bu keyif verici ve uyuşturucu maddelerle frenlemek istemektedir… Böyle insanlarda bu gibi iptilalara çok rastgelinir.

Daha ziyade psikopatoloji bakımından dipsomaniyi andırır tarzda görülen ve zaman zaman şiddetle kendini hissetiren alkol alma iptilası Neyzen’in klinik tablosuna çok uymaktadır. Şu farkla ki, Neyzen’de kronik bir alkolizma haline de rastgelmekteyiz.

Zaten bu klinik levhalara saf bir şekilde tesadüf etmek güçtür. Şu halde Neyzen’in psikopatolojik levhasını çizmek istersek şöyle tarif etmek mecburiyetinde kalırız: Normal üstünde bir zekâ, büyük bir sanat kabiliyeti (yüksek kültürlü memleketlerin birinde olsaydı şüphesiz bambaşka bir halde olabilirdi); şuur ile şuuraltının daimi bir mücadelesi ve şuuraltından dışarı fırlayan iç tepkilere zebun olarak geçirilen mesti devreleri; yani ilmi adıyla dipsomani hamleleri… Dipsomani adını verdiğimiz bu psikomotriz ıztırarın psişik mücadele devresi Neyzen’de belki kendisi tarafından fark edilmeyecek kadar kısa sürmekte; iptilaya kapılış süratle meydana gelmektedir. Bu iptilanın Neyzen’deki hususiyetlerinden biri de belki yarım asırdan beri devam etmesine ve ölçüsüz içkiyi vücuduna sokmasına rağmen zekâ bütün berraklığını hâlâ muhafaza etmektedir, alkol uzviyette en çok sevdiği ve en kolay yıktığı beyne Neyzen’de henüz dokunamamıştır.

Normal mezürler üstündeki bu beyinde belki de dış zehirlere karşı olan setler normalin fevkinde bir mukavemete maliktir.

58 1889 yıllında İstanbul’da doğdu. 1919’da Tıp Fakültesi’nden mezun oldu ve Emraz-ı Akliye ve Asabiye Hastanesi’nde asistan olarak göreve başladı. 1922’de eğitim için Almanya’ya gitti. 1925’te Türkiye’ye dönerek Emraz-ı Akliye ve Asabiye Hastanesi’ne şef olarak tayin edilmiş ve nöropatoloji laboratuvarını kurmuştur. 1953’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi dekanlığı görevini üstlenmiş; Çapa’da psikiyatri kliniğinin kurulmasına öncülük etmiş ve 1958 yılında da Çocuk Psikiyatri Enstitü sü’nü kurmuştur. 1987 yılında vefat etti, (y.n.)”

agy s. 263-265

MİLLÎ TÜRK MUSİKİSİ61

(…)

Neyzen, sahneye garip bir haletiruhiye ile çıktı. İstemeye istemeye ilerledi ve sonra sandalyelere bir baktı. Hangisine oturmak istiyor? Yoksa sandalyeyi beğenmiyor mu? Galiba, ona hiçbir şey, bir çayırın rahatını veremeyecek! Kıvrım kıvrım saçlarıyla süslü başındaki fırtınalar, nefes verdiği neyinden ilahi nağmeler döküyor. Herkes kendinden geçmiş halde… Gözyaşlarını zapt edemeyenler bile var… Rüyadayız sanki… Fakat bu, tahayyüllere sığmaz ilahi bir nağme! Ve birden kendimize geliyoruz. Ses kesiliyor. Koca üstat sandalyeden süratle kalkıyor ve selam verip sıkı adımlarla sahneden ayrılıyor. Büyülenenler, onu alkışlamayı bile unutuyorlar…

61 Büyük Doğu Mecmuası, 29 Mart 1946″

agy s. 269

NEYZENİN “LEYLA”SI

Muhittin Erev62

(…)

Yakınlarda üstadı Fatih’te Reşadiye Oteli’nin en üst katındaki inzivagâhında ziyaretimde nefis bir ney ziyafetinden sonra, söz döne dolaşa Benli Hanife’ye geldi. Bu gibi eserlerin bugün hakkıyla çalınıp okunamadığından; daha doğrusu bunlara verilmesi icap eden ruh ve karakter hakkında bilgi ve duyguların eksik olduğundan şikâyet edip durdu. Nihayet bir sır tevdi eder gibi:

“Oğlum!” dedi. “Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana Muhasarası’na katılan ordusundaki mehter takımında Benli Hanife çok kudretli bir kadın bestekârdı. Yüze yakın çalıcı ve okuyucunun bir araya geldiği mehter takımında bu parçalar çalınır ve okunurken bunları ben sık sık dinlerdim…”

Neyzen nazarlarını maveraî âlemlere dikmiş… Adeta rüyada söylenir gibi ilave etti:

“Ben o zaman orduda aşçı yamağı idim… Sonra şehit oldum…”

(…)

62 Tanburi Muhiddin Erev, 1894 yılında Serez’de doğdu. Ortaokulu Nevrakop’ta, liseyi İstanbul’da Mercan İdadîsi’nde bitirdi. Topçu subayı olarak Kûtu’l-Amâre’de savaştı. 1918’de Irak-İran cephesinde İngilizlere esir düştü. İki yıl Hindistan’da Bellari’de (Madras) kaldı. 1920’de serbest bırakıldı ve İstanbul’a döndü. Fen Fakültesi’nden diploma aldı. Kayseri, Adana, Vefa liselerinde matematik okuttu. Mesut Cemil’den tanbur, İhsan Aziz v e Emin Yazıcı’dan ney öğrendi. 1952’de felç geçirdi v e evine çekildi. On üç saz semaisi ve iki nefes besteledi. Bayatî-Araban, Bestenigâr, Hicaz ve Rast Saz Semaileri sık sık icra edilen tanınmış eserlerdir. 1954’te emekli olan Muhiddin Erev, 1975’te İstanbul’da öldü, (y.n.)”

agy s. 270-271

DERVİŞ AHMED63

Mehmet Âkif Ersoy

“Bir ömürdür içiyorsun bırak artık şunu!” der;
Derviş Ahmed bu hidayetle hemen tevbe eder.
Amma bir tevbe ki: Binlikleri çarpar duvara;
Tas, çanak, testi, perişan serilir tahtalara.
Rakı tufanı, su girdabı alırken odayı;
Anaforlarla dönerken mezeler fırdolayı;
Bir kerametle dedem postu oturtup sedire;
Oradan, mest-i zafer bakmaya başlar seyire.
Başlar amma, pek uzun boylu seyirden bıkılır…
Derviş Ahmed de bizim, öğleye varmaz sıkılır.
Kalkar olmaz, yatar olmaz, döner olmaz dediği:
Neyle doldursa o bir türlü kapanmaz gediği?
Zikreder vahdete girsem diye zorlar, giremez;
Hu çeker, sine döver, hiçbiri eğlendiremez.
Saatin ömrü soluktan da kısayken, hani, dün;
O, ne yıllar devirir, saniye geçtikçe bugün!
Devrilen devriledursun, dedem “illallah!” der;
Camı sarsar, damı sarsar, tepinirken ter ter!
Bu kadar velvele oynatsa yerinden ya biraz,
Ne harün şey ki “zaman” hiç yürümez, hiç tınmaz!
Derviş Ahmed, bu sefer, “ben yürürüm!” der mi sana!
“Aman Ahmedim, bana baksana!
Bozacak mısın yine tevbeni?
Kıracak mısın yeniden beni?
Sakın Ahmedim, gideyim deme.”

Cezbe kuvvetlice gelmiş ki dışardan dedeme,
Bu içinden kabaran sesle hiç irkilmeyerek,
Hak erenler yola bir düşme düşer; Yelyepelek!

“Derviş Ahmed’. Gidiyorsun ya, sakın sapma sola!
İşte bak, dirseğe geldin, göreyim şimdi: Mola!
Bu gidiş hayır değil Ahmedim!
Dayan Ahmedim, dikil Ahmedim
Aman Ahmedim, göreyim seni,
Dayan Ahmedim, göreyim seni!”

Lâkin aldırmıyor Ahmed, cereyanlar müthiş;
Karnı irkilse, bacaklar gidecek, hem ne gidiş!
“Ne o? Meyhaneye geldin mi? Sakın girme, dayan!
Aman Ahmedim, sonu pek yaman!
Kuzum Ahmedim, gireyim deme!
Mola istemem, vereyim deme!
Asıl Ahmedim, kasıl Ahmedim!
Bu geçit bela, asıl Ahmedim!
O ne batmalar, ne boğulmalar!”

Asılır boş, kasılır boş, dedem en sonra dalar.
“Bari meyhaneye düştün, be mübarek Derviş,
İçmeden geç ki desinler: Dede Sultan ermişi
Hadi Ahmed, hadi yavrum, hadi son bir gayret!
…………………………..

“Lâkin Ahmed, bu ne gayret, ne tahammül, hayret!
Sen kurul lök gibi meyhaneye, ser postu, otur;
Yan, tutuş, sonra dayan: Dağ gibi dur, taş gibi dur!
Dağ demiş, taş demişim, doğru mu lâkin? Ne gezer!
Onu bir zelzele sarsar, bunu bir dalga ezer.
Seni kaç zelzeledir yokladı hiç sarsamadan;
Koca arslan, hani, övmüş de yaratmış yaradan!
Öyle bir tevbe geçirdin ki, hakikat değdi;
Az bela mıydı, seher vakti, o tufan neydi?
Çiğnedin dalgayı, girdabı çıkardın daraya
Postu Cûdi’ye yanaştırdın, atıldın karaya.
Sallamış tekmeyi bir mülke, diyorlar, Edhem;
Yumruk atmış mı yarım binliğe? Hiç zannetmem!
Hak erenler, iyi bak kendine, miktarını bil:
Şendedir Nüsha-i kübra, okumuşlarda değil!
Sen ne cevhersin, a devletli, ne cansın, bilsen!
Aba altındaki sultanlara sultansın sen.
Sen ki Kevser dağıtan Haydar’a kulsun ancak,
Sana ısmarlamayan, kimlere ısmarlayacak?
………………………………..

Hadi evlat, Dede Sultan ne içer, bir sor ki…
Doldurun Dervişe benden iki binlik, Yorgi!

Hilvan, Eylül 1346

63 Safahat’\a şu not vardır: “Tevfik Neyzen’in üç bin dört yüzüncü tevbesinden isti’fası münasebetiyle.””

agy s. 273-275

NEYZEN TEVFİK64

Sadri Ertem65

(…)

Neyzen, Münir’in babasının, Ahmet Rasim’in ve adım hatırlayamadığım müzisyenlerin, kibar tavırlı Babıâli efendilerinin yanında harikulade egzotik bir tipti. Onun pantalonu, aba ceketi ve yüzünün hatları bu yalının misafirleri arasında ona bir hususiyet arz ederdi.

Yalnız dış âlemi değil, onun oturuşunda, konuşuşunda, ney çalışında bir hususiyet vardı ki denize alışık yalının içinde dolaştığı zaman çatılar, merdivenler, tavanlar da onu uzak, yabancı iklimlerin hasreti parlayan bir insan sanırlardı. Avrupa ile Asya arasında uzanan bu dar sahillerin ince, zarif ruhu onu anlayamazdı. Bu yalı ona uygun bir kılıf değildi. Onda fırtınalı denizlerin hasreti, enginlerin melali vardı. O ne İstanbul sahillerine ne de İstanbul sahillerinin tatlı, yumuşak rüzgârlarla yetiştirdiği tatlı bakışlı insanlara benziyordu. Onun yanmış toprak renginde bir yüzü, yüzünün her kırışığında derin manalar fışkıran hatlar vardı. Bu yüzde usta bir heykeltıraşın ihtirasla işlediği değil, yaşanmış hayatın her an yarattığı levhalar vardı. Gözleri her zaman bir başka âlemin açılmış pencerelerine bakar gibiydi. Onun gözbebeklerinde uzak iklimleri çok dolaşmış gemicilerin tanımadığımız âlemlerden, iklimlerden, ufuklardan, taşıdıkları bir renk, bir tahassür, bir hatıra gizli gibiydi.

(…)

Neyzen Tevfik’i ben başka bir dünyadan bizim yaşadığımız âleme gelmiş yabancı bir insan gibi tanıdım ve her zaman bu hissim devam etti.

(…)

64 Neyzen Tevfik Hayatı ve Eserleri, 1942, s. 65-68.

65 1900’de İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini Üsküdar Askeri Rüştiyesi’nde ve Üsküdar Sultanisinde tamamladı. 1920 yılında Darülfünun Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Mütareke yıllarında Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’ye katıldı ve Hâkimiyet-i Milliye ile Yeni Gün gazetelerinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. Cumhuriyet’ten
sonra 1924-1925 yıllarında Son Telgrafın başyazarlığını yaparken Takrir-i Sükün Kanununa karşı hareketten İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp aklandı. 1939’da Kütahya milletvekili seçildi. 12 Kasım 1943’te Ankara’da öldü.”

agy s. 276, 277

NEYZEN TEVFİK68

Avram Galanti69

(…)

Tevfik’in vücudu içkiden müteessir olmuştur. Merhametli adamdır. Müşkülat içinde yaşadığı halde fukaraya bakar.

Tevfik kendisini şöyle tarif eder: “Neyzen Tevfik sazıyla, sözüyle, düzüyle (düz, rakı demektir) seyyar bir ibret-i mücessemedir.”

68 Avram Galanti, Bodrum Tarihi, Işık EBasım ve Yayınevi, İstanbul, 1945, s. 90-91.

69 4 Ocak 1873’te Bodrum’da doğdu, Î8 Ağustos 1961’de İstanbul’da öldü. Eğitimci, siyasetçi v e Türk milliyetçisi. Soyadı Kanunu ile Bodrumlu soyadını almıştır. Rodos Rüştiyesi ve İzmir Sultani İdadisi’nden mezun oldu. Rodos’ta öğretmenlik v e adalardaki Yahudi ve Türk okullarında maarif müfettişliği yaptı. Daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı ve cemiyetin aktif ve ileri gelen elemanlarından biri oldu. Cumhuriyetle birlikte 1943 yılında Ankara’dan 7. dönem milletvekili seçildi. 1961 yılında ölmüştür. 1915 ile 1933 yılları arasında
Darüllunun’da eğitimci ve profesör olarak çalıştı, kültürel devamlılığı savunduğu ve Harf ve Dil Devrimlerine karşı çıktığı için üniversite kadrosunun dışında kaldı. 1943’te 7. dönem milletvekilli olarak parlamentoda görev yaptı. Galanti, aynı zamanda Türkçe dışında eğitime
hararetle karşı çıktı. Bu çerçevede Türkiye Musevilerinin Türkleşmesini de savunmuştur.”

agy s. 282-284

NEYZEN TEVFİK70

Hakkı Süha Gezgin71

(…)

(…) Kendini bu yolda tarif edenler çok, fakat bütün ömürlerince bu tarife sadık kalanlar yok. Neyzen, zelzele gibi kanunsuz yaşar. Arzı yele gibi silken o görünmez aslan karşısında tabiat ve medeniyet neyse, Neyzen’in önünde de kanun odur.

Bu yaradılışta olanlar vefa torbasına girer, dostluk zindanına sığar mı? Menfaat prangasına ayak, korku yularına boyun verir mi? Tevfik kendini bütün mevzuların üstünde görür. Para
kadar şeref de, şöhret kadar kepazelik de ona vız gelir. En karanlık günlerinde,

Hancıya şu borcu versem artık,
Meyhaneye postu sersem artık,
Âlem mi ne der? Ne derse boştur
Allah şu tabiatım ne hoştur!

dememiş miydi?

(…)

Vaktiyle Mehmet Akif’e de böyle hücum etmiş ve baytarlığından ilham alarak;

Hemcinsini kurtar şu veba-yı bakarîden

demişti.

(…)

(…) Bir gün İstanbul’a Dresden Operası müdürü gelmişti. Neyzen’in şöhretini kim bilir nerede duymuş. Dinlemek istedi. Tevfik ona Dede Efendi’nin Sultaniyegâh bestesini çaldı. Neyzen üflerken, Alman sanatkâr yazıyordu. Eser bitince:

“Lütfen bir daha tekrarlar mısınız?” dedi.

‘Yâr misal’ ikinci kere çalındı ve ikinci kere yazıldı- Opera müdürü:

“Bu adam yalnız çalmıyor, aynı zamanda besteliyor!” hükmünü verdi.

(…)

70 Yeni Mecmua, sayı: 35; 21 Birincikânun 1939.

71 Yay. Notu: 1895 yılında Manastır‘da doğdu. 1913 yılında öğretmenliğe başladı. 1915‘te Çanakkale Cephesi’ni ziyarete giden yazar-şair heyeti içinde yer aldı. 40 yıldan uzun süre (1913-1957) İstanbul Erkek Lisesinde edebiyat öğretmenliği yaptı. Aynı zamanda Vakit Gazetesine yazılar yazmaya başladı. Vakit Gazetesi’nin başyazarı oldu, ismi bu gazete ile özdeşleşti. Yeni Mecmua’da çeşitli edebiyat sorunları üzerine görüşlerini kaleme aldı. Rusça ve Fransızca’dan çeviriler yapan Gezgin, Dostoyevski’nin birkaç romanını Türkçe’ye çevirdi. 1963 yılında hayatını kaybetti.”

agy s. 285-290

NEYZEN75

Salâhattirı Enis76

1

Şu sütunlarda mevzubahis etmek istediğim Hâmid veya Fikret değildir. Bunlardan evvelkisi bir tac-ı deha ile diğeri müzeyyen bir asa-yı inkılab ile tarihimize girmiş insanlardır. Bu iki büyük insan hakkında pek çok şeyler yazılmıştır. Fakat bunlardan başka yazılması, hayat-ı sanatkâranesi üzerinde uzun tetkikler yapılması lazım gelen bir adam daha vardır ki unutulması bir küfran, memleket ve sanat namına hakiki bir kadir-naşinaslık olur. Bu adamın ne Hâmid gibi bir Finten’i, ne de Fikret gibi bir Rübâb-ı Şîkeste’sı vardır. Bu bütün hayatıyla başlı başına bir sergüzeşt-i perişandır ki adı sadece Neyzen’dir. (…)

Hâmid ve Fikret kalemleriyle şair ve sanatkâr oldukları halde Neyzen kalemiyle, musikisiyle ve hasseten baştan başa sefalet dolu olan hayatıyla büyük bir sanatkârdır. İki evvelki şair beşerin sefalet ve ıstırabını yazdıkları halde Neyzen bizzat hayatıyla sefalet-i beşeriyenin şaheserini vücuda getirmiştir. İddia edebilirim ki Neyzen kadar sefaletin şiirini tatmış, feragatin lâhutî lezzetini anlamış insanlar pek enderdirler. (…)

(…)  Memleketin şayanı hürmet bir zengini, geçen sene onu yaşadığı derin sefaletin içinden çekerek konağına götürdü, kendisine mükellef bir daire tahsis etti ve “Burada otur, refah ve huzur içinde yaşa!” dedi. Fakat maneviyatında kafese girmeyen bir kartalın, zincire bağlanmayan bir kaplanın, asi ve serazat ruhunu taşıyan Neyzen bu evde, bu yüksek hayat içinde üç ay bile oturmadı. Huzur-ı sanatına serilen bütün refah ve ikbali çiğneyerek bir gün oradan kaçtı ve Aksaray yangın yerlerindeki bir mahzen harabesinin ratıp toprakları üstünde yatmayı, bu muhteşem konağın somyalı karyolasında geçen rahat ve sakin bir ömre tercih etti. Zira ruhuna sahabet ve himaye altında yaşamak zor ve giran geldi.

(…)

Ona ilk tesadüfüm Harb-i Umumi sıralarında bir yaz sabahı yandan çarklı bir ada vapurunda oldu. Bindiğimiz vapur, adadan Köprü’ye ilk postayı yapan vapurdu. Neyzen, tam yan çarkın
üzerine tesadüf eden güverte kısmında oturmuş, sofrasını kurmuıştu. Bu sofranın örtüsü güverte tahtası, bu sofranın tezyinatı üç dört tane ceviz cesametinde ahlat, kadeh yerinde
kullantılmak üzere tenekeden mamul bir mürekkep dirhemliği, kaba İbir cam şişeye konmuş biraz rakıydı. Ney’i her vakitki gibi göğsünde duruyordu. Güneş henüz doğmuştu. Marmara
emsalsiz bir yaz sabahının ciğerlere geniş bir arzu-yı teneffüs vereni serin rüzgârıyla hareleniyordu. Belliydi ki Neyzen’i akşamdan beri içtiği rakı, henüz sabahın bu saatine kadar mest ve mağlup edememişti. Onun için kadehleri derin bir iştihayla midesine indiriyordu. Neden sonra ney’ini eline aldı ve onu dudaklarına götürdü.

Birkaç nağmeden sonra kendisini ney’ine tamamen terk ve teslim etti. Sabahın bu mahmur berraklığı içinde denizin üzerinden gelen bu ses neydi? Bu sualin halli için vapurun alt katında oturan halk, üst güverteye hücum etmişlerdi. Alt katı üst kata rapteden merdivende bir izdiham kaynaşıyordu. Bu izdiham fesli, sarıklı, şapkalı bir insan izdihamıydı. Muhtelif din ve milletlere mensup olan bu izdiham, onu aynı lezzet ve aynı zevk ve huşuyla dinliyordu. O dakikada hissettim ki Neyzen o devrin sultan ve serdarından daha derin ve daha fazla ruh-ı beşer üzerinde tesis-i saltanat etmiş, bağrı açık ve yalınayak bir hükümdardır.

Güverteyi dolduran bu izdihamdan en küçük çıt bile çıkmıyordu. Bir an geldi ki yalnız çarkın muttarit ahenginden ve ney’in ağlayan ve şikâyet eden enininden başka hiçbir şey duyulmaz
ve görülmez oldu. Nefesler göğüsler içinde sıkılmış ve kalpler bu nağmeleri ihlal korkusuyla adeta kaburgalarımız arasında felce uğrar bir hal almışlardı. Etrafımızda hiçbir şey yoktu. Yalnız o ve yalnız onun ney’i ve nağmesi vardı. Şapkalı’ ve fesli yüzlerce insanın kirpikleri ucunda biriken katreler geniş ve serbest bir cereyan ile yanaklardan aşağıya yavaş yavaş
akıyordu. O sırada birdenbire çığlık koptu ve akabinde şapkalı bir genç kız olduğu yere düşüp bayıldı. O zaman takdir ettim ki dünyada sanatın saltanatı kadar büyük ve hâkim bir saltanat yoktur ve büyük sanatkârlar mucize sahibi birer nim mabuddurlar.

(…)

Muhakkaktı ki Neyzen’in cebinde on parası yoktu. Fakat yüzlerce ve binlerce lirası olan hangi adam, şu dakikada şu sefil kıyafetli insan kadar âlemşümul bir iktidar ve kuvvete malikti?

75 İkdam gazetesi, 8 Eylül 1924, No: 9853.

76 1892’de Antalya’da doğdu. Hukuk Fakültesi’nde öğrenci iken l. Dünya Savaşı çıkınca eğitimini yarıda bırakıp yedek subay olarak savaşa katıldı. Ayan Meclisi kâtipliği, Denizyolları müfettişliği, yazı işleri v e yayın şefliği yaptı. 1942’de İstanbul’da öldü. Yazı hayatına Rübab dergisinde başladı (1912). 1928_den sonra edebî çalışmaları görülmedi. I. Dünya Savaşı ve Mütareke yıllarının yozlaşmış İstanbul çevrelerini anlatır. Naturalist Özellik arzeden bu roman ve hikâyeler açık saçık ve ahlaka aykırı bulunduğu için kütüphanelere sokulmadı. Bir kısmı da yayımlanmadığı için kayboldu, (y.n.)”

agy s. 295-298

NEYZEN77

(…)

Kendisine ilk sözüm Azâb-ı Mukaddes’inden78 bahsetmek oldu. Büyük ve müstağni sanatkâr, kendi eserinden bahsedilmekten memnun görünmüyordu. Zira o, şöhretinin insanlarda hasıl ettiği beşeri zaaflardan o kadar müstağni bir insan, şöhretinin bin takdir ve alkışına karşı kulaklarını tıkayıp sırtını çevirerek yırtık kunduraları ve eski elbisesi içinde ruhunun bülent ve mürtefi vakarıyla yaşayan öyle büyük bir sefildi ki birçok insanlar için hayatta vasıta-i itilâ olan şöhret, onun nazarında iğrenç görünüyordu. Zira o, insanlığın rüya şeklinde gördüğü şöhretin ta zirvesine ve merkezine çıkmış, onu avucuyla kavramış fakat cazip şeyin hakikatte ne kadar boş ve kof olduğunu görerek onu o yüksek zirveden aşağıya fırlatıp atmıştı.

O ney’iyle muhitini mest ve harap etmiş bir insandı. Fakat Neyzen, ney’ini üflediği zaman bir kere bile olsun sami ve hayranlarından takdir ve alkış beklememiş ve ney’ini hemen daima hükümdar gönlünü eğlendirmek için çalmıştır.

Neyzen bütün hayatında zincir ve kayıtların amansız hasmı olmuş, içtimai tekellüfata karşı kin ve husumet beslemiştir.

(…)

(…) İhtimaldir ki bazıları Neyzen için üslupkâr değildir diyeceklerdir. Bu iddia doğrudur. Üslup bir kayıt ve külfet olduğuna nazaran Neyzen ezeli bir üslupsuzdur. Zira coşkun sellerin cetvel ve ırmak yatakları tanımadıkları gibi, tabiatın kahır ve musaibinden kopmuş olan bu adam da üslup ve çerçeve tanımamaktadır.

(…)

(…) Zira o, devrin hükümdarına “gölge etme başka ihsan istemem” diyen büyük Diyojen gibi bugün aşinalarından takdir beklemediği gibi, yarınki geleceklerden de dua ve niyaz beklememektedir. Elverir ki o, sonuna kadar ruhunun saltanatı içinde hür ve serazat yaşasın ve kimse onun ruhuna, sanatına müdahale etmesin. Bu onun nazarında hayatın yegâne zevk ve safasıdır.

77 ikdam gazetesi, 13 Eylül 1924, No. 9858.

78 1924’te iki forma halinde çıkmıştır. [İ. A.]”

agy s. 299-302

TÜRK İZMİR BESTEKÂRI MEŞHUR KURT
STRIEGLER ŞEHRİMİZE GELDİ80

(…)

“Neyzen Tevfik Bey’in bana çaldığı İzmir havalan asri teknikle bestelenir, armonize edilir ve asri aletlerle çalınırsa şaheserler vücuda gelir.” (Kurt Striegler, blog.)

80 Cumhuriyet Gzetesi, 19 Temmuz 1928, No: 1506.”

agy s. 305-306

MEŞHUR BÎR ALMAN SANATKÂRIN NEYZEN
TEVFlK HARKINDAKİ FİKİRLERİ81

(…)

“Bunun içindir ki ruhuma bu heyecanı sunmuş olan Neyzen Tevfik’e kendimi borçlu addeyliyorum. Sazlar cansız bir eşyadır. Sanatkârın ruhuna ve kudretine aynalık edebilmekten başka hiçbir kıymet ve meziyetleri yoktur. Neyzen’in neyinde tecelli eyleyen sanatkâr ruhu şayanı takdis büyüklüktedir. O ruh, daha musaffa aynalarda kim bilir nasıl tecelli edebilecekti. Neyzen şimdilik büyük ruhunu, daima berrak olmayan sularda tecelli ettirmekle iktifa eyleyen bir sanatkârdır.” (Kurt Striegler, blog.)

81 Cumhuriyet, 24 Temmuz 1928, No: 1511.”

agy s. 307-309

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir