Anasayfa > Edebiyat > Baykuşun Alacavakitleri 1

Baykuşun Alacavakitleri 1

BAYKUŞUN ALACAVAKİTLERİ

1.

Sakarya Caddesi’nde yürüyordu B. Kapkara bir akşamdı. “Ah” dedi içinden, “ne kadar da değişmiş buralar?” Her köşe başında üstü başı paçavraya dönmüş insanlar gözlerini dikmiş B’ye bakıyorlardı sanki. Belki alıngan biriydi; yıllar sonra geldiği bu sokaklarda kendini yabancı hissettiği için böyle düşünüyordu. Ama hayır basbayağı büyük ihtimalle gerginliği yüzünden dikkat çekiyordu işte. Ona bakıyorlardı ne tarafa baksa perişan görünüşlü bir çocuğun ya da yetişkinin kızgın bakışlarıyla gözgöze geliyordu. Sanki bu pejmurde tiplere göre bir düşman, haksız yere burjuva biriydi: Paryaların gözünde bir aristokrat. Halbuki sadece normal giyinmişti. “Buraya ne olmuş” diye düşündü yeniden. “Neden bana böyle öfke dolu bakıyorlar? Onların sokaklarda yaşamasının; perişan ve sefil hallerinin suçlusu ben değilim ki?” Ama biliyordu ki birilerinin mağduriyetinin suçlusu gibi görünmek için ille bir şey yapmış olmak gerekmezdi. Onlar gibi kötü durumda olmamak yeterdi.

Şu bar kapısının yanında duran yüzü gözü kirden gözükmeyen; kınalı saçları birbirine karışmış küçük kız nasıl da öfkeyle gözlerini ayırmaksızın ona bakıyordu. Gözlerini kaçırdı B. Ama barlarda oturmuş eğlenen insanlar da vardı. Barlardan canlı müzik sesleri ve kahkahalar da yayılıyordu sokağa. Kendisinden çok daha şık kızlı erkekli gruplar neşe içinde adımlıyorlardı kalabalıkta. Sanki bu sokaklar bunca kasvetli değilmiş gibi. Nasıl oluyordu da onlar bu kadar cüzamlının olduğu yerde bunca rahat olabiliryorlardı da bu ucubelerin düşmanca tavırları sadece B’ye yöneliyordu. Nasıl oluyordu da sağda soldaki bütün bu bıkkın, dilenci kılıklı güruh bütün dikkarini B’ye odaklıyorlardı. Köpekler insanın korktuğunu anlarmış, kokularından her halde. B de böyle bir koku mu yayıyordu etrafa yoksa suçluluk dolu. Çok uzun zaman sonra buraya geldiği çok mu belliydi. Yoksa aslında B olduğu mu belliydi en kısacası.

“Hayır, hayır” diye düşündü gerginliğini hissetirmemek, titrememek, dizlerinin bağı çözülüp yere kapaklanmamak için öylece yavaş adımlarla yürümeye odaklanarak “bu mutlaka bir kabus olmalı. Burası filmlerdeki 19. Yüzyıl Londrasının  perişan arka sokaklarına dönmüş. Bu gerçek olamaz. Herşey bunca soluk, bunca isli ve puslu olamaz. Hem bu buharlar, dumanlar da nereden çıkıyor? Soba kullanılmıyor ki artık. Hem daha eylüldeyiz. Hem de pis nemli baskın bir hava var. Sanki bulutlar sis olup üzerimize karabasan gibi sımsıcak çökmüş gibi. Belki bu gri insanları da o bulutlar getirdi. Gömleğimin her yanı terden sırılsıklam.”

Birden aklına bir şey takıldı. Buraya ne zaman gelmişti? Neden ve nasıl gelmişti? Neden bu sokaklarda yürümeye mecbur hissediyordu kendini? Bu kadar manzarasız bir kalabalığın ve kesif bir paranoyanın içinde. Ama beri yandan saat oldukça geç olmasına rağmen çoluklu çocuklu aileler; her yaştan gençler ve çocuklar neşe içinde geziniyorlardı. Sanki bir bayram günüydü. İşte o havuzun orada oturmuş bira içen; neşe içinde kahkahalarla sohbet eden bir topluluk vardı; hem de her tipten. Takım elbiselisinden çakalına herkes gülücükler saçıyor; havuzun orayı bir cümbüşe çeviriyorlardı. Sağda solda neşeli baloncular, simitçiler, kağıt helvacıları vardı. Evet, evet mutlaka bir kutlama günüydü bu. Hem de bu ülkede daha önce hiç görmediği bir mutluluk içinde kutlanan gerçek bir bayram. Ama ne kutlanıyordu bunca coşkuyla; hiçbir fikri yoktu B’nin. Bir şeyi daha farketti: Yalnız olan tek kişi oydu bu hareketli kalabalığın içinde.

“Dur, dur” diye düşündü “hatırlamaya başladım. Bugün yılbaşı. O yüzden Çankaya’daki evden çıkıp eğlenmek için buraya gelmek zorunda hissetmiştim kendimi.” Evet, hatırlıyordu. Ne de zor gelebilmişti Kızılay’a yıllar sonra. Eskiden tek otobüsle geldiği Kızılay’a gelmek için bir sürü uğraşmak zorunda kalmıştı.

Yollar mı değişmişti güzergahlar mı bir türlü anlayamamıştı B. Öyle ki Kızılay’a varması belki günler sürmüştü. Günler boyu süren bir gündüz süresince kah yanlış yerlere gitmiş kah gitmek istediği yeri unutup güzel bulduğu yerlerde inmiş, oyalanıp durmuştu.

Bu yolculuk sırasında başından geçenlerin sırası karmakarışıktı. Önce yanlış bir durakta inmişti. Zaten geçtiği yolların hiçbiri aşina gelmemişti. İndiği yerde Kızılay’a nasıl gideceğini sormuş; aldığı cevaplarla sokaklar içinde kaybolup gitmişti. Çocukluğunun sokaklarına girmişti fark etmeden, çocukluğunun ikindilerine.

Sonuçta şimdi buradaydı işte panayır yerine dönmüş Kızılay’da. Sonunda ani bir kararla salaş bir rock barın kapısından içeri girdi. Ne var ki içerde bir kürsünün arkasında ayakta durmuş uzun boylu bir adam; kırık dökük birkaç sandalye ve masadan başka bir şey yoktu. Takım elbiseli uzun adamla karşı karşıya kalakalmışlardı.

“Burası bir bar değil mi?”

“Evet”

B tekrar sağdaki soldaki döküntülere baktı. Adam dedi ki:

“Şu kapıdan gireceksiniz.”

O an bu izbe odanın ilerisinde tahta bir kapı olduğunu fark etti. Sanki kapı yokmuş da adamın işaretiyle ortaya çıkmıştı.

B kapıya yöneldi. Açarken son bir defa dönüp kürsüdeki adama baktı. Oysa adam ona bakmıyordu artık.

Kapıyı açıp içeri girdi ve girer girmez her nasılsa dışarıdan kesinlikle duyulmayan müthiş yüksek sesli bir rock müzik kulağına doluverdi. İçerisi karanlığa yakın bir loşluktaydı ama kalabalıktan göz gözü görmüyordu. İçerdekiler –içerde adım atacak yer bırakmayan kişiler- sahneden fışkıran ışıklardan silüetler şeklindeydiler. Sigara dumanı, gürültü ve konuşma sesleri birbirine girmişti. Kapıyı kapattı. Artık içerdeydi işte.

Kalabalığın içinden sahneye doğru yol almaya girişti. Nerede olursa olsun insan kendine bir amaç edinmelidir ne de olsa.  Bu sırada sürtünerek zorlanarak aralarında geçtiği insanları az çok seçebilmeye başladı. Hatta gözleri alıştığı için mi ne artık karanlık değil de aydınlık gibi gelmeye başlamıştı burası. Mekanın duvarlarının beyaz, kirli ve çıplak olduğunu fark etti. Burası büyükçe bir odadan başka bir şey değildi. Buradakiler de genellikle birbirine benzer giyinmiş gençlerdi. Hepsi siyah deri ceketliydi ilkin. Kız ya da erkek hepsi de yüzlerini beyaza dudaklarını siyaha boyamışlardı. Bir tek B farklı giyinmişti burada ve artık dikkat çekmeye başlamıştı. Yanlarından geçerken hepsi susuyorlar ve garip garip yüzüne bakıyorlardı. Neden sonra barın ortasına kadar geldiğinde birden ayrımsadı ki herkes kendisinden uzaklaşmış; B çevresindekilerin oluşturduğu dairenin ortasında kalakalmıştı. Arkasına dönüp kapıya baktığında birkaç tanesinin kapıyı tutmuş olduğunu ve bakışlarının hiç de dostça olmadığını gördü. Artık burası bir bar değildi. Müzik sesi de yoktu, sadece bu gotik tiplerin aralarında konuşmalarından oluşan yoğun bir uğultu vardı. Genişçe beyaz duvarlı aydınlık ve izbe bir odada düşman insanların arasında tuzağa düşmüş gibiydi. Yüzleri… Yüzleri tanımaya başlamıştı. Bunlar çocukluk ve ilk gençliğinin geçtiği varoş semtinden öyle ya da böyle aşina olduğu kişilerdi: O zamanların çakal tayfası; kavgacı ergenleri. Nasıl olmuştu da hepsi burada bir araya gelmişlerdi. Neden böyle giyinmişlerdi. O zamanın ülkücü çocuklarıydı bunlar; ama burada sanki gotik, satanist bir grup oluşturmuşlardı. Bir tanesiyle bakışları kesişti. İsmini hatırlamıyordu ama o zamanlar konuşmuşlukları vardı. Basket sahasının oralara takılırdı, bir iki kere de otobüste karşılaşmışlardı.

“Merhaba” dedi B’ye “Beni hatırladın mı?”

“Evet” diye cevap verdi B “K.’den”

B otuzlu yaşlarına gelmişti ama buradakiler şimdi konuştuğu çocuk dahil hiç yaşlanmamışlardı. “K’den mi?” dedi karşısındaki gülerek ve etrafına bakındı. “Bakın beni K’den tanıyormuş çocuklar!” Bunun üzerine hepsi güldüler. “Sanki burada K’den olmayan biri varmış gibi.” dedi sonra. “Ne tesadüf, biz de seni oradan tanıyoruz. Ama sen büyümüşsün. ‘Adam’ olmuşsun.”  Yine gülüşmeler oldu.

Sonra “Bir zamanlar bana ne demiştin hatırlıyor musun?” diye sordu ve etraf birden sessizleşti, gülüşmeler kesildi. “Hayır” dedi B ,“ Aradan çok uzun zaman geçti.” Bunu böyle söyledi, çünkü o zamanlar yanlış bir şey söylediyse artık geçmişte kaldığını vurgulamak istemişti. “Senin için öyle olabilir B” dedi diğeri “Bak ben senin ismini bile hatırlıyorum. Ama sen bizim isimlerimizi de unutmuşsundur kesin. Ne de olsa ‘aradan çok zaman geçti’” B çevresindekilere baktı. Evet, yüzleri tanıyordu ama isimler yoktu. Cevap vermedi. “Ben hatırlatayım o zaman.” dedi karşısındaki, “Ben F. Ama bunun senin için bir önemi yoktur değil mi? Çünkü sen bir yerden gidince oraya dair bütün anılarını da geride bırakırsın.”

Doğru söylüyordu F. B, bir yerden ayrılınca -hele de sevmediği bir yerse- oraya dair anıları giderek silikleşir neredeyse yok olurdu. Hele geri dönmek ve geçmişiyle yüzleşmek hiç mi hiç aklından geçmezdi. İnsan bir yerlerde yenildiyse oraya geri döner mi? Belki. Ama B değil. B kaçınca yenilgi de yok olurdu. Ne var ki sorun şu ki bir insan bir kere yenildi mi hep yenik kalır ve yenik olarak yaşar. Burada şunu da eklemek gerek ki yanlış anlaşılmasın: Kaybetmek ve yenilmek farklı şeylerdir. Kaybeden bir şeyi kaybeder ve bu belki onu daha da kendine yakınlaştırır. O yüzden demezler mi kaybetmek kazanmanın kardeşidir diye. Ama yenilen bizzat kendisi yenilmiştir, başka bir zaman zafer elde etse bile bu yenilmişliğini ortadan kaldırmaz; hep bir yanı yeniktir artık.

“Ve sen asla bulunduğun yere ait olamadın. Gittiğin yerlere de ait olamadın ki. İşte yine buradasın. Hep bizden farklı olduğunu düşündün; bizden akıllı olduğunu. Bizden biri olmadın hiçbir zaman. Bizi küçük gördüğünü sanıyordun ama aslında bizden korkuyordun. Evet, bizden korktun sen. Bizi birbirimizden ayıran senin daha zeki ya da akıllı olman değil bir korkak olmandı. Sonra ne oldu? Okuyup ‘adam’ oldun sanıyorsun. Düzenli bir işin oldu. Yoksa evlenip çocuk da mı yaptın?”

“Evet”

“Peki ne oldun? Kimsin sen? Biz her zaman intihar çocuklarıydık. Çünkü gerçekten varolmak için kendimizi ortaya koymamız gerektiğini biliyorduk. Aşağılanmamak için ölmeyi göze almak gerektiğini bilmek için üniversiteler okumamız gerekmedi bizim. Oysa sen sistemin okullarını bitirip sistemin sınavlarıyla sistemin bir parçası olduğun için bizden üstün müsün?”

“Hayır”

“Artık kendi gerçeğini anlamaya başladın değil mi? Seni buraya getiren de buydu zaten. Sen bir uşak oldun, bizlerse efendiler. Bu sokak bu cadde var ya… Biz buraların efendileriyiz. Biz senin gibi çalışmıyoruz. Çünkü biz efendi olmak için ruhumuzu koyduk ortaya. Ama senin bir ruhun var mı? Hiç oldu mu? Gelelim bana dediğin ve hatırlamadığın şeye. Sana Black Metal dinlediğimiz söylemiştim. Sen ise burun bükerek, hor görerek ‘bu çakallar da metal mi dinlermiş’ diye içinden geçirerek “Metalin black’i de mi varmış.” demiştin alaycı bir şekilde. Çünkü ben kıroydum öyle değil mi? Sadece arabesk dinlerdim. Heavy Metal benim neyimeydi. Ama bak biz şimdi buradayız kendi mekanımızda. Hala genciz hala metalci. Oysa sen… Sen bir hiçsin; çünkü hiçbir kimlikte tutunamadın. Hepsi senin için giyilip çıkarılacak birer giysiydi. Siyasi görüşlerin örneğin. Hep değişti. Zevklerin hep değişti. Kılık kıyafetin hep değişti. Her şeye dönüştün ve şimdi hiçbir şeysin. Şimdi bana B olduğunu söyleyeceksin belki de. Ama B de kim? En ufak bir fikrin yok. Hele din mevzusunda hepimizden çok biliyordun. Biz hiç araştırmadan anababalarımızın dinine inanan basit insanlardık sana göre. Anlayamadığın şey önemli olanın dinimizin mantıklı olup olmaması değil bizim hep beraber belli bir dine sahip olmamız gereğiydi. Hangi dine inandığının bir önemi yoktur. Önemli olan o dine sadık kalmaktır. İşte sen bunu anlamadın. Biz neysek o kaldık ve bak hala genciz. Oysa sen yaşlanmışsın; çürüyorsun!”

B cevap vermeden dinliyordu F’yi. Çünkü mutlak göreceliliği yüzünden konuşan ve kendisini eleştiren F miydi yoksa içindeki özeleştiri F’de etleşmişmiydi anlayamıyordu. “F” dedi içinden, “benim kendime özeleştirimin biçiminden başka bir şey değil ve belli bir açılardan haklı; başka bazı açılardan haksız. Ama bir açıdan haklı olmak yetmez mi?” “Peki ne olacak?” diye sordu içinden “Şimdi ne olacak? Evet, suçluyum, peki şimdi ne olacak?” Cevap F’den geldi:

“Şimdi ne mi olacak? Seni cezalandıracağız. Döverek öldüreceğiz seni. Burada o kadar kalabalığız ki ve bu cinayetin sorumluluğu o kadar çok kişiye dağılacak ki neredeyse hiçbirimiz suçlu olmayacağız. Katlin bile anonim olacak; gerçek bir şahsiyet tarafından bile öldürülmemiş olacaksın. Yani hiç kimseyi yine hiç kimse öldürecek. Nasıl bu fikri beğendin mi? Yeterince felsefi mi senin için?”

Kızlı erkekli intihar çocuğu çetesi yavaş yavaş B’ye yaklaşmaya başladılar. Fena halde korkuyordu. Biraz sonra bu güruhun ayaklarının altında ezilmiş bir et yığınından farkı kalmayacağını hissediyordu. Kolay kolay ölemeyecekti de. Her darbeyi hissedecek, bir pelteye dönünceye kadar dayak yiyecekti. Nasıl kurtulmalıydı? Nasıl?

Cevap o kadar basitti ki aslında B için. Her zamankini yapmalıydı; böyle durumlarda tek yaptığını, tek yapabildiğini: Kaçmak. Hızlıca önüne geleni ittirerek kapıya doğru koşmaya başladı. Can havliyle aralarından sıyrılmış kapıya varmıştı. Kapıdakilerden biri önüne çıkacak oldu, var gücüyle bir yumruk savurdu. Yumruğu yiyen burnundan kan fışkırırken yere kapaklandı. Kapıyı tekmeleyip çıktı dışarı. Dış odadaki adamın şaşkın bakışları içinde koşmaya devam etti. Ne var ki artık bu dış oda da oda olmaktan çıkmıştı. Uzun ve karanlık bir koridora dönüşmüştü. Belki yüz, belki iki yüz metrelik dar koridorun sonunda sokağın ışığı görünüyordu. Köhne bir apartman koridoru gibiydi burası. Yanlarda daire kapıları vardı. Işığa doğru koştu B. Arkasından intihar çocuklarının öfkeli küfürleri, ‘yakalayın onu’ bağırışları ve ardından koşanların ayak sesleri geliyordu.

Ensesine çarpan aşağılamalar, hakaretler ve tehditler eşliğinde var gücüyle koşuyordu B, koşuyordu.

Ve nihayet güneşli sokağa çıktı. Dışarda her şeyden habersiz insanlar hayatlarına devam ediyorlardı. Belki kısa bir an kapıdan çıkan nefes nefese kalmış Bye bakanlar oldu, ama hepsi bu. Koşarak uzaklaştı oradan B.

Koştu… koştu… koştu… Artık midesi bulanana kadar. Dalağı öyle şişmişti öyle terlemişti ki sonunda nefes nefese kalıp durdu. Eli göğsünde yere eğilmiş, soluk soluğa kalmıştı. Arkasından yetişen birinin kafasına sert bir şeyle vurmasından korksa da artık takati kalmamıştı. Gözlerini kapamış soluklanıyordu. Ne kadardır koşuyordu, nereye koşmuştu bilmiyordu. Nihayet gözlerini açıp etrafa bakındı. En fazla yirmi metre uzaklaşmıştı çıktığı kapıdan, suyu olmayan havuzun oradaydı. Arkasından gelmiş kimse görünmüyordu. Nasıl olurdu? Bu kadar kısa bir mesafede nasıl yakalayamamışlardı B’yi? Kapıdan dışarıda kendisini kovalamamışlar mıydı yani? Şu anda o kapıyı görüyordu bile. İzini kaybettirmiş olması imkansızdı. “Neyse ne” dedi içinden ve yavaş yavaş ana caddeye doğru yürümeye başladı. Hala korkuyordu, her an bir sürpriz olabilir; intihar çocuklarından biriyle karşı karşıya gelebilirdi. Hem korkudan hem yorgunluktan bacakları titreyerek yürüyor; kalbiyse bir taş gibi ağır hızlı hızlı atıyordu. Çıkmalıydı bu sokaklardan. Çıkmalı ve eve dönmeliydi. Böylece yürümeye devam etti B.

Yürüdü…yürüdü… yürüdü sağına soluna gizleyemediği bir endişeyle bakarak. Ama nedense bir türlü Sakarya denen bu mahalin dışına çıkamıyordu. Bulvarı görüyordu görmesine ama tam yaklaşmışken birden kendini başka bir istikamete doğru olan Sakarya sokaklarından birine girmiş buluyordu.

Bu böyle ne kadar devam etti belki bütün öğle… Neyse ki o barın olduğu sokağa girmeden Sakarya sokaklarında yürüyüp durdu. Korkusu ve endişesi hiç azalmadı. Ama neden sonra tuhaf bir karşılaşma oldu. K Şehrinden A’yı karşısından kendine doğru yürürken gördü. Bu çok garip bir tesadüftü. Ne işi vardı A Abinin burada? A, B’nin memur olduğu yerin binasında görevliydi. Hemen hemen her işi yapardı. Ne var ki kadrolu bir işçi değildi. B memur arkadaşlarından çok A Abisini severdi. A Abisi onun için belki öz abisinden daha abiydi. K şehrinde gördüğü en güvenilir en yardımsever ve en değer verdiği insandı B’nin.  İri yarı, kel, göbekli kırklarında bir adamdı A. Üzerinde salaş bir t-shirt ,gözünde güneş gözlüğü kalabalığın içinde güneş gibi parlıyordu sanki B için. A da B’yi görünce sevindi ve gülümsedi.

B endişeli halini gizlemeye çalışarak “A abi ne işin var burada?” dedi. El sıkışıp öpüştüler. “Hiç öyle bizim bir arkadaşa uğrayım demiştim. Seni de arayacaktım ama karşılaşıverdik bak. Hani dediğim bar sahibi bir arkadaş vardı ya. İşte onun yanına uğrayacağım şimdi.” “Evet anlatmıştın.” “Hadi gel” dedi A “beraber gidelim.” “Tamam abi” dedi B. Oysa başından geçenleri anlatmayı kendisini bu sokaklardan çıkarması için A abisine yalvarmayı ne kadar isterdi. Ama yapamazdı işte. Korkaklığından utanırdı. A Abisinin gözünden düşeceğinden korkardı. Hiçbir şey yokmuş gibi rol yapacaktı mecburen. Yan yana yürümeye başladılar. “Nerede abi bu bar?” diye sordu B malum sokakta olmamasını umarak. “Eski Dostlar diye bir bar” dedi A, “Biliyor musun orayı?” Biliyordu, lanet olsun ki malum sokağın diğer ucundaydı bu bar. Ters tarafından o sokağa girerlerse İntihar Çocuklarının barının kapısının önünden geçmezlerdi. “Gel, A Abi ben seni götüreyim” diyerek sokağın öbür tarafından girilecek şekilde yönlerini değiştirdi B. Hala intihar çocuklarıyla karşılaşmaktan korkuyordu ama yanında A’nın olması ona güven veriyordu. A abisi onu kurtarırdı. Bir başkasına bu kadar bel bağladığı için utanç duysa da hissettiği buydu işte. Buz gibi korkuyordu.

Neden sonra Eski Dostlar’a gelmişlerdi. Bu bar da eskiden hatırladığı gibi değildi. Eskiden Türkçe, Kürtçe türküler çalan küçük bir bahçesi olan bir barken şimdi sanki ortasında bambudan yapılma içki verilen bir kulübesi olan, genişçe deri koltuklarla dolu, geniş bir plaj barına dönmüştü. Oturanlar da görünüşü hoş insanlardı. Güzel kızlar, yakışıklı oğlanlar hep buraya oturmuştu sanki. Öyle ki A ve B bardaki tek boş masaya oturduklarında bardaki en yaşlı ve en kılıksız tipler oluverdiler. Beyaz gömlekli, papyonlu, saçlarını jöleleyip arkaya yapıştırmış yakışıklı garson gelip ne istediklerini sordu. İki bira istediler. Soğuk biralarını yudumlayıp bardaki güzel kızlara bakarken B’nin de endişe ve korkuları yok olmuş, içine bir ferahlama gelmişti. Burada herkes genç, herkes moda broşürlerinden fırlamış gibiydi ve ne konuştukları bilinmez ama her masadan neşeli kahkahalar yükseliyordu. B’nin gözü bir çok güzel kızın içinden özellikle birine takıldı. Çünkü onunla ikide bir gözgöze geliyorlardı. Kızıl saçlı, beyaz tenli, yirmili yaşlarında hoş bir kızdı bu. Sırtı kendine dönük olduğu için yüzünü göremediği esmer bir kıza hararetle bir şeyler anlatıyor, konuştuğu kızın omuzlarının üzerinden de sürekli B’ye bakıyordu. “Bu kız bana bakıyor, benden hoşlanmışa benziyor” diye düşündü B. Uzun zamandır böyle güzel bir kızla ilişkisi olmamıştı. Ama ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Öyle ya kızlar bakar, erkekler harekete geçerlerdi. Ama nasıl diye düşündü B. Her şeyi berbat etmeyen bir giriş yapmak lazımdı. Aslına bakılırsa çok da utangaç biri değildi B. Ne var ki çoğu zaman böyle bir durumda gayet soğukkanlılıkla bir kızın masasına gitse karşılık alamazdı. Hissettiğini düşündüğü flörtöst bakışların aslında hiç de öyle olmadığını fark edip kös kös masasına döndüğü çok olmuştu. Belki bu çoğu kızın erkeklerin ilgisini çekmek ve egolarını tatmin etmek için oynadıkları boktan bir oyundu. Neyse dedi içinden iyisi mi akışına bırakıp burada oturmanın keyfini çıkarayım; bir şey olacaksa olur nasıl olsa.

Olacak olur…

Akacak kan damarda durmaz…

Erkekler kızları değil kızlar erkekleri tavlar…

….

Barış K.

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: