Anasayfa > Edebiyat > Baykuşun Alacavakitleri 12

Baykuşun Alacavakitleri 12

Nihayet yaz tatili bitmiş ve B de öğretmenlik yapmaya başlamıştı yeniden. İşte yine derslere girecek yıllardır anlattığı şeyleri yine anlatacak, büyük ihtimalle aynı konularda aynı örnekleri verecek ve hatta aynı esprileri yapacaktı. Çalışmak insanı karanlık düşüncelerinden uzak tuttuğu için iyidir. Rutin iyidir insanı dinlendirir.  Böyle düşünüyordu B. Zor bir yaz geçirmişti B; yorulmuş, yıpranmıştı; rutin içinde biraz dinlenmek iyi gelecekti. En azından işini yaparken biraz olsun sıyrılabilirdi alacavakitlerinden, İlk gireceği sınıf geçen sene de ders vermiş olduğu, tanıdığı bir sınıftı. Ama sınıfa girdiği anda garip şeyler olmaya başladı. Bu garip şey öğrencilerin tavırlarındaydı. B sınıfa girdiğinde öğrenciler hiçbir şey olmamış gibi davrandılar. Sanki sınıfın kapısı hiç açılmamış ve öğretmen sınıfa girmemiş gibi… Belki de gürültüden kapının açıldığını ve kendisinin sınıfa girdiğini fark etmemişlerdir diye düşünerek bir iki kere seslice öksürdü B.  Ne var ki B’nin burnunun dibinde en ön sırada oturan biri erkek biri kız olan okulun en çalışkan iki öğrencisi bile ya duymadılar (ki bu mümkün değildi) ya da duymazdan geldiler onu. Öylece ayakta dikilip öğrencilere baktı B. Ondan tarafa bakıyorlardı ama  bakışları B bir sandalye ya da ona benzer bir eşyaymış gibi üzerinden öylece geçip gidiyordu. Yani bu B’ye karşı bir tavırsa gerçekten üzerinde iyi çalışılmış olmalıydı. Hani oyuncular kameradan tarafa bakarken kamera yokmuş gibi davranırlar ya… Bu davranışın sebebini düşündü B. Halbuki bu sınıfla arası kötü de değildi. Bu tarz bir saygısızlığı hak edecek ne yapmış olabilirdi? Hakkında kötü bir iftira mı vardı? Yoksa B’nin felsefi ya da siyasi düşüncelerini öğrenmiş de o yüzden mi böyle davranıyorlardı? Ama öyle olsa en azından birkaç öğrenci kendisiyle aynı veya benzer fikirde olur ve bu toplu tavrın içinde yer almazdı. Yoksa hepsi şaman olmuş da B’nin ruhundaki boşluğu mu görmüşlerdi? Eğer B’nin ruhundaki boşluğu, yabancılığı, yalnızlığı, uyumsuzluğu, suçluluğu görebildilerse onu bu şekilde protesto etmekten ziyade ona acımaları gerekmez miydi; en azından bir iki tanesinin?

B en önde oturan o çalışkan öğrencilerin sırasına vurarak “Gençler!” diye bağırdı ama yine sırasına vurduğu öğrenciler dahil hiçbirinin davranışlarında en ufak bir değişiklik olmadı. B bu defa gidip var gücüyle tahtaya vurdu birkaç kere ama durum yine değişmedi. Yoksa gerçekten B’yi görmüyorlar mıydı? B aslında yok muydu? B giderek paranoya içine girmeye başlamıştı. Midesi bulanıyor; başı dönüyordu. Sınıfta konuşan, şakalaşan, öylece oturan, ayakta gezinen, cep telefonularıyla uğraşan öğrencilerin uğultusu kulaklarında giderek artıyor; yüzleri gözünün önünde dönüp duruyordu. Midesinde sıcak bir şeyler ağzına doğru yürümeye başlamıştı ve soğuk soğuk terliyordu. Kusacak gibiydi. Öğürerek güçlükle köşedeki çöpe vardı ve ağzından burnundan fışkırırcasına kusmaya başladı. Kustukça kusuyor; kustukça kusuyor; boğazı genzi kusmukla doluyor, yanıyor ve gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Veee…

Gözünü açtığında yine o tanıdık yerdeydi işte: Eski mahalledeki evin banyosunda… Kustuğu yer ise banyonun gideriydi. Giderin etrafı; üstü başı kusmuk içinde ; ağzı, burnu, genzi kusmuk doluydu. Lavaboya gidip genzindeki yakıcı, asidik kusmukları temizlemek için uzun uzun sümkürdü, elini yüzünü yıkadı. Üstünü başını çıkarıp donla çıktı banyodan. Çıkar çıkmaz da yanından tekir bir kedi geçiverdi banyoya doğru. Ne çok severdi kedileri. Salonda koltukta rahmetli babaannesi oturuyordu; hiç sevmediği babaannesi. Gerçi babaannesi de B’yi hiç sevmezdi ama zıt tepki göstererek sever görünürdü. B’yi görür görmez yapmacık bir şevkatle fırladı yerinden: “Oğlum n’oldu sana? Çok kötü görünüyorsun?”. “İyiyim babaanne, önemli bir şey yok. Midem bulandı, biraz kustum.”. “Bütün bunlar neden oluyor biliyorsun değil mi?” dedi babaannesi. B, her zamanki gibi olayın sigara içmesine bağlanacağını düşündü ama “Allah’a inanmıyorsun da ondan.” dedi kadın. Bu sözler üzerine babaannesinin burnunu çekmeye başladı B. Kadının ‘ne yapıyorsun, burnumu koparacaksın oğlum’ felan demesine aldırmadan var gücüyle çekiyordu burnunu. Kadının burnu da sündükçe sünüyordu lastik gibi. Sündükçe sünüyor, sündükçe sünüyor ama kopmak bilmiyordu.

Neden sonra B babaannesinin burnunu koparabildi mi koparamadı mı bilinmez sokağa çıkmıştı B. Mahalle hiç değişmemişti; tıpkı çocukluğundaki gibiydi. Apartmandan çıktıktan sonra cadde boyu yürümeye başladı B. Az sonra bakkalın önünde ağabeyi ve çocukluklarında tanışmamış oldukları arkadaşları Erdal’ın  yokuş aşağı eğimli duvarın üzerinde oturmuş neşe içinde gündüz vakti bira içtiklerini gördü. Öyle neşeli öyle hallerinden mutluydular ki onların yanına duvara B de oturdu. Eğimli duvarın aşağı uzanan kısmına oturmuş; yani onlara göre alçak koltuğa oturmuş gibi olmuştu. Selam verip muhabbetlerine katılmayı düşünüyordu ama ikisi de B’ye öyle tiksinti dolu; tanımazmış gibi baktılar ki siktir git demelerinden beterdi bu. Neden böyle davrandıklarını biliyordu B. Onlar kaç yaşında olurlarsa olsunlar hallerinden mutlu serseri dostlardılar ve öyle de kalacaklardı. Her akşam nerden olsa birkaç şişe içki parası bulacaklar; barlarda takılacaklar; hatta bazen bir gecelik ilişkileri olacak bazen de eve yalnız döneceklerdi. Ama ne gam; içki ve dostluklarıyla bu serseri yaşantılarının sefasını süreceklerdi ölünceye değin. Oysa B devlet memuru olarak tamamen kopmuştu onların bu özgür dünyasından. Onlar için bir yabancıydı artık; sevmedikleri sistemin kayıtlı kuyutlu bir parçası. Çalışıp sınavlar kazanıp devlet memuru olmuştu da ne olmuştu sanki. Mutlu mu olmuştu ağabeyi ve arkadaşı kadar? Hayır. Aksine devletin bir parçası olarak sürekli kişiliği örselenen mutsuz ve kendi olamayan bir adama dönüşmüştü. O kadar örselenmiş; o kadar kendine yabancılaşmıştı ki artık öğrencilerinin bile göremediği saydam bir hiçliğe dönüşmüştü işte. Bu yüzden hakir görmüşlerdi onu işsiz güçsüz serseri ağabeyi ve arkadaşı; bu yüzden kaale almamışlardı B’yi. Ama en azından öğrenciler gibi görmemiş de değillerdi B’yi. Onlardan farklı olarak B’nin varlığından hoşnutsuzluk duymaları onu görmemelerinden daha iyiydi en azından.

B kalkıp apartmanların arka tarafına ‘arka bahçeye’ gitti. Arsada apartmanlardan uzaklaşarak çamurlu sular içinde yürümeye başladı arkasına bakmadan. “Ah” dedi içinden “çocukken bu çamurlar içinde zamandan bihaber arkadaşlarla top oynamak ne güzeldi. Çocukluk ne güzeldi.”

Böyle hayıflanarak yürürken arsanın ilerisinden kendine doğru yürüyen bir kadın fark etti B. Biraz daha yaklaşınca tanıdı onu. Yine Ece… B’nin çocukluğu gibi geri dönüşü olmayacak bir şekilde kaybettiği bir başka şey: Aşk.

Barış K.

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: