Anasayfa > Edebiyat > Baykuşun Alacavakitleri 13

Baykuşun Alacavakitleri 13

B, bir hastaneye –muhtemelen sanatoryum-  tanıdık birini ziyarete gitmişti. Kepçe kulaklı, simsiyah iri biraz şaşı gözleri olan, yine simisyah dümdüz saçlı, zayıf ve elmacık kemikleri çıkık bir adamdı bu. Adam yatağında uzanmıştı; B ise yatağın yanında bir sandalyeye oturmuştu. Adam hastaydı ve muhtemelen en fazla bir ay yaşayacaktı. “Sen ve senin gibiler” diyordu B’ye “gerçekten var mısınız? Evet, ben ölüyorum, ama bu dünyada varolduğumu biliyorum. Demek istediğim yaşamak başka bir şeydir; kendisi olabilmek bambaşka bir şey. Canlı olan her şey öyle ya da böyle yaşar: Ağaçlar, Fareler ve İnsanlar. O kitabı da okumuşsundur değil mi? Ne de olsa böyle başyapıtları okumak senin gibi entelektüellerin kendine görev edindiği şeylerdendir. İşte onu diyorum ya sizin gibiler sadece okurlar ama hiç varolamazlar. Siz sadece okumak ve yazmak için yaşarsınız; ama ne okuduklarınız ne de yazdıklarınız gerçeğinizi açığa çıkarmaz. Okumalarınız da yazmalarınız da birilerine varolduğunuzu kanıtlama biçiminizdir belki ama kelimelerin arasından çıkıp da hiçbir şeye dokunamazsınız. Shakespeare’in ‘olmak ya da olmamak’ını hiç anlayamadınız ve hep olmamayı tercih ettiniz.”

Adam yattığı yerden bu minval üzerine konuşup dururken B ona cevap verip vermemekte ve cevap verecekse nasıl bir üslupta vereceği konusunda kararsız ama giderek sinirlenerek onu dinliyordu. Ona saygı duyuyordu; ama kendisine ‘siz’ diye hitap ederek onu belli bir kategorinin içine sokması ve hak etmediğini düşündüğü bu olumsuz eleştirilerine de bozuluyordu. Adama saygı duymasının yanı sıra onun yakında öleceğini bildiği için de bu yenmez yutulmaz sözlerini sineye çekmek istiyordu. Beri yandan B’ye yönelttiği bütün bu tespitlerin yataktaki bu hasta adama da aynen yöneltilebileceğini düşünüyordu. Yine de sakinliğini koruyabilmek için burasının bir hastane odası olmasına aldırmadan pencereyi açıp bir sigara yaktı ve sandalyesine geri oturdu. Hasta adam ise hastalıklı biçimde kocaman gözlerini B’den ayırmadan tutkuyla devam ediyordu yıkıcı eleştirilerine. Sonunda bir soru sorarak B’ye de konuşma fırsatı verdi: “Bir şeyler yazıyor musun?”

“Evet”. “Ne hakkında?”. “Bu ara sürekli kaldığı yerden devam eden bir kabus görüyorum. Bu kabusta ben haftanın beş günü işe giden bir memurum ve bütün günlerim neredeyse birbirinin aynı. Rutini gerçekten bozan hiçbir şey olmuyor; hiçbir şey olmuyor ve hiçbir şey olmuyor. İşe gidip geliyorum; işe gidip geliyorum. Aynı masaya aynı sandalyeye oturuyor aynı şeyleri yapıyor aynı yoldan eve geliyor ve evde de hep aynı şeyleri yapıyorum. İşte bu kabusumu yazmaya çalışıyorum”. Adam alaycı bir biçimde gülümsedi: “Bir biçimde yine kendinden bahsediyorsun desene. Bir yazar özentisinin kendinden bahseden bir kitap daha yazması; tam da dünyanın ihtiyacı olan şey”. Bu sözler üzerine artık sabrı taştı B’nin: “Öyle diyorsun ama bana verdiğin yazılarından birinde okunmaya değer tek şeyin düşler olduğuna dair bir cümle hatırlar gibiyim”. Bu sözler adamı can evinden vurmuştu; öyle ki birden yüzü kızgınlıkla çarpıldı ve yatağında doğruldu adam. Hani biraz gücü kuvveti yerinde olsa yataktan fırlar; B’nin üzerine atlar ve hatta mümkünse onu pencereden aşağı atardı. “Onları okudun mu!” diye haykırdı zayıf vücudundan beklenmeyen yüksek bir sesle. Onu bam telinden yakalamış; belden aşağı vurmuştu B. Saygı duyduğu; ölmek üzere olan ve kendisinden bin kere daha iyi bir yazara böyle davranmamalıydı; bunu B de biliyordu ama son zamanlarda herkes tarafından eleştirilmekten; özellikle de sevdiği saydığı insanlar ve kendisi tarafından eleştirilmekten, suçlanmaktan bıkıp usanmıştı. “Evet” dedi okudum. “Onları sana okuman için değil, yakman için vermiştim!”. “Öyle mi? Neden kendin yakmadın o zaman?” Bu sözler üzerine biraz duraladı adam. Sonra bu sorudan sıyrılmak için olsa gerek sesini daha da yükselterek, “Şuraya bak!” diye bağırdı, “Burada nasıl yakabilirdim onları! Görmüyor musun, ayağa bile zor kalkıyorum!”. “Tabi tabi. Çöpe atsan hemşire alırdı değil mi? Yırtıp atsaydın gene hemşire alıp o kağıtları birleştirebilirdi değil mi? Bence bunların hepsi palavra. Onları bana verdin, çünkü okunmak istiyordun; okumamı istiyordun. Hatta ve hatta onları belki yayımlatacağımı ve sadece benim değil herkesin okumasını umuyorsun için için. Öyle değil mi? Kendini bile kandıramazken beni kandırabileceğini mi sanıyorsun gerçekten. Kabul etmek istemesen de yazdıklarını birilerinin okuması seni hayat boyu kurtulamadığın yalnızlığından biraz olsun kurtaracaktı sen artık ölsen bile.” Adam çaresiz ve yıkılmış bir şekilde arkasına yaslandı. Gözleri dolmuştu; fena halde yaralandığı her halinden belliydi. Yutkunarak, “o cümlenin geçtiği yazının özel bir mektup olduğunu biliyorsun değil mi?” dedi acınası bir biçimde. “Evet, gönderilmemiş bir mektup”. “Onları yok edeceksin değil mi?” diye sordu adam çaresizce. “Bunu gerçekten istediğine emin misin? Çünkü benim hiçbir zaman yazamayacağım kadar güzel yazılar onlar. Bana sorarsan yok olmayı hak etmiyorlar”. Artık adam gerçekten yalvarmaya başlamış; B’yi hararetle ve öfkeyle eleştiren o mağrur adamdan eser kalmamış; o adam tam anlamıyla bir zavallıya dönüşmüştü: “Belki de haklısındır B. Sefil hayatımın her akşamında her kalemi alışımda suçluluk içinde ama kendime engel olamadan yazdım onların her satırını. Belki dediğin gibi onları sana verirken en azından onları anlayabilecek tek bir kişinin de olsa okumasını -kendime itiraf etmesem de- istemiş olabilirim. Ama bak şimdi sana yalvarıyorum; ölmek üzere olan bir adamın son isteği bu: Yalvarırırım onların hepsini yak; yok et onları. Beni anlamanı istiyorum: Ölerek hayatım boyunca sırtımda taşıdığım suçluluktan da insanlardan da kurtulmak üzereyim ama geride yazdıklarım kalırsa sonsuza dek devam edecek acılarım. Beni anlıyor musun?” Anlıyordu B ve adama verdiği acı yüzünden müthiş bir pişmanlık ve vicdan içindeydi şimdi. Ne vardı dilini tutsaydı; bu kadar son zamanlarda kendisine yapılan bunca suçlamaya bir de onunki eklenseydi ne olurdu sanki. Buradan gitmeden adama huzur vermeliydi. “Anlıyorum” dedi, “Eve gider gitmez hepsini yakacağım, söz veriyorum. Nasıl olsa hepsini okudum ve sen de bilirsin ne kadar çok sevsem de hiçbir kitabı iki defa okumam.” Adamın yüzündeki gerginlik kaybolana kadar tekrar tekrar söz verip durdu B. Ama yalan söylüyordu. Adam huzur içinde öldükten sonra yazdıklarının hepsini yayımlatmak için elinden geleni yapmayı kafasına koymuştu çoktan. Onun başka bir Lautreamount olmasına izin vermeyecekti. Adamın ‘suçunu’ üstlenecek ve yazdıklarını açığa çıkarmak için elinden geleni yapacaktı.

Neden sonra adam B’ye inanmış ve geride neredeyse bir iz bırakmadan yok olacak olmanın huzuruna yeniden erişmişti. B onunla tokalaşıp öpüştü ve odayı terk etti.

Bu B’nin adamı son görüşü olmuştu. Çünkü bir hafta sonra adamın öldüğünü haber almıştı. Tuhaftır ki adamın cenazesinden birkaç gün sonra adamla aynı hastalığa yakalandığını öğrenecekti B. Tesadüfe bakın ki B’yle hemen hemen aynı zamanda ağabeyi de bu ölümcül hastalığa yakalandı. Bu öyle bir hastalıktı ki aylar boyunca yatağa düşmeden günlük hayatına devam edebiliyordu insan ciğerleri sökülecek gibi öksürse de kan tükürse de.

Bir gün iki hasta kardeşi rahmetli babaanneleri gezmeye çıkardı; sanki kendileri otobüse binip çarşıya gidemezlermiş gibi. Kızılay’da bir dönerciye girdiler, babaanneleri onlara döner ısmarladı. Ekmek arası dönerler masaya geldiğinde yemek için ellerine aldıklarında iki kardeş de dönerlerinde canlı hamam böcekleri olduğunu fark ettiler. B dönerleri geri verip başka bir dönerciye gitmeyi önerdi.  Ama ağabeyi bu dönerciyi tanıdığını; hep burada döner yediğini; şimdi içinde hamam böcekleri olduğu için dönerleri iade ederlerse dönerciye büyük saygısızlık yapmış olacaklarını; bu yüzden bir daha dönercinin yüzüne bakamayacağını ve buraya tekrar gelemeyeceğini söyledi. Hem ne vardı ki ekmek arası dönerin içine hamam böcekleri girmişse; bunda dönercinin suçu neydi. “Eee, ne yapacağız o zaman?” diye sordu B hem şaşkın hem de ağabeyinin bu ezik tavrına sinirli bir biçimde. “Dönerlerin içinden hamam böceklerini çıkarıp yiyeceğiz” dedi ağabeyi de. B şaşkınlıkla ağabeyinin yüzüne bakıyordu ki ağabeyi hamam böceklerini ayıklamaya başlamıştı bile. Ağabeyine bu yaptığının ezik bir davranış olduğunu söylerse kavgaya kadar gidecek bir tartışmayı tetikleyeceğini bildiğinden sustu ve o da dönerindeki hamam böceklerini ayıklamaya başladı yüzünü ekşiterek. Böylece babaannelerinin ısmarladığı dönerlerle öğle yemeğini yemiş olarak çıktılar dönerciden. Aynı günün akşamı bir arkadaşı ve karısıyla barda buluştu B. Liseden tanıştığı bir arkadaşıydı Samet. B liseden kimseyle görüşmüyorsa da her nasılsa Samet’le düzenli bir biçimde görüşmeyi sürdürmüşlerdi. Ne var ki uzun zamandır arayıp sormamıştı Samet’i B. Samet B’nin hastalığından haberdar değildi. İçkiler içilirken laf döndü dolaştı B’nin arkadaşlarına karşı ilgisiliğine; soğukluğuna geldi. Belliydi ki içkinin de etkisiyle Samet uzun zamandır B’ye karşı içinde biriktirdiği sitemleri dökmeye başlamıştı: Samet B’nin ne zaman başı sıkışsa yanında olurdu; en kötü zamanlarında ona yardımcı olmuş ve bir dost olarak onu hep arayıp özlemişti; oysa B öyle duyarsız öyle duygusuzdu ki Samet’i aslında ne dost ne de arkadaş olarak görmüyor; öylesine içki içtiği bir tanıdık olarak görüyordu belki de. Hatta Samet öyle düşünüyordu ki B hayatında kendinden başka kimseye karşı bir şey hissetmiyordu. Samet eşinin ‘bu buluşma nasıl oldu da böyle bir hesaplaşmaya dönüştü’ diyen bakışları altında B’ye verip veriştiriyordu hırsla. B ise bu sefer o adama yaptığı gibi karşılık vermemeye kararlı bir şekilde sadece susuyordu. “Cevap vermiyorsun!” diye haykırdı Samet, “Çünkü hepsi doğru öyle değil mi? Senin için benim ve yaşadıklarımızın hiçbir anlamı yok çünkü. Zaten sen değil misin tek kalemde karısını ve çocuğunu da silen? Söyle sen değil misin? Sen var ya B gittiği her yere mutsuzluk götüren bir adamsın. Senin bir ruhun yok, kalbin yok; sen sadece kendi için yaşayan bir hiçsin ve yaşamaman belki herkes için daha iyi olurdu aslında.” Bu kadar ağır hakaretin ardından B’nin sadece birasından bir yudum daha alıp öyle boş boş yüzüne bakmasına hem iyice sinirlendi hem de şaşırdı Samet; “B,” dedi, “sen gerçekten bitmişsin.” Sonra masaya bütün hesabı ödemeye yetecek bir banknot atıp ayağa kalktı: “Hadi Selin, böyle aşağılık bir adamla daha fazla oturmak istemiyorum.” Karısı şaşkın bir biçimde ayağa kalkıp çantasını omzuna geçirirken “ben ölüyorum” dedi B alçak sesle. Samet bunu duymuştu ama doğru duyduğuna emin olamamıştı: “Ne? Ne dedin?” “Ben ölüyorum” diye tekrarladı B, “Hastayım. En fazla birkaç hafta daha yaşayabilirmişim.” Bu sözler üzerine Samet de eşi Selin de öylece bakakaldılar. “Sen ciddi misin?” diye sordu Samet. “Evet” dedi B. Samet demin hışımla kalktığı sandalyeye tekrar oturuyordu ki “Hayır,” dedi B, “Kalmanı istemiyorum. Hele hele bana acıdığın için tekrar o sandalyeye oturursan ben kalkar giderim. Söylediklerinde de haklıydın üstelik. Git! Gitmeni istiyorum.”. “Bilmiyordum”. Alaycı bir biçimde gülümsedi B : “Bilseydin hakkımdaki gerçek fikirlerini hiçbir zaman öğrenemeyecektim. Hadi git artık, lütfen.” Samet yüzü düşmüş mahcup bir biçimde gidiyordu ki eşi: “Ben biraz daha kalabilir miyim?” dedi. Samet bir eşinin bir B’nin yüzüne baktı, “peki” dedi sonra “evde görüşürüz.”

Samet gittikten sonra bir süre sessizce karşılıklı oturdular ve konuşmadan içki içtiler. Selin’i pek tanımıyordu B. Büyük ihtimalle umutsuz erkekleri avutma alışkanlığı olan anaç bir kadındı ve B’nin masada tek başına böyle kalakalması içine dokunmuştu. Bir süre sonra B’nin elini tuttu: “Daha fazla içme bence. Gel, rahatça konuşabileceğimiz başka bir yere gidelim.”

Bir saat felan sonra bir otel odasında sevişiyorlardı. Normalde arkadaşına bunu yapmazdı B. Ama yakında ölecek olmanın bilinci kendi prensiplerini çiğnemesine sebep olmuştu. Ya da bu B’nin suçluluktan kurtulmak için sığındığı bir bahaneydi. B sınıfı bir Amerikan filminde kötü adamın tehditleri yüzünden en yakın arkadaşının yerini söyleyen adama kötü adamın dediği o bilgece sözler geldi B’nin aklına: “Üzülme J, hangimiz olduğumuzu sandığımız kişiyiz ki.” İşte arkadaşının eşiyle sevişiyordu ‘aşağılık’ B ve hissediyordu ki kadının vajinası buz gibi soğuktu. B bu soğukluğun kadının sırf ölmek üzere olan bir adama acıdığı için tutkusuz bir biçimde ona kendini teslim etmesinden kaynaklandığını düşündü. B’ye gerçek bir tutku hissetseydi böyle soğuk olmazdı vajinasının içi. Tüm bu düşüncelerine rağmen boşalmayı başardı B. Biraz sonra B yatakta sigara içiyor; kadın ise üstünü giyiniyordu. Ölmek üzere olan bir adama yapabileceği en büyük iyiliği yapmanın vicdan huzurunu yaşıyordu. Böylece kocasının kaba tavrını da telafi etmişti. Ama işte görev yerine getirilmişti; çıkıp gitti kadın.

Kadından biraz sonra B de çıktı otelden. Ulus civarlarıydı; güneşin yeni yeni battığı güzel bir sonbahar akşamıydı. Öylesine yürürken gençten biri önüne çıktı: “Afedersiniz, bir şey soracaktım da”. Telaşlı bir hali vardı delikanlının. “Buyur” dedi B. Genç cebinden bir fotoğraf çıkartıp B’ye uzattı: “Ben bu evi arıyorum. Bana verilen tarife göre bu sokakta olması gerek ama defalardır sokakta gidip geliyorum ve bulamıyorum bu evi. Siz biliyor musunuz?”B fotoğraftaki eve baktı; evet bu pencereleri kapısı felan olan bir ev fotoğrafıydı ama tuhaf biçimde tanıdık geliyordu bu ev B’ye. Biraz daha dikkatle bakınca resimdeki tuhaflığın sebebini anladı ve tebessüm etti. “Bu evi sana kim tarif etti?” diye sordu delikanlıya. “Şey…” diye söze başladı delikanlı utanarak, “internette tanıştığım bir kız gönderdi bu fotoğrafı. Evin bu sokakta olduğunu söyledi.”. “Kusura bakma ama o kız her kimse seni fena işletmiş. Bu fotoğrafta Ankara Kalesi fotoşopla eve benzetilmiş.” Genç adamın gözleri şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde faltaşı gibi açılmıştı: “hayır, olamaz böyle bir şey. O beni seviyordu; yazdıklarını bilmiyorsunuz; bana her şeyini anlatmıştı; en özel sırlarını paylaşmıştı benimle.” B fotoğrafı ona geri uzattı: “Fotoğrafa tekrar bak.” O fotoğrafa bakarken B onu kolundan tutup çevresindeki kentsel dönüşüm projesi adı altında etrafındaki gecekonduları yıkılmış kaleyi görebilecekleri bir yere çekti. Neyse ki kaleyi görebilen bir sokaktaydılar. Bu fotoğrafı hazırlayan her kimse bunu düşünmüş olmalıydı. B eliyle kaleyi işaret etti: “Şimdi de şuraya bak.” Delikanlı kaleye baktı bir fotoğrafa; bir kaleye bir fotoğrafa. Bu hali öyle komikti ki B gülmemek için kendini tutuyordu. “Ama nasıl olur” diye sayıklayıp duruyordu delikanlı. Çok büyük bir hayal kırıklığı içindeydi belli ki. Bir gözünden bir damla yaş yavaşça çenesine doğru süzüldüğünde onun için üzüldü B; biraz da kendi toy zamanlarını hatırladı: “Boş ver arkadaşım, olur böyle şeyler.”. “Teşekkür ederim, ağabey. Sizin de vaktinizi aldım kusura bakmayın”. “Rica ederim.”

B yürümeye devam etti. Aşk acısı çeken çocuksa olduğu yerde kalakalmıştı. Bir fotoğrafa bir kaleye bakıp durmaya devam ediyordu ağlamaklı.

Barış K.

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: