Anasayfa > Edebiyat > Baykuşun Alacavakitleri 14

Baykuşun Alacavakitleri 14

Hastalığı artık ciddi biçimde ilerlemiş ama henüz yatağa düşecek hale gelmemişti B. Üzerinde sürekli hissettiği kırgınlık ve halsizliğe rağmen eski bir dostu olan Gökhan için kendisini hiç ilgilendirmeyen bir olayın içinde bulmuştu kendini B. Gökhan’ın kardeşi Serkan köyden kız kaçırmıştı ve şimdi aradan geçen bir aydan sonra B, Gökhan, kardeşi ve kız, kızın ailesinin rızasını almak için yemyeşil ağaçlarla kaplı bir patikadan yürüyerek kızın köyüne giden tahta nehir köprüsüne varmışlardı. Gittikleri Karadeniz’in ‘balta girmiş’ de olsa bakir kalmış ormanlarla kaplı bir köyüydü. Yanlış hatırlamıyorsa B Giresun’un bir köyüne gidiyorlardı. Daha önce Giresun’a hiç gelmemişti B, ama babaannesinin gecekondu mahallesinde çocukluğunda tanımıştı Giresunluları. Giresunlular özü sözü bir yiğit insanlar olurdu. İşte nihayet Giresun’un bu sapa –öyle sapa ki köye varmak için araba yolu bile yoktu ve altında bir ırmağın çağlaya çağlaya aktığı bu tahta köprüye gelinceye değin Amazon ormanlarından geçmişlerdi sanki- köyüne garip bir mevzu için yolu düşüvermişti nihayet.

Yorgun argın ki B hepsinden daha bitik bir haldeydi köprünün başına geldiklerinde köprünün diğer tarafında üç kişinin durduğunu fark ettiler. Üçünün de iri kıyım adamlar oldukları yirmi küsür metrelik köprünün bu tarafından rahatça belli oluyordu. Bunlar muhtemelen kızın ağabeyleriydiler ve duruşlarından hiç de dostça bir tavırları olmadıkları hemen anlaşılıyordu. Bu saatten sonra yapacak bir şey yoktu illa geçilecekti bu köprü ve yüzleşilecekti bu öfkeli ağabeylerle. Tedirgin bir biçimde yürümeye başladılar hiç de tekin olmayan sağa sola sallanıp duran bu yüksek, dar köprünün üzerinde. Hiç birinin ağzını bıçak açmıyor; endişeleri her hallerinden belli oluyordu. Bir tek Gökhan kararlı ve cesur görünüyor; en önden de o yürüyordu zaten. B’yi sorarsanız aksıra tıksıra en arkadan tıknefes bir halde diğerlerine ayak uydurmaya çalışıyordu. Nihayet köprünün karşı tarafına iyice yaklaştıklarında yalnızca yaprakların hışırtısı; kuş sesleri ve korkutucu bir insan sessizliği içinde karşı karşıya gelmişlerdi üç ağabeyle.

Ne oldu nasıl oldu nasıl da hiç konuşmadan başladıysa Gökhan ve ağabeylerden biri arasında yumruk yumruğa bir kavga başladı. B, nefes nefese öne doğru eğilmiş soluklanıyordu. Ne dövüşecek ne de dövüşü ayırmak için bir şeyler yapacak mecali kalmamış öylece izliyordu bu dehşetengiz kavgayı. Serkan’la kaçırdığı kız ise birbirlerine sarılmışlar bu kavgadan kimin galip geleceğini beklemeye durmuşlardı. Kızın diğer ağabeyleri ise teke tek dövüşe karışmıyor sadece izliyorlardı. Bir kişiye karşı üç kişi girişmeyi yiğitliğe yakıştırmayan mağrur bir halleri vardı. Böyle mert olmasalar üçü bir olup Gökhan’ı bir çırpıda haşat edebilirlerdi. Hele zavallı B’yle kaçırdığı kızın ‘arkasına saklanmış’ Paris’i yüzlerine bakacak kadar bile adam saymıyorlardı belli ki. Hektorluk Gökhan’a; Achileusluk ise kızın dövüşen ağabeyine düşmüştü kısacası.

Bu sırada bu yola çıkmadan önce Gökhan’la B’nin eski mahallesindeki evlerinde olduklarını hatırladı B. Gökhan mı B’den gelmesini istemişti yoksa B mi onlarla beraber gelmeyi teklif etmişti dostuna hatırlayamıyordu şimdi. Olur ya yıllarca merak ettiği Giresun’u ölmeden görmek için bu olaya dahil olmak isteyen B olmuştu belki de. Ama işte hatırlamıyordu bunu B.

Dostu ve kızın ağabeyi ne küfür ederek ne bir şey söyleyerek soluk soluğa kavga ederken nehre ve ormana takıldı B’nin gözü. Bu ne güzel bir ormandı koyu yeşilin bütün tonlarında; gri gökyüzünün altında yemyeşil bir yakut olmuştu sanki bu yüksek ve yüce ağaçlar. Hele şu gürül gürül akan ırmak ne de güçlüydü ne de ürkütücü ve bu yüzden de ne güzeldi. İnsan onun vahşiliğini ve önüne ne gelirse alıp götürecek gücünü hissettikçe yaşama sevinciyle doluyordu. Ne yanıbaşındaki dostunun kavgasını umursuyordu B ne de bundan sonra olacakları. İyi ki gelmişti buraya; bu güzelliği görmeden ölmek istemezdi.

Sonra otobüsle Giresun’a gelişleri canlandı B’nin gözünde. Otobüsün arka koltuklarında iki kız bir oğlanla oturduğunu hatırlıyordu. Kızlardan biri bir yanında pencere kenarında, diğeri diğer yanında pencere kenarındaki oğlanla B’nin arasında oturuyorlardı. Oğlanla B’nin arasında oturan kız öyle genç öyle güzel öyle beyazdı ki hani eskilerin tabiriyle açmamış beyaz bir gül goncası gibiydi. Bakmalara doyulmaz; dokunmaya kıyılamaz saf bir güzelliği vardı. Yanındaki oğlanın sevgilisiydi el ele tutuşmalarından anlaşıldığı kadarıyla. Ama pencere kenarındaki oğlan kızla hiç konuşmuyor ilgisiz biçimde pencereden dışarıyı izliyordu. B ise kaçamak kaçamak da olsa kızın ömründe görmediği güzel yüzüne bakmadan edemiyordu. Sonra kızın da kendisini süzdüğünü fark etti. Kız da yanındakine çaktırmamaya çalışarak B’ye bakıyordu ve ara sıra göz göze geliyorlardı. Sonra bu göz göze gelmelerde kız B’ye gülümsemeye ve sevgiyle bakmaya başladı. Uzun süre –belki yıllar- sonra ilk kez böyle kalbinin çarptığını duydu B. Öyle heyecanlanmıştı ki hasta ciğerlerinde nefes darlığı yaşamaya başlamıştı. Derin derin soluk alıyor ciğerlerine oksijen yetirmeye çalışıyordu ama çok mutluydu. Neden sonra B’nin bu saf güzellikten hiç beklemediği bir şeyler yapmaya başladı kız; incecik bir etek giydiği bacaklarını B’nin bacaklarına sürtmeye başladı. B de onun bu davranışına karşılık verdi ve böylece kızla aralarında heyecanlı, ayıp bir oyun başladı. Kız boşta kalan eliyle B’nin elini okşuyor; kalçalarına, bacaklarına götürüyordu. Pencere kenarındakiler de sanki B ve kız bu yasak oyunları rahatça oynasınlar diye pencereden gözlerini ayırmıyorlardı hiç. Nihayet Giresun otogarına varıncaya değin sürdü bu erotik oyun. Ankara’dan Giresun’a öyle çabuk gelmişlerdi; öyle az yerden geçmişlerdi ki bu iki şehrin arasındaki mesafenin farzı misal Ankara ile Haymana kadar olduğunu düşündü B. Ya gerçekten öyleydi ki bu imkansızdı ya da insan ölüme yaklaştıkça zaman giderek hızlanıyordu.

Meyvelerinin taşıyamayan bir dal gibi yere eğilmiş vaziyetteki B başını kaldırıp etrafındaki insanlara baktığında ‘küçük’ bir ayrıntıyı hatırladı. Otobüste oynaştığı kız Serkan’ın kaçırdığı kız; kızın elini tuttuğu oğlan da Serkan’dı. Kendisi gündüz düşerindeyken her nasılsa kavganın bittiğini ve işin tatlıya bağlandığını fark etti B. Demin ölümüne kavga eden ağabeyle Gökhan biraz hırpalanmış bir şekilde de olsa birbirlerinin omzuna ellerini atmış güle oynaya şakalaşıyorlardı. Serkan ise kızın elinden tutmuş diğer ağabeylerle neşeli bir sohbet tutturmuş yürüyordu. B de doğrulup peşlerine takıldı.

Sık ağaçların arasından dar bir patikadan geçerek köye vardılar bir süre sonra. Kızın anne ve babasının evine geldiler. Herkes selamlaştı, öpüştü ve genişçe bir köy odasına girildi. Duvar kenarlarında minderler, sedirler; yerde üst üste halılar serilmiş; bir kenarda üzerinde çaydanlık olan sobanın yandığı tipik bir köy odasıydı bu. Sonra çaylar içildi; sağdan soldan konuşuldu.

Neden sonra bir sebepten B ve kız dışında herkes odadan çıktılar. Kız ve B yalnız kalmışlardı odada. Kız gülümseyerek kalktı odanın uzak köşesinde oturduğu minderden ve B’nin pencerenin altında oturduğu sedire geldi; B’nin yanına. Hiçbir şey söylemeden sokuldu B’ye. Öyle sevgiyle öyle mutlu bakıyordu ki B’ye ‘Neden ben ölürayakken karşılaştık ki bu kızla; neden en yakın dostlarımdan birinin kardeşinin ‘nişanlısı’ ki bu kız’ diye hayıflanmaya başladı içinden B. Halbuki sezdiği kadarıyla bir hevesle kaçırdığı bu kıza pek bir ilgisi kalmamıştı Serkan’ın. Büyük ihtimalle düşünmeden giriverdiği bu belalı işten çıkamadığı için evlenecekti bu kızla. Kız da yine bir hevesle kaçmıştı anlaşılan Serkan’la; Serkan’ın şu andaki hislerinin farkındaydı muhakkak. Kesin olan bir şey varsa o da kızın B’ye B’nin de kıza aşık olduğuydu. Yıldırım aşkı dedikleri şey bu olsa gerekti. Ne var ki artık her şey için çok geçti; kız Serkan’la evlenecekti mecbur ve B’de ölümün kıyısındaydı işte. Böyle düşünse de kızın kendisine yanaşmasına, sokulmasına karşılık vermese de karşı da koymuyordu B. Tam bu sırada çat diye açıldı odanın kapısı; kızın ağabeylerinden biri daldı odaya. Ne kadar hızlı kendilerine çeki düzen vermeye çalışmışlarsa da görmüştü adam olup biteni. Ama hiç de B’nin beklediği gibi kötü bir tepki vermedi bu ağabey; hatta sizi gidi der gibisinden gülümseyip B’nin yanına oturdu: “Merak etme sana kızmadım; bizim deli kıza da” dedi adam “işin aslı o Serkan’dan ziyade senin evlenmeni isterim kardeşimle. O Serkan zibidisi sevmiyor bu kızı. Hevesini almış ama mecburen evlenecek ve mutsuz olacaklar. Sonunda da bana sorarsan boşanacaklar. Bir de çocuk yaparlarsa vah o çocuğun haline. Ama gördüğüm kadarıyla siz birbirinizi gerçekten seviyorsunuz. Evet, bizim kız sana göre küçük, senin gibi okumuş yazmış da değil. Ama bir bakışta sizin birbirinizi tamamlayacağınızı görebiliyorum. Bakma köyde olduğuma ben de okumuş yazmış adamım senin gibi. İlahiyat mezunuyum. Yıllarca imamlık yapmadığım şehir kalmadı; neler gördüm neler. Nihayet kendi köyümün imamı oldum. Yani diyeceğim o ki arkadaşım eğer istersen kimseyi de karıştırmam bu işe ve evlendiririm sizi. Hatta imam nikahınızı da ben kıyarım. Ne dersin?”

‘Ah’ dedi B içinden ‘birkaç yıl önce edilseydi bu teklif Allah derdim. Belki ölmeden birkaç gün mutlu olmak için bile evlenilir bu kızla. Ama giderayak ne dostuma bu yapamam’. Dışındansa “Olmaz,” dedi B “dostuma bunu yapamam. Siz bunları görmemiş olun.” “Peki, sen bilirsin.”

Biraz dostluğu daha çok da ölümün eşiğinde olduğu için aranıp da bulunmaz aşkı tepivermişti işte. Yoğun bakımda ölmek üzere olan bir adamın cebindeki şans topu biletine büyük ikramiyenin vurması gibi bir şeydi bu. Lanet olası dünya ya çok muzipti ya da çok zalim. Aslına bakılırsa hem muzip hem de zalimlerin zalimiydi dünya.

Barış K.

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: