Anasayfa > Edebiyat > Baykuşun Alacavakitleri 15 (Son)

Baykuşun Alacavakitleri 15 (Son)

Bir taksinin ön koltuğunda iki büklüm olmuş Cüce Çiroz’un evinin olduğu sokağı tarif etmekteydi B taksi şoförüne. Artık hastalığının son evresine gelmişti. Hastalığın bütün arazları en şiddetli dereceye varmıştı; sürekli nefes darlığı çekiyor; aksırıp tıksırmadan duramıyor, öksürdüm mü de öyle şiddetli öksürüyordu hem ciğeri kopacak gibi oluyor hem de başına korkunç bir ağrı saplanıyordu. Vücudunun her yeri bütün eklemleri ağrımaya başlamış, kambur ve iki büklüm olmadan yürüyemez olmuştu. Gerçi halsizlik ve kırgınlıktan yürümeye de mecali kalmamıştı ya. Bu ağrılara doktorun verdiği morfin bile pek kar etmez olmuştu. Bütün bunların üstüne en sıcak odalarda; harıl harıl yanan sobaların yanında bile üşüyordu. Artık can denen o sıcaklığın vücudunu terk etmeye başladığını seziyordu B. İşte sonunda ‘Hz’ İsa’nın evinde ölmeye karar vermişti bir fil sezgisiyle. Onun mezarı ruhsuz bir hastane odasındaki anne babasının ve kardeşlerinin; eski karısının ve oğlunun; dostlarının ve arkadaşlarının; belki Ece’nin ya da tanıdığı başka insanların acıyarak baktıkları bir ölüm döşeği olmayacaktı. Harcanmış rezil hayatının kimsenin farkına varmadığı gerçek bir azizin; pejmurde bir peygamberin; Çiroz’un izbe evindeki o kurtçuklu sıcak yatağında sonlanmasını istiyordu: Kimsenin bilmediği bir azizin evinde yok olmak. Eski mahallesindeki köpek cesedi gibi çürüyecek; vücudu beyaz kurtçuklara ev sahipliği yapacaktı. Böylece en azından bedeni İsa’yla ucube çocuklarına yemek olacak ve bir işe yarayacaktı.

Kerhane mahallesindeki sokağa girdiklerinde gördü cücenin gecekondusunu. Diğer derme çatma gecekondular arasında onlardan daha derme çatmalığı ve haraplığıyla hemen fark ediliyordu zaten. Bilmeyenler için dışarıdan girilesi görülmeyen bu metruk görünümlü evin aslında ‘kutsal ve mucizevi’ bir yer olduğunu B’den başka bilen yoktu herhalde. Taksi evin önünde durdu ve B cebinden yüz liralık bir banknot uzattı. Taksici önünde durdukları evden mi yoksa yanında oturan hastalıklı adamdan mı tiksindiğinden bilinmez yüzünü buruşturarak “Ben bunu bozamam ki daha yeni siftah yaptım” dedi. Bir an evvel buradan gitmek istediği belliydi ve B için paranın bir önemi kalmamıştı; “Üstü kalsın” deyip inebildiğince hızla indi taksiden. Onun inmesiyle taksicinin gaza basması bir oldu.

Kapıyı çaldı B. Biraz sürse de açıldı kapı. Üzerinde bornozuyla kapıyı açan cüce karşısında B’yi görünce sevinmişti: “Hoş geldin B. Sonunda gündüz gözüyle geldin evime. Gir içeri gir.” B girdi içeri. Kapı kapanınca karanlığa gömüldü oda; bu loş ışığa B’nin gözlerinin alışması biraz zaman alacaktı. Yeri gelmişken gözü toprağa bakan insanlarda olduğu gibi B’nin gözlerinin feri de gitmiş; üzerini gri bir tabaka kaplamış ve gözleri eskisi kadar iyi göremez olmuştu. Cüce iki büklüm haldeki B’nin kolunun altına girip yürümesine yardımcı olmaya başladı: “Sana ne olmuş böyle; bir deri bir kemik kalmışsın.” “Hastayım”. “Geçmiş olsun. Seni yatağa götüreyim orada uzan istersen.” “İyi olur.”

Artık odanın loşluğuna gözü alışmıştı B’nin. Gitmekte oldukları yatağı; odanın orta yerindeki masa ve sandalyeleri; üzerinde beyaz kutçukların gezindiği halıyı görebiliyordu artık. Sonra birden onu gördü. Onu; o çıplak yılanı. Çocukluğunda ilk canlı yılan görüşü geldi aklına. Çocukken orman içinde bungalov evlerin olduğu deniz kenarında bir kamp yerinde kalmışlardı ailece. Bu kamp yerinde yemek yapmak; bulaşık ve çamaşır yıkamak için ortak kullanılan tek katlı ahşap bir bina vardı. B elinde annesine götürdüğü tabak çanakla oraya doğru yalnız başına yürürken görmüştü hayatında ilk kez bir yılanı. Hemen önünde bir çalılığın içinden çıkmış yavaş yavaş S çizerek karşı tararftaki çalılığa girmişti bu yılan. Boyu bir metre bile değildi. B, o çalılıktan çıktığı anda büyülenmiş; ışık tutulmuş tavşan gibi kalakalmıştı olduğu yerde. Yılanın tozlu toprağın üzerindeki sürünüşü birkaç saniye ya sürmüş ya sürmemişti ama bu süre B’de hiç unutamayacağı dakikalar süren bir görüntü bırakmıştı.

İşte halının üzerinde neredeyse bir insan büyüklüğünde çıplak bir yılan çöreklenmişti. Çıplaktı bu yılan yani derisi, pulları yoktu. Başka her yanıyla bir boa yılanına benziyordu ama derisi insan derisiydi. “Bu… Bu da ne?” diye sordu Çiroz’a şaşkınlıkla. Kalın sesiyle gevrek gevrek güldü cüce: “Hani buraya ilk geldiğinde neredeyse üzerine basacağın çocuğum vardı ya hani adını Ahmet koymuştum. O büyüdükçe çok değişti. Meğerse oğlan değil kızmış; ben de büyüyünce anladım. Aslı o; benim kızım.” Aslı’nın yanına yavaşça çömeldi B yakından bakmak için. Aslı kafasını vücudunun ortasına koymuş uyuyordu anlaşılan. Gerçekten de bembeyaz pürüzsüz derisi bir kadın cildinden farksızdı. İster istemez ona dokunmak geldi B’nin içinden. Dokundu; teni sıcacık genç bir kızın teniydi. Okşamaya başladı. O okşarken tıpkı çıplak bir kadın uyurken okşanırmış gibi kıpırdanıyordu yılan. Sonra uyku mahmuru bir biçimde açtı gözlerini usulca ve B’yi görünce şaşırdı. Bir süre bakıştılar çıplak yılanla B. Gözleri çok güzeldi bir yılanın gözleri nasıl güzel olabilirse; aslında bütün yüzü çok güzeldi bir yılanın yüzü nasıl güzel olabilirse. Bu bir mucizeydi: İlk gördüğü günden beri dehşet duyduğu bir varlığa karşı böyle isimsiz, yoğun duygular hissedebilir miydi bir insan; hissedebiliyordu demek ki. İkisi de birbirinden alamıyorlardı gözlerini. Aslı gülümsedi bir yılan nasıl gülümserse. B de gülümsedi gerçekten aşık bir adamın masumiyetiyle. Ömürleri boyunca karşılaşacakları bu anı beklemişlerdi sanki. Yılan ince bir ağaca tırmanır gibi bacağına dolanarak tırmanmaya başladı B’nin üzerine. Bu sırada bütün dişiliğini de hissettiriyordu B’ye; vulvasını ve vulvasının sıcak nemini bile. Nihayet sarmaş dolaş yüzyüze gelmişlerdi nefesleri birbirine karışacak kadar. Çıplak yılan sımsıkı sarılışıyla B’nin eğik bükük cılız vücudunu dimdik hale getirmiş; B de kollarıyla sımsıkı sarılmıştı ona. Kesinlikle aşık olmuştu B. Çünkü yumuşak kıvrak ve köşesiz vücuduyla; duyarlı kenetlenişiyle dişiliğin özüydü bu varlık. Bir yılanın sevgi dolu bakışları ve kösnül gülümseyişiyle ise aşık olduğu kadınların toplamıydı. Kadın ve aşkın Aslı’ydı işte kendisine sarılan. Sonra çıplak yılan öpmeye başladı B’yi. Onun çatal diliyle B’nin dili sevişiyordu şimdi.

Cüce ise çoktan geçmişti her zamanki sandalyesine. Bir eli yanındaki neredeyse kendi boyundaki mor salyangozun sırtında mutlu bir şekilde izliyordu onları. Gülümseyen salyangozun kulağına doğru hafifçe eğilerek fısıldadı: “İşte en sonunda her şey olması gerektiği gibi. Kim bilir belki bir de torunum olur; senin de bir yiğenin. Ne dersin Mehmet?”

Ertesi sabah Baykuş uyanmadı. Gece ölmüştü ama hastalığından değil; yaşadığı aşırı şehveti ve mutluluğu kaldıramamıştı zayıf kalbi. Yüzünde mutlu bir ölümün tebessümü ve huzuru vardı. Onu sarıp sarmalayan çıplak yılanın ise gözünden yaşlar süzülüyordu. Yılan gebe kalmış; Baykuş güzel ve mutlu bir gecede ölmüştü. Evet, böylece cücenin de dediği gibi Baykuş’un alacavakitleri mutlu bir sona kavuşmuştu.

SON

Barış K.

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: