Anasayfa > Edebiyat > Baykuşun Alacavakitleri 2

Baykuşun Alacavakitleri 2

2.

Bazen öyle çok şarhoş olursunuz da kalktığınızda nerede olduğunuzu hatırlamak için zamana ihtiyacınız olur ya işte öyle uyandı B de. Gözlerini açtığında karşısında bir duvar vardı ne renk olduğu anlaşılmıyordu. Işık azdı.

Ne kadar çok uyumuştu ki hayatındaki hangi evde uyandığını hatırlamıyordu. En son A’yla beraber barda oturduğunu; o kızıl saçlı kızla bakıştıklarını hatırlıyordu. Sonrası yoktu. Bu yataktaydı işte. Hangi yatakta?

Üzerinde bir battaniye vardı ve akşamki kıyafetleriyle yatmıştı. Sonra huylanmaya başladı. Sanki üzerinde solucanlar geziniyordu. Elbisesinin içinde bir şeyler kımıldanıp duruyordu. Telaşla doğruldu. Doğrulmasıyla içinde bulunduğu odanın bir cehennem çukurundan farksız olduğunu gördü. Biraz ötede esmer, zayıf bir cüce çırılçıplak sandalyeye oturmuş gülümseyerek kendisine bakıyordu. Daracık odadaki eski ve kirli ahşap masa, gardrop ve sandalyeler etrafa dağılmış çöplükten neredeyse görünmüyordu. Daha da kötüsü sandalyedeki cücenin vücudu sarımtırak irinli yaralarla doluydu ve bu yaralarda; vücudunun her yanında beyaz kurtçuklar dolanıyordu. O an kendi vücudunda kımıldanan şeylerin ne olduğunu dehşetle anlayarak fırladı yataktan. “Lan, lan, lan” diye söyleniyordu kendi kendine. Derhal üstündekileri çıkartmaya başladı. Çıkarttığı tişörtünün, pantalonunun ve kilotunun üzerinde kurtçuklar vardı. Lanetler okuyarak vücudunda gezinen kurtçukları eliyle silkelemeye başladı aceleyle. Sadece üstü başı değil odanın her yanı bunlarla doluydu. Her yerde ağır ağır hareket halindeydiler. Bastığı halıda bir sürüsünü ezmişti. B bunca telaş ve dehşet içindeyken cüce hiç istifini bozmuyor; tuhaf ve dostça bir gülümsemeyle B’yi izliyordu sadece.

Aklına eski mahalledeki deredeki köpek leşi geldi. Mahalledeki çocuklarla köpeği gördüklerinde sanki köpeğin karnı yarılmış ve karnından bu beyaz kutçuklar saçılmıştı etrafa. Kurtçuklar o kadar çok ve birleşik bitişik bir haldeydiler ki onlardan hayvanın iç organları görünmüyordu. Leşin bir köpeğe ait olduğunu belli eden kurtçuklardan oluşmuş kütlenin kabuğu gibi görünen sırtı, göğüs kafesi ve tabiî ki oyuk gözlerinden kurtçuklar çıkan kafasıydı. Bu büyüklükte bir köpeğin vücudundan daha çok yer kaplayan bu kımıl kımıl kurtçuk kütlesi nasıl ortaya çıkmıştı. Şaşırmıştı. Ama o gün çocuklar bu görüntüden iğrenmemişler bir iki adım ötesinde olmanın rahatlığıyla bu iğrençliğe bakmaktan pornografik bir zevk almışlardı. Sonra kurtçukların, üzerine işemişler ve taşlamışlardı onları. Ama kutçuklara hiçbir şey olmuyordu. Onları yakmayı düşünememişlerdi. Ne de olsa yakmak için benzin gerekecekti ve bir yerlerden benzin bulabilecek yaşta değillerdi daha. Ertesi gün leş ve kurtçuklar orada mıydı hatırlamıyordu B.

Neden sonra cücenin karşısında çırılçıplak, soluk soluğaydı. Faltaşı gibi açılmış gözleriyle o cüceye bakıyor cüce ise kımıldamaksızın kucağında bir şeyle onu izliyordu.

Daha önce de çok sarhoşken saçmasapan yerlerde yatmışlığı olmuştu. Mesela bir keresinde pavyondan çıkıp açık bulduğu bir devlet dairesinin penceresinden içeri girip orada uyumuştu. Ama hepsinde yaptıklarının farkındaydı. Bu defa ise barda soğuk bira yudumlayışından sonrası kayıptı.

Nihayet “Ben buraya nasıl geldim” diye sordu cüceye.

“Bilmiyorum” dedi cüce o cücelere has kalın sesiyle, “ben geldiğimde burada yatıyordun. Ben de üşümeyesin diye üzerine battaniye örttüm.” B her yanı kurçuklarla dolu çarşafsız çıplak yatağa ve battaniyeye baktı.  Sonra cücenin kucağındaki mor ve ıslak, salyangoza benzeyen şey dikkatini çekti. Bir adım daha yaklaşıp bunun ne olduğuna daha yakından bakacaktı ki “Dur” dedi cüce “Ahmet’i ezeceksin!” Yere bakınca bir lahana büyüklüğünde daha önce hiç görmediği tombalak ve kocaman tırtıla benzer sarı siyah bir sürüngen gördü. Bu iğrenç yaratık bir tırtıl yavaşlığıyla hareket ediyordu. “Bu… bu da ne?” diyebildi şaşkınlık ve tiksintiyle.

“O Ahmet” dedi cüce “ Bu da Mehmet” diye bir bebek gibi havaya kaldırdı kucağındaki şeyi. Küçük bir karpuz büyüklüğündeki o şey de etrafı sümüksü bir mukozayla kaplı mor bir salyangoza benziyordu.

“Bunlar da ne? Bu kurtçuklar… Burada nasıl yaşıyorsun?”

“Onların hepsi benim parçalarım” dedi cüce. “Onlar benim bedenim” dedi irinlerle yaralarla dolu vücudunu işaret ederek. “Ama yalnızca Ahmet ve Mehmet benim gerçek çocuklarım.”

“Yani bunların hepsi senin vücudundan çıktı öyle mi?”

“Evet.”

Belki üstünü başını kurtçuklardan arındırmalı ve derhal giyinip terk etmeliydi bu iğrenç yeri ama bu cüceyi, bu durumu anlamak istiyordu. İnsan böyle bir tuhaflıkla hayatında kaç kere karşılaşabilirdi ki. Diğer yandan bu hasta cüce ona bir kötülük yapmamıştı. Hatta kendi yatağında yatmasına izin vermiş; üzerini bile örtmüştü. Şimdi üzerinde kurtçuklardan kalma bir iz de yoktu en azından. Bedenine herhangi bir zarar vermemişlerdi.

Nedense aklına hiç izlemediği Dönersen Islık Çal filmi geldi. Sonra Orson Wells’in bir filminden bir sahne. Orson Wells zengin bir adamın teknesinde hepsi sinsice birbirinin kuyusunu kazmaya çalışan birkaç kişinin önünde duruyor ve onlara şuna benzer bir şeyler söylüyordu: “Bir keresinde bilmem nerde denizcilik yaparken bir köpekbalığının yaralandığını görmüştüm kıyıya yakın bir yerde. Sonra başka bir köpek balığı gelip ona saldırdı ve boğuşurlarken o da yaralandı. Yarım saat geçmeden kan kokusuna gelen yüzlerce köpekbalığı birbirlerini yemeye başlamışlardı. O kadar çoktular ki kandan denizin rengi kırmızıya dönmüş köpek balıklarından ve kandan deniz görünmez olmuştu. Bunun hayatımda görebileceğim en dehşet verici şey olduğunu düşünmüştüm. Ta ki sizi tanıyana kadar.”

Bilinç böyleydi işte ne neyi çağrıştırıyor belli olmazdı bazen. Bu odada tiksinti verici bir iğrençlik vardı ama kötülük? Hayır.

“Senin adın ne?” diye sordu cüceye.

“Adım İsa. Ama ‘çiroz’ derler bana. Gerçi bu hale gelmeye başladığımdan beri hiç arkadaşım kalmadı. Herkes benden kaçar oldu. Peki, senin adın ne?”

“B”

“B mi? Çok garip bir isim.”

“Evet, ama ben alıştım. Babam felsefeciymiş. B de bilgeliği felan simgeliyormuş. Hani karanlıkta görürler ya.”

“Anladım”

B, Ahmet’e basmadan cücenin karşısındaki sandalyeye oturdu. Tabi önce sandalyenin üstündeki kurtçukları eliyle yere süpürdü. “Boşver şimdi benim ismimi İsa. Sen neden bir doktora gitmiyorsun? Onu söyle.”

Cüce gülümsedi:  “Doktora hasta olanlar gider. Ben hasta değilim ki.”

“Peki ama bu yaralar; bu iltihaplar, kurtçuklar ne?”

“Söyledim ya onlar benim bedenim.”

“…”

“Beni deli sanıyorsun değil mi? Merak etme alıştım buna; herkes hem delirdiğimi hem de lanetlendiğimi düşünüyor zaten. Oysa herkese bunun Allah’ın bir hikmeti, bir mucizesi olduğunu anlattım ama kimse inanmadı bana. Sonunda anladım ki Tanrı’nın gerçek sevdikleri hep yalnız olurmuş. Gerçi dostu Tanrı olan asla yalnız değildir ya. Ben ne bir peygamberim ne de bir aziz ama dileği kabul edilmiş Allah’ın ödüllendirdiği bir kulum.”

“Anlamıyorum. Bu halin nasıl bir ödüllendirme olabilir? Ya da Tanrıdan ne dilemiştin de gerçekleşti?”

“Bak B, sana da anlatacağım başıma geleni. Bakalım sen anlayabilecek misin? Muhtemelen bu yaşa kadar bir kadınla beraber olmuşsundur değil mi?”

“Evet”

“Ben hiçbir kadınla beraber olmadım. Ne ben bir kadına ne de bir kadın bana sevgiyle dokundu. Annem bile beni sokağa bırakıp gitmiş; yetimhanede büyüdüm ben. Oradaki çalışan kadınlar bile en ufak bir şevkat göstermediler bana ne de akranım olan kızlar. Çünkü ben çirkindim, bir cüceydim. Yetimhaneden çıkınca da sokaklarda yaşadım itile kakıla. Aslında bunların hepsini kanıksadım.”  Sözün burasında yine B’ye döndü cüce: “Peki sen evlendin mi?”

“Evet ama boşandım.” diye cevap verdi B.  Tam on yıl evli kalmıştı ve bu süreyi mezarlıkta geçirdiğini düşünürdü.

“Peki çocuk? Çocuğun oldu mu?”

“Evet, bir tane.”

“İşte bana asıl koyan buydu. Kadınlara karşı ben de bir şey hissetmiyordum artık ama hep bir çocuğum olsun isterdim. Bana gösterilmeyen sevgiyi ona gösterecektim. Onun için her şeyi yapacaktım. Gerekirse onu kanımla beslerdim.”

B, İsa’nın ya da Çiroz’un yüzüne daha bir dikkatle baktı. Cücenin sağında solunda et benleri olan kemikli zayıf esmer bir yüzü vardı ama gözleri… Kapkara ve kocaman gözlerinin akı ışık gibi parlıyordu sanki. Bu gözlerde kendi donuk gözlerinde olmayan bir şeyler vardı.Bu belki ruh, belki inançtı ama kesinlikle güçtü. B’nin donuk gözlerinde ise yılgınlıktan başka bir şey yoktu. Çiroz’u dinlerken ayaklarından üzerine doğru usulca sürünen irili ufaklı kurtçukları umursamıyordu artık B.

“Aklıma hep Hazreti İbrahim’in doksan yaşındaki kısır karısı Sara’nın ve bakire Meryem’in çocuk sahibi olabilmeleri geliyordu. Onlar Tanrı’nın inayetiyle doğurabilmişlerse Yüce Rab isterse bir kadın olmadan bana da çocuk verebilirdi. Bunu düşünerek her gece, her sabah, her an Tanrıya bana bu erkek bedenimden bir çocuk doğurmamı sağlaması için yalvardım, dua ettim. Bundan altı yıl önce vücudumda yaralar çıkmaya başladı. Her tarafımda çıbanlar çıkıyor, onları sıktıkça daha fazlası çıkıyordu. Önce Tanrının Hz Eyüp gibi beni sınadığını sandım. Eskiden de insanlar beni cüce olduğum için, çirkin olduğum için hakir görürlerdi ama yine de bu kerhane mahallesinde nerden istesem bir parça ekmek verirlerdi. Önceleri ne iş olsa yapardım: Kahvelerde temizlikçilik; kerhanede ayakçılık; lokantalarda bulaşıkçılık ve başka aklına ne gelirse. Fakat bu yaralar çıkmaya başladıkça artık benden tiksinmeye başladılar. Vebalıymışım gibi kaçmaya başladılar benden. Beş vakit namazımı kıldığım camilere bile almamaya başladılar beni. Dükkan sahipleri kapılarından kuduz bir köpekmişim gibi kovalıyordu. Artık hiç kimse değil bana iş vermek bir metre yanıma bile sokulmak istemiyordu. Mahallenin çocukları bile beni taşlamaya başlamışlar. Artık gündüzleri buradan çıkmaz olmuştum; açlıktan geceleri kedi köpekler gibi köşelerde gizlene gizlene gezinmeye; yiyecek bir şeyler bulmak için çöpleri eşelemeye başlamıştım. Çöplerdeki küflü ekmeklerle, yemek artıklarıyla besleniyordum. Yine de bir an için Tanrıma kızmadım, isyan etmedim; seziyordum ki Tanrı beni sevdiği için acı çektiriyordu. Sonunda bir gün, evet bir gün bunu çok daha iyi anladım. O gün yine soğuk bir kış günü fark edilmemek için atkımı gözlerime kadar çekmiş başıma da beremi takmış ve yiyecek bir şeyler bulmak için sokağa çıkmıştım. Kenarlardan köşelerden yürürken yerde karın üzerinde dumanı tüten taze bir yarım ekmek kokoreç fark ettim. Elime aldım sıcacıktı. Kim bilir kim, niye yemeden atıp gitmişti. Belki aylardır ne taze ekmek ne de çürümemiş bir parça et geçmişti boğazımdan. İştahla kocaman bir ısırık aldım. Ağzıma kokoreç bile gelmemişti ama taze ekmeği yer yemez ağzımda iğrenç acı bir tat hissettim. O kadar ki mideme bir gündür bir şey girmemiş olduğu halde o köşe başında dakikalarca kustum. O an birden anladım ki çöpten yediğim şeyler bana en güzel yemeklerden daha lezzetli gelmeye başlamıştı.”

“Gregor Samsa gibi” dedi B kendini tutamayarak.

O zaman Çiroz iri gözleriyle şaşkın şaşkın B’ye baktı: “Samsa mı? Kim o? Aziz ya da erenlerden biri mi? Adını daha önce hiç duymamıştım.”

“Hayır” diye cevap verdi B bu samimi merak karşısında duralayarak “Bir roman kahramanı.”

“Anladım” dedi cüce bu cevapta aradığını bulamamış gibi. “Ben,” dedi “hiç roman okumadım. Romanlar gerçek değildir çünkü. Sadece din kitapları okudum. Önce Kuran’ı okudum. Yetimhanede Kuran mealleri vardı. Diğer çocuklar hiç okumazdı ama ben tekrar tekrar okudum. Bazı yazılanları anlamıyordum. Sonra tefsirler de vardı, onları da okuyunca daha iyi anlamaya başladım. Sonra sokakta biri bana İncil verdi. Onu da okudum. Tevratı okumak için Kitabı Mukades’i ise kendim parayla aldım. Bütün bu kutsal kitapları tekrar tekrar okudum. Onlar tek dostum Tanrı’nın kelamlarıydı ne de olsa. Başka din büyüklerinin Mevlana’nın, Yunus Emre’nin ve daha bir çoğunun kitaplarını da buldukça okudum. Belki benim gibi çirkin bir cüceden beklemezsin ama kütüphanelere bile gittim bu kitapları okumak için. Dediğim gibi roman hiç okumadım; okumam da. Hakikatler Allah’ın kitaplarındayken neden yalanları okuyayım ki.”

“Anladım” dedi B: “Başına gelenlerden bahsediyordun. Sonra ne oldu?”

“Nerede kalmıştım? Ha, evet, şu taze ekmeği yiyemediğim gün. İşte o gün yanlış hatırlamıyorsam İncil’de okuduğum İsa’nın bir sözü geldi aklıma. Şöyle bir şeydi: İnsan sadece yemek içmekle yaşamaz Tanrının sözüyle yaşar. Bir de yine şöyle bir şey demiş İsa: Ne yiyeceğiz ne giyeceğiz diye düşünmeyin; bakın Tanrı kuşları bile doyuruyor. Böylece başıma gelenin Tanrının bir lütfü olduğunu anladım. Artık yemek yemek, karnımı doyurmak için çalışmam gerekmiyordu. İnsanların yemeyip çöpe attıkları şeyler benim için ziyafetti.”

B bir eli yanağında Çiroz’u dinlerken vücuduna irli ufaklı kurtçuklar çıkmış ama B artık onları umursamaz olmuştu. Bu arada Mehmet’in yanına yavaş yavaş Ahmet de tırmanmış; cücenin kucağında iki kardeş gibi kımıl kımıl oynaşmaya başlamışlardı. Bir yandan da karidesi andıran ağızlarıyla cücenin vücudundaki irinleri yalıyor; o irinlerden çıkan kurtçukları yiyorlardı.

Çiroz anlatmaya devam etti: “Sonra yaralarımdan bu beyaz kurtçuklar çıkmaya başladı. Önce bu beni çok korkutmuştu. Öyle çok çıkıyorlardı ki sanki içim onlarla doluydu. Sonra bunun da bana Tanrının bir lütfü olduğunu anladım. Çünkü bir tanesini yedim ve müthiş lezzetli olduğunu fark ettim. Artık yemek bulmak için sokak aralarında, karda kışta, gizlenerek çöpleri eşelememe gerek kalmamıştı. Tanrı bana yiyeceğimi kendi bedenimden vermişti. Ama asıl mucize Mehmet ve Ahmet’i karnımdan doğurmamdı. Bu kurtçuklardan bir gün sonra gecenin yarısı müthiş bir sancıyla uyandım. Karnım öyle sancıyordu ki öleceğim sandım. Sanki bağırsaklarımda bir şeyler geziniyordu ve onlar göbek deliğimden çıkmaya çalışıyorlardı. Onları derimin altından görebiliyordum. Sonunda elime bir bıçak alıp göbeğimin olduğu yerde bir yarık açtım. İşte o yarıktan ikizlerim Ahmet ve Mehmet doğdular. Tanrı sonunda dualarımı kabul etmiş bana bir değil iki çocuk bahşetmişti.” Çiroz sözün burasında bir eliyle Ahmet’i diğeriyle Mehmet’i havaya kaldırdı: “Söylesene bana hiç böyle şeyler gördün mü? Bu Tanrının mucizesi değil de nedir?

“Evet” dedi B. “Böyle yaratıkları daha önce hiç görmedim.”

“Hem onlar da benim bedenimden besleniyorlar; vücudumdan çıkan irin ve kurtçuklardan. Böylece hiç ayrılmıyoruz. Biz hep beraber olan sevgi dolu bir aileyiz taam Tanrı’dan dilediğim gibi.” Böyle deyip sustu cüce. Kucağındaki çocuklarını okşuyor; onları seviyordu. Onlar da sevildiklerinden memnun tiz ama bebeksi sesler çıkarıyorlar; bir o yana bir bu yana dönüyorlardı.  Neden sonra cüce iri gözlerini B’ye dikti: “Peki B, sen ne dersin? Bütün bunlar Tanrı’nın işi değil mi?”

B dinlere inanmazdı. Ona göre bir Tanrı varsa da Spinoza’nın dediği gibi insanların Tanrısı ve gerçek Tanrı arasında köpek ve köpek takım yıldızı arasındaki kadar fark olmalıydı. Sonuç olarak Tanrı fikri onu çok ilgilendirmiyordu. Ama yine de cüceye: “Evet, haklısın bu bir mucizeden başka bir şey olamaz.” dedi. İçindense “ama ne yazık ki hiçbir zaman Eyüp gibi anılmayacaksın” diye geçirdi. Beri yandan ortada olağanüstü bir durum olduğu kesindi ve B boşanmış, çocuğunu ayda yılda gören bir baba olarak Çiroz’un bu garip çocuklarına gösterdiği fedakarca ilgiye büyük bir saygı duydu. Bu saygıya kendi babalığı konusunda içindeki umutsuz suçluluk da eşlik ediyordu. “Ben artık gitmeliyim” dedi.

Cüce ise gülümsedi: “Belki sana yemek yapamam; ya da çay ikram edemem ama evimin kapıları sana her zaman açık B.”

B bu pislik içinde, kurtçuklarla dolu; berbat kokan; perdeleri kapalı; küçük; serin ve loş odayı tekrar süzerek cüceye teşekkür etti. Artık kerhane mahallesinde de olsa kalacağı bir yer vardı; hem de tam bir azize ait bir ev. Üzerindeki kutçuklarla hiç ilgilenmeden kıyafetlerini giydi ve Çiroz’a veda ederek kapıdan çıktı.

Çıkar çıkmaz yattığı da odanın değerini anladı. Çünkü güneş tam tepedeydi ve hava cehennem gibi sıcaktı. Bu sırada ezan okunuyor ve önünden camiye doğru yürüyen yaşlısı genci ter içinde bir güruh insan geçiyordu. B, onlara bakarken gerçek insan kardeşinin onlar değil içerideki cüce olduğunu düşündü. Rastgele yürümeye başladı; hem karnı çok acıkmıştı hem de canı fena halde sigara çekmişti. O terleyerek yürürken üzerindeki kurtçuklarda yavaş yavaş ayaklarından inmeye ve cücenin evine doğru gitmeye başlamışlardı.

Barış K.

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: