Anasayfa > Edebiyat > Baykuşun Alacavakitleri 4

Baykuşun Alacavakitleri 4

BAYKUŞUN ALACAVAKİTLERİ 4

Babaannesi ve babaannesinin ablasıyla beraberdi B ki ikisi de öleli yıllar olmuştu. Babaannesi ve babaannesinin ablası birbirine tezat iki kardeştiler. Babaannesi ne kadar dar kafalı, içten pazarlıklı, sıkıcı ve kötü niyetliyse –Hani biraz şu Sürahi Nine gibi- ablası bir o kadar geniş görüşlü, içi dışı bir, eğlenceli ve iyi niyetliydi. B ve ağabeyi, babaannelerinin ablasına büyük babaanne derlerdi ve onu gerçek babaannelerinden daha çok severlerdi. Onun gecekondusunda vakit geçirmek hep eğlenceli olurdu. Büyük babaanneleri de galiba çocukları babaannelerine göre daha çok sever; onlarla vakit geçirmekten; onlarla oyunlar oynamaktan zevk alırdı. Sadece B ve ağabeyini değil bütün çocukları severdi. Hatta bir keresinde büyük babaannesinin gecekondusunun bahçesinde vişne ağacına çıkmıştı B. Bu ağaç bahçenin köşesindeydi ve vişne dolu dalları bahçenin dışına doğru eğilmişti. O sırada nerden çıktıysa çıkmış B’nin yaşlarında turuncuya çalar kızıl saçlı bir kız çocuğu peyda olmuştu o yere sarkan dalların orada. Bu kızıl saçlı kızı bu gecekondu mahallesinde daha önce hiç görmemişti B. Galiba daha önce böyle çilli, kızıl saçlı birini de görmemişti. İçin için güzel bulmuştu bu kızı; çocuk da olsa kızları güzel bulacak çağdaydı. Kız belki de B’yi fark etmeden o dallardan vişne koparmaya başlamıştı. B de “hey” demişti yukardan “bu bizim ağacımız. Yeme vişnelerimizi” ya da buna benzer bir şeyler. O sırada büyük babaannesi ortaya çıkmış B’ye böyle yapmaması gerektiğini; herkesin bu ağaçtan yiyebileceğini söylemişti. B ise “ama bu bizim bahçenin ağacı” gibisinden bir şeyler gevelemiş ama içten içe utanmıştı yaptığından. Kız da elindeki vişnelerle çekip gitmişti. Kızıl saçlı kızın böyle çekip gitmesine üzülmüştü aslında B. Neden böyle davranmıştı B? Halbuki içten içe o kızla arkadaş olmak istemişti. Beri yandan biri birisinin bahçesinden bir şeyler alıyorsa buna izin vermemek gerektiğine dair bir kural var gibiydi. Belki de çocuk da olsa zaaflarının yapması gerekene engel olmaması gerektiğini sezmişti. Daha da kötüsü böyle yaparsa kızın vişne yemek için kendisine rica edeceğini hatta yalvaracağını da düşünmüş olabilirdi. Sonuç olarak büyük babaannesi çocukları seven, tatlı bir yaşlı kadındı. Aynı durumda babaanneleri olsa büyük ihtimalle kıza tıpkı B gibi davranırdı ve B’ye ‘aferin’ derdi.

Ağabeyiyle büyük babaannelerinin evinde yatıya kaldıklarında beraber iskambil oynar; televizyon izlerlerdi –en çok da Mavi Ay dizisini izlediklerini, hatırlıyordu B. Geç saatlerde yatarken de büyük babaanneleriyle aynı yatakta yatar B’nin tamamını hiç hatırlayamadığı hep o aynı ürkütücü masalı dinlerlerdi. B’nin bir çocuk için gece dinlerken ürkütücü olabilecek bu masalın sonunu hatırlayamama sebebi her defasında masal bitmeden uyuyakalmasıydı belki de. Hikayede bir oduncu her nedense çocuklarını orada bırakmak üzere ormana götürür ve çocukların babaları onun gittiğini anlamamaları için ağacın birine bir balkabağı asardı. Bu balkabağı rüzgarla ağaca çarptıkça çocuklar babalarının yakınlarda bir yerde ağaç kestiğini düşünürler; ormanda oyun oynamaya devam ederlerdi. Buraya kadar Hansel ve Gretel hikayesi gibiydi ama sonrasını hiç hatırlayamıyordu B. Bir de büyük babaannelerinde Amerikalı bir ailenin yanında temizlikçilik yaptığından olsa gerek o sıralar Türkiye’de bulunmayan çeşit çeşit aburcuburlar olurdu hep. B bunlardan en çok da o turuncu renkli delikli peynirleri severdi. Bunlar hem lezzetliydi hem de çizgi filmlerde fare kapanına konan o üçgen biçimli peynirleri anımsatırdı B’ye. Gerçek babaanneleriyle ise böyle bire bir paylaşımları olmazdı pek. O sanki daha çok oyuncak ve çikolata alarak torunlarını sevindirebilen ninelerdendi.

Büyük babaannesi babaannesinin aksine sigara da içerdi ki belki biraz da bundan babaannesinden onlarca yıl erken ölmüştü. Öldükten sonra bir kez daha karşılaşmıştı B büyükbabaannesiyle ilk gençlik yıllarında. Doğduğundan beri yaşadığı semte bile alışamamış, sık sık intiharı düşünen uyumsuz bir ergendi o dönem B. Mahallede cadde kenarında kalan apartmanların arkasındaki mahallenin çocuklarının arka bahçe dedikleri arsada karşılaşmışlardı. B ona “ölünce ne oluyor, büyük babaanne?” diye sormuştu. O ise umulmadık kötü bir cevap vermişti B’ye: “Ölünce yaraların kapanır sanırsın ama daha da artar.” Korkunç bir cevaptı bu; demek ölünce bile kurtulamıyordu insan acılarından.

İşte şimdi yine beraberdiler büyük babaannesiyle, bu defa babaannesi de vardı. Bir AVM büyüklüğünde her türlü şeyin satıldığı bimilyonculara benzer bir yerdi burası. Bir bimilyoncudan tek farkı bu karman çorman yerde her türlü ıvır zıvır satan standların önünde başka başka satıcıların olmasıydı. İçerisi ana baba günüydü. Babaanneleriyle hani şöyle biraz uzaklaşsalar bir daha birbirlerini bulamayabilirlerdi. Beraberce kalabalığın içinden standların (belki bunlara stand demek biraz modern kaçar; bunlar daha ziyade her türlü şeyi satan köşebaşı işporta tezgahlarına benziyorlardı) arasında zor da olsa ilerliyorlardı.

Bu sırada üye olduğu solcu sendikanın standını (ki bu gerçekten bir standdı) gördü B. Standın arkasında memurluk yaptığı K şehrinin sendika ileri gelenlerinden üç kişi vardı: İki bıyıklı adam ve esmer bir kadın. Standın tezgahında ise sendikanın sarı-kırmızı renk ağırlıklı broşürleri, afişleri, karton takvimleri felan vardı. B, onlarla selamlaştıktan sonra burada ne yaptıklarını sordu. Sendikanın tanıtımını yaptıklarını söyledi bıyıklı adamlardan daha kısa boylu olanı. Sonra kendisinin de bu broşürlerden bir kaçını buralarda bir yerlere iğneleyerek onlara yardımcı olabileceğini söyledi. “Tamam” dedi B; eline geldiği kadar broşürle birkaç toplu iğne alıp uzaklaştı oradan. Babaannelerini bırakmış broşürleri iğneleyebileceği uygun bir yerler bakınmaya başlamıştı. Neden sonra çevresi büyük bir tahta kapıyı andıran bir tezgah gördü B. Bu kalın kapı çerçevesinin ön yüzüne iğnelemeye karar verdi broşürlerden birini. Bu ‘kapının’ tahta yüzeyi oldukça yıpranmış; düzlüğünü kaybetmiş, kıymıklı bir odun parçasına dönmüştü. B, broşürü iğnelemek için toplu iğneyi broşürden geçirerek bu tahtaya geçirmeye çalıştı; ama olmadı. Zaten böyle bir yüzeye toplu iğneyle her hangi bir şeyi takmak neredeyse imkansız görünüyordu. Olsa olsa bir çekiç ve çiviyle yapılabilirdi bu. Ama nedense B, sendikacı arkadaşlarına verdiği sözü tutmak için bu zorluğu kendisi de fark etmiş olsa da broşürü buraya iğnelemeye çalışmaya devam etti. İnat etmişti nedense. Ne bu iş için daha uygun bir yer arayacak ne de başka bir yöntem kullanacaktı. Bu broşürü buraya iğnelemeden gitmeyecekti. Broşürü buraya takmaya çalışmaya devam etti. Aradan uzunca bir süre geçmesine rağmen B hala artık terden ıslanmış ve buruş buruş olmuş kağıt parçasının üzerinden elindeki toplu iğneyi tahta zemine geçirmeye uğraşıyordu çaresizce. Bu sırada onun bu anlamsız çabasını fark eden insanlar da çevresini sarmıştı. “O oraya olmaz” diyordu kimi, kimi başka bir şey. Ama B hiçbirine cevap vermeden uğraşmaya devam ediyordu. Kalın parmaklarının arasında küçücük toplu iğneyle tahtayı delmeye çalışıyor; hem bu saçma uğraşından hem de etrafına toplananlara karşı mahcubiyetinden boyuna terliyordu. Bu böyle yarım saat mi bir saat mi sürdü; B bu zor işi becerebildi mi bilinmez birden kendini Heman ve Tarkan (Şarkıcı olan değil Orta Asya’nın yenilmez Türk savaşçısı olan Tarkan) oyuncakları satan bir tezgahın önünde buldu. Tezgahın arkasında üniversitedeki bölümden ve o aralar takıldığı salaş ortamlardan aşina olduğu daha sonra ise bir yarışma programındaki ‘insanlık dersiyle’ herkesin dikkatini çekmiş olan felsefeci Serkan Ağabey vardı. Her zamanki donuk ifadesiyle ve gözlüklerinin ardındaki çekik gözleriyle B’ye bakıyordu. B yanlış anlamamışsa bahsi geçen yarışma programı iki kişinin birbirini para için satıp satmaması üzerine kurulu haince oyundu. İki kişilik gruba sorular soruluyor ya ikisi birden soruların hepsine cevap vererek bütün ödülü alıyorlar ya da bunlardan biri oyundan çekilip o ana kadar kazandıkları bütün parayı alıp gidiyordu. İşte tanıdığından beri işportacılık yapan felsefeci Serkan Ağabey de bu yarışmada ortada büyük bir mevla olmasına karşın yarışa devam etmiş, karşısındaki ezik sarışın ise kız yarıştan çekilerek bütün parayı almıştı. Bunun üzerine İoanna Kuçuradi’den ders almış Serkan Ağabey bu yarışa sadece kendini sınamak için katıldığını belirtmiş ve böylece hem ‘değerleri’ korumuş hem de kendince bir ahlak dersi vermişti necip milletimize. “Serkan Ağabey” dedi B, “Sana gerçekten çok saygı duyuyorum sistemin dışında kalarak yaşamayı başarabildiğin için” Serkan Ağabeyi ise şöyle dedi B’ye gülümseyerek ki bu belki de B’nin onu gülümserken ilk ve son görüşüydü: “Ben ise sen ve senin gibilere hiç saygı duymuyorum. Hem devlet memuru olmak için yırtınıp sistemin bir çarkına dönüşmüşsünüz hem de düzenin bir parçası olan sendikanızla güya sistemi yıkmaya çalışıyorsunuz. Sağa sola broşür asarak düzene karşı gelme oyunu oynamaktan başka bir şey yapmıyorsunuz. Ne oldu takabildin mi bari broşürünü!” B, öylece bakakaldı, doğru söze ne denebilirdi ki…

Barış K.

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: