Anasayfa > Edebiyat > Doğu-Batı Divanı, Goethe

Doğu-Batı Divanı, Goethe

“(…) Söz gelimi, evrensel düşünürün İslam dini hakkında beyan ettiği müspet sözleri kontekstinden tecrit ederek onun Müslüman olduğuna delil göstermek, şairi yeni Cami’ye imam etmekten farksızdır ki maalesef ülkemizde buna da şahit olduk. Böyle bir teşebbüs hem Goethe’ye ve hem Türk okuruna yapılabilecek en büyük haksızlıktır; okurla yazarı buluşturacak asıl ve ışıklı kanalları ön yargılarla tıkamak demektir.

(…)

02 Ekim 2008 Sultantepe (Blog.N. Senail Özkan)”

Doğu-Batı Divanı, Goethe, Tercüme-yorum ve açıklamalar: Senail Özkan, Mtüken Neşriyat, İstanbul, 2012, s. 14

“(…) Doğu-Batı Divanı, Goethe’nin sadece 65 yaşında iken yaşadığı aşkın ‘bahar soluğu ve yaz ateşi’ değil, bilakis belki de Batıda tüm zamanların en lirik aşk şiirlerini muhtevi bir ‘Batı Divanı’dır.

(…)”

agy s. 21, 22

“(…) Faust’ta vurguladığı üzere Goethe, bu sezgi kudretiyle bir anda eşyanın ötesine kanatlanabilmektedir:

(…)

Bir kanat darbesi- ve ardımızda edebiyetler!

(…)”

agy s. 54

“(…) ‘Die Natur’ (Tabiat) adlı muhteşem yazısında Goethe, insanın aczini, tabiatın gücünü ve sonsuzluğunu şöyle dile getirmektedir:

‘Tabiat! Ondan kurtulup dışarı çıkmaya muktedir olmadığımız gibi, onun derinliklerine inmeye de muktedir değiliz. O çağırılmadan ve haber vermeden bizi raks deveranının içine alır, ta yorulup kolları arasına düşünceye kadar sürükler, sürükler. Onun içinde yaşarız ve fakat ona yabancıyız. Bizimle durmadan konuşur, fakat sırlarından hiçbirini bize açmaz.’

(…)

Goethe, Tanrı hakkındaki bu Panteist görüşlerini ‘Gott und Welt’ (Tanrı ve Dünya) başlığı altında kaleme aldığı şiirlerinden birinde şöyle vurgular:

(…)

Neye yarar, yalnız dışarıdan tesir eden ve kainatı
Sadece parmağının ucunda döndüren bir Tanrı?
Tanrı’ya yakışan şey, dünyayı içinden hareket ettirmek,
Kendi içinde tabiatı, tabiatın içinde kendini yaşamaktır.
Onun içinde yaşayan, işleyen ve mevcut olan her şeyde
Onun kendi gücü, kendi ruhu hissedilmelidir.

(…)

(…) Bu mevzularda pek anlaşamadıkları dostu Jacobi’ye yazdığı bir mektupta öfkesine hakim olamaz ve şöyle der:

‘Bundan böyle ateistlerin Tanrı’ya gösterdikleri hürmete itibar ediyor ve sizin din dediğinizi veya adına her ne diyorsanız onu tamamen size bırakıyorum.’

(…)

(…) bu konudaki hassasiyetini şu sözlerle dile getirir:

‘İnsanlar, idraki ve tasavvuru imkansız olan bu yüce varlığa kendilerinin pek benzeri değilmiş gibi muamele ediyorlar. Tabii bu böyle olmasaydı herhalde şöyle demezlerdi: Cenab-ı Hak, Tanrım, güzel Allahım. O, özelikle kendisini devamlı diline dolayan ve başka da bir şey düşünmeyen rahipler tarafından boş bir laf, boş bir isim haline getirilmiştir. Eğer kendileri baştanbaşa O’nun azametiyle dolsalardı, o zaman sükut eder ve saygıdan adını söyleyemezlerdi.’

(…)Bu mevzulara bakışı Faust’a şöyle aksetmiştir:

(…)

Ben dünya içinden sade koştum, her arzuyu saçlarından yakaladım; kafi gelmeyeni salıverdim; sıyrılıp kaçana uğurlar olsun dedim.
Sade heves duydum ve sade başardım; tekrar arzular besledim ve böylece ömrümü kuvvetli bir rüzghar gibi geçirdim.
Önceleri büyük ve şiddetli adımlarla ilerlerken, şimdi akıllı ve tedbirli yürüyorum.
Yeryüzünü kafi derecede tanıyorum. Öte tarafa bakış ise bizlere kapalıdır.
Gözlerini kırpıştırarak oraya doğru çeviren ve bulutların üstünde kendisine benzeyenler tahayyül eden kimse budaladır.

(…)”

agy s. 61-64

“(…) Goethe ‘Tabiat’ başlıklı poetik yazısında tabiatı şöyle vasfediyor:

(…)
Kendi kendini sever. Sayısız gözlerle, sayısız kalplerle kendine bağlıdır. Kendi zevkini çıkarmak için kendini parça parça etmiştir. kendini göstermeye doyamadığı için durmadan yeni zevk ehli yetiştirir. Hülyalardan hoşlanır; kendinin ve başkasının hülyasını bozanı en şiddetli zalim gibi cezalandırır. Ama ona güvenip uyanı da çocuk gibi bağrına basar…
O her şeydir. Kendi kendini mükafatlandırır, kendi kendini cezalandırır, kendi kendine sevinir, kendi kendine cefa eder. Hem serttir hem yumuşak, hem sevimli hem korkunç, hem kuvvetsiz hem her şeye gücü yeter. Her şey onda daima vardır. Geçmiş nedir, gelecek nedir, bilmez; şimdiki zaman (hal) onun edebiyetidir…
Sinsidir o, ama iyi amaçlar için; fakat gene en iyisi sinsiliğini sezmemektir onun… Herkese bir özel şekilde görünür. Binlerce adla, binlerce terimle anılır, ama hep aynıdır.

(…) Bir mektubunda Jacobi’ye, ‘Sen Tanrı’ya sadece inanılabilir diyorsun, oysa ben daha çok temaşadan yanayım’, diye yazar. Goethe bu kanaatini olabildiğince sarih bir şekilde şöylece ortaya koymaktadır:

‘Gerçek olan Tanrısal olan ile aynıdır ve tarafımızdan asla idrak edilemez. Biz hakikati ancak misallerde, sembollerde, yankılarda, münferid ve birbirine benzer görüntülerde müşahade ederiz.’

(…)”

agy s. 69

“(…)

Aslolan isimdeğil, bu ismin ifade ettiği varlığı bilmek ve hissetmektir; Faust’un dile getirdiği üzere isim, güneşi yani mutlak varlığı kaplayan bir sistir:

(…)

Benim için isim yok!
Duygu her şeyin başı;
İsim kuru bir akis,
Güneşi kaplayan sis.

(…)

Bu açık yürekliliği Goethe, 1772 yılında Evamir-i Aşere (On Emir) hakkında hazırladığı doktora tezinde de göstermiş ve orada Hıristiyan teolojisinin temel esaslarını altüst etmiştir. Bu tezinde Hıristiyanlığın kurucusunun Hz. İsa olmadığını, bilakis onun adına başka bilge kişilerin bu dini kurduğunu ve dolayısıyla da bu dinin aslında ‘bir siyaset tarzı’ olduğunu hararetle savunmuştur.

(…)

Faust’un birinci bölümünde şöyle demektedir:

(…)

Kilisenin sağlam bir midesi vardır.
Birçok ülkeyi yuttuğu halde,
Gene hiçbir vakit hazımsızlığa uğramamıştır.
Yalnız kilise, sevgili hanımlar,
Haram malı mükemmelen hazmeder.

(…)

Ölmeden iki yıl önce de Şansölye Müller’e şöyle yazmıştır:

‘Benim için İsa fevkalade önemli, fakat problemli bir varlıktır.’

(…)”

agy s. 70-73

“(…)

Mısırlı için varlık üç küreden müteşekkildir: İçinde insanların, hayvanların, kuşların, böceklerin ve bütün mahlukatın yaşadığı bu dünya ve Tanrıların ve ölülerin hakim olduğu iki adet öte dünya, yani semavat (cennet) ve dehr-i dun (cehennem). Bu üç küre sonsuz ve sınırsız kadim bir okyanusla çevrilidir. Bu okyanusa Mısırlı Nun adını verir. Nun, dünya ötesi ve şekilsiz, düzensiz ve namütenahi bir yokluk sferidir; ancak bu Nun, yani yokluk küresi mümkinatın kucağıdır, her şey orada yaratılabilir ve orada her şeye can verilebilir. İşte Nun adı verilen bu kadim sulardan zamanla ilk tepe teşekkül etti. Bu tepe mevcudatın en eski vatanıdır. Dikkat edilirse Mısırlının yaratılışla ilgili tasavvurlarını her yıl haziran ve temmuz aylarında taşan Nil beslemektedir. Mısırlı taşan Nil nehrinin sularının çekilmesinden sonra ortaya çıkan, oluşan çamur tepelerinden fışkıran hayatı bizzat müşahade etmiştir. Bugün Mısırlılar hala bu çamurların derinliklerinde hayat veren bir gücün yatmakta olduğuna inanmaktadırlar.17 Mısırlıya göre bu kadim tepenin üzerinde ilk arz-ı endam eden Tanrı Aton’dur. Enteresan olan odur ki, insan ilk yaratılışla ilgili tasavvurlarını hep kozmosun şekilsiz sularında yüzdürmüştür. O yüzden Mısırlı için su tüm mahlukatın doğrduğu kadim rahimdir ve kutsaldır.

(…)

17 Frankfort Henry, Alter Orient – Mytos und Wirklichkeit, Köln 1981, s. 59.”

agy s. 131

“(…)

Poet ve Peygamber

DOĞU-BATI DİVANI’NDA Goethe, şair ile peygamber arasında kesin bir sınır çizmek yerine, her ikisinin de Allah tarafından gönderildiğini, her ikisini de Allah’ın konuşturduğunu vurgular. Ona göre vahiy ve ilham aynı kaynaktan gelir;
ilahi kelamı da şiiri de ilham eden bizzatihi Allah’tır. Bununla beraber Peygamber’in hedefi ile şairin hedefi farklıdır. ‘Peygamberin bizzat kendisinin de ısrarla iddia ettiği ve vurguladığı üzere o, şair değil Peygamberdir’ diyor Goethe, ‘ve bu hissiyatı ile onun Kur’an’ı ders olarak okutulmaya yahut zevke hizmet eden insani bir kitap değil, bilakis ilahi bir kanundur.’ Oysa şair, her şeyden önce bir sanatkardır ve tabii olarak estetik bir gaye güder; şair, evvela ‘zevke hitap etmek’ ister. Şairin estetik kaygıları dışında hiçbir maksadı yokken, Peygamber söz marifetiyle insanları ilahi bir hedef etrafında toplamak ister. Peygamber basit söylemek, anlaşılır kılmak zorundadır; şair ise haz vermek, coşturmak, eğlendirmek, neşelendirmek ve güzellik hisleri doğurmak ister. bunun için şair estetik ölçüleri esas almak durumundadır, olabildiğince çeşitlilikten yanadır. Buna mukabil peygamber birliğin sadeliği prensibiyle hareket eder; o, inandırmak ister çünkü ‘halk, karmaşık olanı tanır, öğrenir ama, ona inanıp, onun peşinden gitmez.’

(…)

Doğu Batı Divanı’nda Hz. Peygamberi ‘harikulade bir adam’ olarak vasfeden Goethe, ‘Notlar ve Araştırmalar’ bölümünde şair (poet) ve Peygamber arasındaki farkı şöyle belirtiyor:

‘Peygamberle şair arasındaki farkı daha yakından görmemiz icap ederse, her ikisi de yalnız bir olan Allah tarafından rikkate gelmiş ve ateşlenmişlerdir. fakat şair, kendine verilen istidadı, daha fazla haz elde etmek için müsrifçe harcar, hazda tükenir. Şairin hedefi eseriyle şöhret kazanmak ve rahat bir hayat yaşamaktır. O bütün diğer maksatları ihmal eder; onun aradığı çeşitliliktir; görüş ve tasvirlerinde sonsuzluktur, sonsuz görünmektir. Buna karşılık Peygamber yalnız bir tek muayyen maksat güder, buna ulaşmak için de en sade vasıtaları kullanır. O herhangi bir nazariyeyi, bir şiiriyeti ilan etmek, onunla ve onun bayrağı altında milletleri toplamak ister. bunun için ona yalnız bir şey lazımdır: İnsanların inanması; şu halde o basit ve yeknesak olmağa ve öyle kalmağa mecburdur. Çünkü çeşitliliğe insanlar inanmazlar, onu yalnız idrak ederler, tanırlar.’

(…)”

agy s. 144, 145

“(…)Doğu Batı Divanı’nda Şarklı kader arkadaşına şöyle seslenir:

(…)

Ve işte böyle, Hafız, senin yaşadıkların
Dostunun da aynen başına gelmiştir.

(…)”

agy s. 147

“(…) Diez’in tercüme ederek Goethe’ye yolladığı diğer fıkralar sırasıyla şöyledir:

(…)

*

Bir gün Hoca eşeğini kaybeder. Arar, bulamayıp: ‘varayım, köyden taşra, kırda arayım.’ deyip arar, arar… Bulamayıp, -ihtiyar adam- gayrı yorulup: ‘Bir büyük, yüksek çınar ağacına çıkıp yüksekten bakarım eşeğe, görünür mü? Ve hem gölgede bir parça istirahat ederim.’ deyip ağaca çıkar. Bakıp otururken, gördü ki bir adam bir avradı almış, ağacın altına getiriyor. Adam baktı ve gördü ki hem tenha ve hem gölge, hemen avradı alt edip işle meşgul oldu. Hoca kendi kendine dedi ki: Mes’ele çatallandı; bakalım neye müncer olur?’ Derken avrat hemen o adama dedi ki: ‘Benim vaslımdan hazzeyledin mi?’ Adam hemen cevap verdi: ‘O kadar hazzeyledim ki iğne deliğinden Hindistan’ı seyrediyorum.’ deyince, hemen Hoca bunu işitip yukarıdan seslendi: ‘Canım adam! Bak, Hind taraflarında benim eşeğimi görebilir misin? Zira gaiptir.’ deyince hemen herif baktı, ağaçta adam var, hicabından kaçıp gitti.

*

(…)”

agy s. 159, 161

Hicret

Kuzey, Batı ve Güney paramparça oluyor,
Tahtlar çöküyor, imparatorluklar sallanıyor2
Pederşahilerin havasını solumak istersen,3
Şu tertemiz Doğu’ya hicret et,
Orada aşk, işret ve musiki meclisinde,
Hızır’ın ab-ı hayat menbaından içer, gençleşirsin.4

(…)

Uğursuz kayalık yolları tırmanıp aşarken,
Kendinden geçmiş kervancı başı,
Devenin hörgücü üzerinden,
Yıldızları uyandırmak
Ve eşkıyaları korkutmak için türküler söylerken9
Türkülerin, Hafız, bana teselli verecek.

(…)

Sakın kıkanmayın onu,
Yahut çok görmeyin,
Şunu biliniz ki, şair sözleri,
Süzülerek etrafta, usulca
Cennet kapılarını tıklatıp,
Kendilerine ebedi bir hayat dilerler.10

4 (…) Hızır, zahiri alemde görünmüş en esrarlı peygamber, bir figürdür; Muhammed Şemseddin Hafız’a elinde bir kadehle görünmüş ve ona ölümsüzlük iksiri içirmiştir.
9 Talmud’da Davut Peygamberin hiçbir zaman tan kızıllığını uyku halinde karşılamadığı yazılıdır. Davut Peygamber, sabah yıldızını uyandırmak için devamlı harp çalmış. Geceleri yol alan seyyahlar da, haramileri korkutmak ve yıldızları uyandırmak üzere Hafız’ın şarkılarını terennüm etmişler.

Bir de fal bakmak için Hafız’ın şiirlerini kullanırlarmış:

Ey Hafız-ı Şirazi
Bermen nigeh endazi
Men talib-i yek falem
Tu Kaşif-i her razı

‘Ey Hafız-ı Şirazi, sen bana bakar, himmet edersin… ben, senden bir fal istemekteyim; sen, her sırrı bilirsin’ mealinde.

10 (…) Üstat (Goethe, Blog. N.) dünyaya ait tüm zahiri bilgilere doymuştur: ‘Heyhat! Ateşli bir gayretle ve çok esaslı bir surette felsefe, hukuk, tababet ve hatta, maalesef, ilahiyat bile okudum.'(…)

(…)

(…) Şair, 22 Mart 1831 tarihinde Katolik arkadaşı Sulpiz Boisseree’ye yazdığı bir mektubunda inanç meselesine olabildiğince açıklık getiren ve hatta onun Müslüman olduğu yolundaki söylentilere cevap teşkil edebilecek şu satırları kaleme almıştır: ‘İmdi şaka ve ciddiyetle karışık bir tarzda son sayfayı biraz şaşırtıcı olarak bitirmek durumundayım. (…) Şimdi şu ihtiyarlık günlerimde putperestlik, Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında sıkışmış Hypsistarier adında bir mezhep (tarikat) duydum ki, bunlar, bilgilerine intikal eden en iyi, en mükemmel olanı beğenmek, takdir ve ihtiram etmek; ve Tanrıyla yakın ilişkisi nazar-ı itibara alınarak da ona perestij edilmesi lazım geldiğini açıklamışlar. Bu durum benim indimde karanlık bir çağa düşmüş mutlu bir ışıktır, zira ben bir müddet, bu Hypsistarier’lerin mertebesine yükselmem gerektiğini hissettim; pek tabii bu küçük bir gayretten ibaret değildi: nihayet kendi ferdiyetinin sınırlılığı içinde insana, yüce ve mükemmel olan bundan başka nasıl nasip olur?’ (Hypsistarier – ‘Hypsiston, Yunanca bir kelimedir ve en ulvi anlamına gelir. Bu inancın müntesipleri M.S. 3. Yüzyılda Karadeniz ve Kızılırmak arasında yaşamışlardır. 1823-1824 yılları arasında Hypsistarierler hakkında yazılar yayınlanmıştır. Goethe bu yazıları okumuş olmalı. S.Ö.)

(…)”

agy s. 173, 174

“(…)
Ve özellikle hanımefendiler,
Bu nazarlığı pek beğenirler.11

(…)

11 Eskiden beri akik taşlarının sihirli güçlere sahip oldukları bilinir. (…) Allah’ın adı bu taşlardan birinin üzerine kazınmışsa, o zaman bu taş en değerli ve en anlamlı bir Talisman haline gelir. (…) Talik hatla bir kağıda (Amulett=Hamayil) veya değerli bir akik taşı üzerine yazılan (Talisman) ayetle, Allah’ın 99 isminden biri veya Peygamberin adının koruyucu olduğuna bütün Müslüman ülkelerde halen inanılır. (…)
Kur’an’ın 68’inci suresinin son iki ayeti olan 51 ve 52’nci ayetlerinde ‘Kafir olanların Kur’an’ı duyunca gözleriyle işaret ederek şüphe yok ki bu delirmiş demelerine az kaldı. halbuki Kur’an, ancak alemlere bir öğüttür.’ denmektedir. Bu iki ayeti nazar için yazıp muska yaparak üstlerine takarlar ve yine nazara uğramamak için bu ayetleri okurlar, üflerler.
(…)”

agy s. 174

“(…)
En zoru ise bir şiiri saklamaktır:
İnsan meziyetlerini göstermeden edemez.
Eğer şair onu yeni söylemişse,
O zaman bütün varlığı onunla doludur;
Şayet onu edalı ve zarif yazmışsa,
Bütün dünya onu sevsin ister.
Herkese okur onu sesli ve mes’ut,
Istırap verse de ihya etse de yahut.21”

agy s. 177

“(…)

Elohim24 burnuna nefes etti,
En güzel ruhu ona üfledi.
(…)

24 Elohim: İbranice Allah demek olan Eloah’ın cem’idir.”

agy s. 178

“(…)
Şairin pak elinde oluşması şiirin,
Kubbeleimesine benzer suların.35

35 (…) Hakikaten şiir hissiyatin yani kalbin bir lav halinde akıttığı hararetin kelimeler haline gelmesinden başka nedir ki? Esasında normal insanlarla şairler arasındaki fark da bundan ibarettir. Normal insan çektiği ıstıraptan dolayı konuşamaz hale gelirken şair, çektiği ıstırapları, durduğu acıyı ve kalbindeki gerilimi haykırmaya muktedirdir. Divandaki bu mısralarla Tasso adlı eserindeki şu mısralar mahiyet itibariyle birbirine çok benzemektedirler:

(…)

Çektiği acılarından dolayı dili tutulmuşken insan,
Bana Tanrı neler çektiğimi söyleme kudreti verdi.

(…)”

agy s. 181

“(…)
Şair yaşamak zorundadır,
Terennüm etmeden ve susmadan evvel.

O halde hayatın gür sesi varsın
Ruhundan gürleyerek yükselsin!
Bağrında sıkıntı hissederse şair,
Kendi benliğiyle barışmalıdır ahir.”

agy s. 181

“(…)

Serpuşsuz ve cüppesiz papazcık,
Gevezelik edip durma karşımda!38
Sinirlerimi bozuyorsun gerçi,
Ama yoo, beni yenemezsin!

Senin bu anlamsız konuşmaların,
Kaçırır beni elbette buradan
Bu zırvalardan kaçarken ben,
Nice ayakkabılar eskittim zaten.39

(…)”

agy s. 182

Mutlu özleyiş

Yalnız bilgeye söyle, kimseye değil,43
Zira nadanlar hazırdır:
Hayat dolu olanı övmek isterim;
Aleve atılıp ölmeye hasret duyanı.

(…)

Sırrına ermemişsen halen,
Sen şu: Öl ve Ol! halinin
Garip bir misafirsin ancak,
Şu kasvetli dünyada.45

(…)

43 (…)
Goethe yüksek hakikatlerin cahillere söylenmemesi gerektiğini, çünkü cahillerin anlamadıkları şeyle alay ettiklerini sadece bu şiirinde değil, aynı zamanda Faust’unda da söylemektedir:

(…)

İnsanların, anlamadıkları şeylerle ihtihza ettiklerini,
Çok defa şikayetlerini mucip olan iyi ve güzel şeyler karşısında da,
Mırıldandıklarını görmeğe alışkınız.
Acaba bu köpek de onlar gibi mi homurdanıyor?

(…)”

agy s. 184

“(…)
Oysa ben sana benzerim tümden,
Ben ki mukaddes kitaplarımızdaki
O ulvi simgeyi, örtülerin örtüsü üzerine50
O ilahi suretin basılması gibi,
Üzerime aldım da bastım,
İnkar etmek, engel olmak
Ve kapıp almak istemelerine rağmen,
İnancın huzur veren o hayaliyle
Kalbim sukunetle yatıştı.”

50 Örtülerin örtüsüyle şair, azize Veronika’nın örtüsünü ima ediyor. Hz. İsa çarmıha götürülürken Veronika, onu pencereden görmüş, tanımış ve derhal yanına giderek ona örtüsünü uzatmış ve İsa da bu örtüyle acılar içerisindeki yüzünü silmiştir. Efsaneye göre açıldığında bu üç katlı örtünün her katına İsa’nın saki baskı yapılmış gibi resmi çıkmış. Veronika bu kutsal resmi muhafaza etmiş. veronika’nın kutsal resmi muhafaza ettiği ev, seyyah Pietro della Valle’ya gösterilmiştir. Goethe de, bu resmi dostu Sulpiz Boissereé’nin koleksiyonunda görmüş ve hayran kalmıştır. Ayrıca Goethe, 1814-1815 yıllarında kaleme aldığı seyahat yazılarında bu resimden bahsetmektedir. Ressam El Greco’nun (1541-1614) ‘Schweisstuch der Veronica’ (Veronikanın Ter Mendili) (1594-1604) adlı siyah beyaz bir tablosu vardır.

(…)”

agy s. 187

“(…)

O ki, her dem çılgınca hareket eder53
Sonsuz, müşkil bir aşk atarfından
Sürüklenir tenhalığına yalnızlığın.
Orada şikayetinin kafiyeleri kuma yazılır,
Ve yazılanlar anında rüzgarda savrulur,
Anlamaz ki ne söylediğini,
Zaten tutamaz da dediğini

Lakin onun şiiri, Kur’ana mugayir olsa da,
Hemen her zaman kabul görür.
Ancak siz şimdi, ey şeriat alimleri,
Malumat-füruş sofular, fıkıh uleması,
Sadık Müslümanlara farzları öğretin.

Özellikle hafız kızdırır herkesi,
Mirza ise aklını çeler herkesin:54
Söyleyin netmeli, neylemeli?”

53 Platon’un diyaloglarından Phaidros’da Sokrates, şiir sanatının ön şartının çılgınlık (Wahnsinn) olduğunu söyler. (…)”

agy s. s. 188

“(…)

İşte böyle fetva verdi biçare Ebusuud,56
Allah cümle günahlarını affetsin!

56 (…)

Ebussud fetvalarından örnek vermek lazım gelirse, şöyledir:

Mes’ele: Zeyd-i şair, ulema ve sufehadan ba’zı kimseleri elfaz-ı kabiha ile hicvetmek adet idinse, şer’an Zeyd’e ne lazım olur?

wl-Cevab: Taz’zir-i şedidden sonra zindane ilkaa olunup, tevbe ve salahı zahir olmayınca ihrac olmamak lazımdur. Hz. Ömer İbnü’l Hattab (Radiyallahahu Teala anh) Hati’e, meşahir-ü şuara-i İslamiyyed’den iken şi’rinde ba’zı kimselere taarruz itmeğin, ta’zir ve habs idüp, habsden tevbesi zahir olmayınca itlak itmemişdür.

Hafız’ın şiirleri bir mecazlar hazinesini andırır. Bu durum onun Divan’ını her türlü yoruma açık hale getirmiştir. Bazı mısraları gerçekten yanlış anlamaya çok müsaittir. Bu mısraları diğerlerinden ayırt etmek en çıkar yol gibi görünüyor. Zaten Ebussuud’un tavsiyesi de yılan zehrini tiryak ile karıştırmamak yolundadır. Aslında bu fetvasıyla Ebussuud, Hafız’ı katı ve fanatik görüşlülerin tehlikeli aksiyonlarından korumuştur. Hafız’ın aşkın coşkunluğu ve sarhoşluğuyla söylediği gazellerinde şarap, aşk, saki, gül, bülbül, gençlik, bahar, humor, ironi birbirine karışmış ve tam da nadan mollaların istismarına açık hale gelmiştir. Ebussuud, bu mezkur fetvasıyla onun bu muhteşem Divan’ını nadan mollaların tahribatından kurtarmış ve Divan’ın yasaklanmasını engellemiştir. (Ne var ki aynı Ebussuud, ‘Tekkelerde Yunus Emre’nin şiirlerinin okunmasını ‘küfr-i sarih’ görecek kadar katı bir tutum içinde olması, sufilerin devranını ‘kafirlerin horoz tepmesi’ olarak nitelendirmesi ve onları kafirlere benzemekle itham etmesi, devranı ibadet olarak gören sufilerin mürted olduğunu beyan eden fetvası, Ebussuud’un tasavvuf ve mutasavvıflar hakkındaki düşüncelerini göstermesi bakımından önemlidir. Bkn. İslam Ansiklopedisi)

(…)”

agy s. 189

“(…)
İnsan nasıl bahsederse Peygamberlerden iyi sözle
Öyle bahseder vamık ile Azra’dan yine sözle-79
Onların hakkında konuşulmaz, yalnız adları anılır.
(…)

79 (…)

Sasaniler döneminde (226-651) anlatılan Wamik ve Azra hikayesi, Araplar’ın ülkeyi işgal etmesiyle yayılmıştır. Wamik ve Azra’nın bir nüshası Abbasiler’den Emir Abdullah bin Tahir zamanına kadar Horasan’da muhafaza edilmiştir. Ancak kendisine takdim edildiğinde, ‘Biz Kur’an ve Peygamberin hadislerinden başka hiçbir şey okumayız.’ diyerek Wamik ve Azra ile birlikte Farsların tüm kitaplarını Tigris’e attırmıştır. (Hammer, Die Geschichte der schönen Redekünste Persiens, s. 35)

(…)”

agy s. 197

Evet, o gözlerdi

Evet, o gözlerdi bana bakan,
Evet, o dudaklardı beni öpen.
Kalça dar, beden pek kıvrak,
Tıpkı Cennet’teki şehvet gibi!
Burada mıydı? Nereye gitti?
Evet, oydu, o verdi bana,
Kaçmak isterken verdi bana kendini
Böylece bütün hayatımı esir etti.”

agy s. 198

Kanaatkar

‘Nasıl yanlış tahmin edersin,
Kızın gönlü sendedir diye.
Gerçi yüze gülmeyi pekiyi bilir,
Ama yine sevindirmez beni bu.’”

agy s. 201

“(…)

Evet, korkunç bakışlarıyla o,
Bu topluluğu süzüyor muhakkak,
Lakib beraber olacağı tatlı zamanı
Paylaşacağı kişiyi arıyor sadece.”

agy s. 203

Gizli Şey

‘Biz, nükte avcılrı, iz aramada
Pek çalışkan, pek gayretliyizdir:
Yok, efendim sevgilin kimmiş,
Başka isteyenlerin var mıymış?

Zira aşık olduğunu görüyoruz,
Bunu da senden esirgemiyoruz;
Lakin sevgilinin seni sevdiğine,
Pek inanasımız yok.’

(…)”

agy s. 203

“Bir Nalbanta Yolun Düşerse

Bir nalbanta yolun düşerse atınla giderken,
Nalbantının atını ne zaman nallayacağını bilmezsin,
Boş bir tarlada bir kulübe görürsen,
İçinde bir sevgilin olup olmadığını bilmezsin.
(…)”

agy s. 208

Birbiri ardından yollanır111

Birbiri ardından geçip gider zaman,
Önceden de böyleydi zaten;
Bu yüzden bırakınız hayat yollarında
Hızlı, yürekli ve yiğitçe gezinelim.

(…)”

agy s. 211

Yıllar senden çok şey alıp gitti

Yıllar senden çok şey alıp gitti, diyorsun:
Şehvet oyunlarının gerçek hazzı gitti;
Diyar diyar dolanarak memleketi
Mazinin aşk lakırdılarını hatırlamanın faydası yok!

(…)

Yaptıklarından bile huzur duymazsın,
Ne cesaretin kalmıştır ne cüretin!
Şimdi bilmem ki nen kaldı senin!’

Kafidir bana kalan! Aşk ve idedir geri kalan115

115 (…) Belki de bu yüzden Goethe, bir şiirinde ‘Der Augenblick ist Ewigkeit’ (An edebiyettir) demektedir.”

agy s. 213

Cömert insan istismar edilir

Cömert insan istismar edilir,
Cimri kişi soyulup soğana çevrilir.
Ferasetli insan yanılır,
Akıllı boşune saçmalar,
Zalimden sakınılır,
İspinoz kuşu yakalanır.
Yalanı anla,
Aldatanı aldat!”

agy s. 213

İnanıyor musun ki,
rivayet yoluyla

İnanıyor musun ki, rivayet yoluyla
Güvenilir bir ilahi ilim varolsun?
Rivayet ey zavallı budala,
Kuruntudan başka bir şey değildir.
Bir kere evvela hükümle başlanır:138
Yalnız başına akıldır muktedir,
Seni iman zincirlerinden kurtarmaya,
Lakin ondan da sen çoktan vazgeçtin.139″

agy s. 226

Kim Fransızlık yahut
İngilizlik taslarsa

Kim Fransızlık yahut İngilizlik taslarsa,
İtalyanlık yahut Almanlık satarsa,
Yoktur birbirinden farkı, aynı şeyi ister,
Bunun adına kendini beğenme derler.

(…)”

agy s. 227

Timur der ki

Ne? Cesaretin güçlü fırtınasını mı
Beğenmiyorsunuz, yalancı Mollalar?
Allah beni solucan yapmayı dileseydi,
Elbette solucan olarak yaratırdı beni.”

agy s. 228

“Hikmet Nameh: Buch der Sprüche
Hikmetler Kitabı

Tılsımlar serpiştireceğim bu kitaba,143
(…)

(…)

Deniz hep taşar durur hiç durmadan,
Kara zaptedemez onu hiçbir zaman.147

(…)

(…)
Bastırdı mı karanlık gece, yoktur artık çalışan!150

(…)

Ahmaklara tahammül güçtür,
Hele ahmak, buyurursa bilgelere:
Arif olanlar, önemli günlerde,
Tevazularını ortaya koymalılar.

(…)

Altınını, gittiğin yeri ve inancını saklamalısın!164

(…)
En gençleri en yaşlıların sözlerini tekrarlar,
Ve bunların kendilerine ait olduğunu sanırlar.165

(…)
Cahillerle tartışınca bilgeler,
Cehaletin tuzağına düşerler.166

(…)

(…)
Ne yapsın sol el bunun için,
Sağ el süslemiyorsa onu?183

(…)

143 (…) Hikayeye göre Nadir Şah, Tebriz’i almak istediğinde önce Hafız’ın şiirlerine müracaat etmiş. Hafız ‘ın Divanını açınca kader karşısına tam niyetine uygun bir gazel çıkarmış. Bu gazelin beyitinde aynen şöyle denmektedir:

‘Hafız, güzel şiirlerinle Irak ve Fars ülkelerini zaptettin; gel, şimdi nöbet Bağdat’la Tebriz’e geldi!’ (Gölpınarlı, s. 42)

164 (…)
(…) Hatta Goethe, Hıristitanlığı yaymaya çalışan ruhanileri vara yoğa Allah’ın adını anmakla kelimenin değerini düşürdüklerinden dolayı suçlamıştır. (…)

165 Bir karakter adamı olan Goethe, hayatın anlamını kişiliğin arınmasında, oturmasında ve kemalinde görür. Doğrusunu söylemek gerekirse o, bir şahsiyet mimarıdır ve onun için en büyük mutluluk yüksek şahsiyet kazanmaktır. Bu yönüyle şair, hayatı kendileri yaratmayan, sadece kendinden öncekilerin ve yaşlıların sözlerini tekrarlayan kişiliksiz ve ezberci kalabalıklardan tümden ayrılır. Goethe çok erken yaşlarından itibaren kalabalıklardan kaçmış, kabiliyetli, tecrübeli ve asil karakter sahibi insanlarla dost olmuştur. O kurtuluşu ve huzuru kendi neslinde değil, asil dost çevresinde aramıştır. Kendi yarattığı ‘Werther’ neslinin idolü olmuş, ancak kendisi ondan kopmuştur.

183 Goethe, Sadi’nin Gülistan’ında (Sadi , Rosenthal, s. 327) Cemşid hakkında şu sözü okumuştur: ‘Esvabına alem, parmağına yüzük takan ilk insan Cemşid’di. Ona:

Senden kime inleyeyeyim, başka Tanrı yok! Hiçbir el elinden üstün değildir.
Senin yol gösterdiğin kimse kaybolmaz. Senin şaşırttığının kılavuzu yoktur.’ Cemşid yüzüğü sol elin parmağına taktığı için kendisine: ‘Niçin sol elinize takıyorsunuzi, sağ el parmağınıza daha çok yakışır.’ demişler. O da şöyle cevap vermiş: ‘Sağ elin süsü sağ el olmasındadır. Bu ona yeter.’

Herder’de, bununla ilgili olarak bir beyit yazmıştır (Blumenlese, s. 142):

(…)

Neden sağ elden önce sol ele yüzük takılır
Çünkü sağ elin süsü güç ve maharettir

Cemşid (Cem): Efsanevi İran hükümdarlarındandır. 700 veya 1000 sene yaşamış, halkı teşkilatlandırmış. Sonradan Tanrılık davasına kalkarak zalim bir hükümdar olmuş. Cemşid’in bir ilah olduğunu kabul edenler de vardır. Bazıları onu Süleyman Peygamber addederler. Hakikaten Süleyman Peygamberin yüzüğü ile Cemşid’in yüzüğü veya cam-ı cihannüma (dünyayı gösteren kadeh) sı arasında bir benzerlik vardır. Birçok sanatları, yenilikleri onun çıkardığı söylenir. Şarabı da icat eden Cemşid’miş. Onun için, içki meclislerini şiirde bezm-i cem diye anarlar. Nevruz bayramını da o çıkarmış. Metindeki, ‘Esvabına alem, parmağına yüzük takan ilk insan’ kaydı bu bakımdan manalıdır. Cemşid’in Dahhak tarafından kovulduğu, Dahhak’ı Feridun’un izlediği söylenir.”

agy s. 235

“(…)
İmkansız görünür gül her zaman,
Anlaşılmaz bülbül hiçbir an.201”

agy s. 247

“(…)
Ödünç isterim Yusuf’un güzelliğini,
Mukabele edeyim diye güzelliğine.222”

agy s. 254

Kız

Şair şevkle hizmetkar olmak ister,
Çünkü bu hizmetten hakimiyet neş’et eder;
(…)”

agy s. 257

“(…)
Aşk acısının başka sebebi mi olur,
Derdine deva aramaktan başka?230”

agy s. 259

“(…)
Allah’ın bundan sonra yaratmaya ihtiyacı yoktur
Bundan böyle O’nun dünyasını bizler yaratırız.251

(…)
Artık şu yeryüzünde her ikimiz
Sevinç ve acıda numuneyiz
Ve ikinci bir ‘Ol!’ emri
Bir daha ayırmaz bizi.252″

agy s. 268

251 Muhammed İkbal, Bal-ı Cibril adlı eserinde şöyle diyor:

Daha kainat mükemmel değildir,
Zira devamlı ‘kun feyekun’ sesi gelir.

252 (…)
(…) Kendi güzelliğinin görülmesini isteyen Allah, ‘ol!’ emriyle aleme vücut verir. Muhammed İkbal’in fevkalade isabetli bir mecazıyla söyleyecek olursak, ‘O kendi nazının şehidi’ olur. Böylece alem yaratılır, varolur, gerçek olur, tüm mevcudat acı ve ayrılığı tadar.
(…)
(…) Dünyayı mükemmel bir gözle gören Goethe, gözün ışıktan olduğunu söyler:

Olmasaydı gözlerimiz ışıktan
Göremezdik hiçbir vakit güneşi,
Bizi hayran bırakmazdı ilahi olan her şey,
Olmasaydı içimizde Rabb’in kendi kudreti.

(…)”

agy s. 268

Dünya aynasını
Büyük İskender’e bırak

Dünya aynasını Büyük İskender’e bırak!261
Ne gösteriyor ki zaten o? Orada burada
Sessiz halklar, onun zorla başkalarıyla
Mütemadiyen kavga ettirmek istediği.

(…)”

agy s. 272

Yalnız otururken

Yalnız başıma oturuyor
Şarabımı
Yalnız içiyorum.
Burdan iyisi can sağlığı!
Kimse benle uğraşmıyor,
Böylece kalıyorum fikrimle baş başa. 266″

agy s. 277

içip sermest
olmalıyız hepimiz

İçip sermest olmalıyız hepimiz,
Gençlik içmeden sarhoşluktur;
Yaşlılar dahi gençleşmek için içer,
Doğrusu ne büyük erdemdir bu.
Derd-u gamı veren şu güzel hayattır
Ve gam ve efkar dağıtır şu bade.270

(…)”

agy s. 278

“(…)
İnsan içtiği ölçüde,
kendini ele verir;272
(…)”

agy s. 278

Beden bir zindan ise eğer

Beden bir zindan ise eğer,274
Öyleyse neden zindan (beden) susamıştır?
(…)

274 (…) Orta Çağda yaşamış Steinmar adında bir şair, bir şiirinde içilen şaraptan dolayı sarhoş olan ruhun zıplayarak kaburgaları kırdığını söyler.”

agy s. 279

“(…) Bey, böyle geç vakitte
Gizlice sıvışıyorsun odandan;
Farslar buna Bidamag buden adını verirler,278
Almanlarsa düpedüz mahmurluk derler.

278 Goethe, Sultan III. Selim hakkında Chardin’in Reisebeschreibung, Bd. 10 s. 120’de şu satırları okur: ‘Bu Sultan öylesine şaraba tutkundur ki, kafi miktarda içmediği müddetçe bir zevk ve neş’e bulamaz: ancak, şarabın verdiği neş’e ve coşkunluk geçince de tıpkı bir ölü gibi yatar kalır; bu fena neş’e onu öylesine kendine hakimiyetten uzaklaştırır ki, hiç kimse yanına sokulmağa cesaret edemez. Farslar bu duruma, beyinsizlik, aklı başında olmamak, tamamen sarhoş olup kendinden geçmek anlamına gelen Bidamag buden derlerdi.’”

agy s. 282

“(…)
Dünya ilgimni çekmiyor,
Ne görüntüsü ne kokusu gülün,
Ne de yanık şarkısı bülbülün.”

agy s. 282

“(…)
Hatırlamak için beni öpersen,
O zaman seni daha çok severim;
Zira söz uçup gider,
Buse ise sineye iner.

(…)”

agy s. 283, 284

“(…) Biz diğer Müslümanlar,
Ayık olarak eğilip bükülmelidirler,
O ise, kutsal davasında gayretle,
tek başına kafayı bulmak ister!282

282 (…) Ölsener, adı geçen eserinin 217’nci sayfasında aynen şöyle yazıyor: ‘Peygamber şarap içmeyi ve sarhoşluğu kendine ait bir imtiyaz saydığı için içkiyi/şarabı yasaklamıştır. Sık sık bu tarzda Kur’an’dan sapmalar olmaktadır.’”

agy s. 284

“(…)

Keşişler görürüm köşelerde,
Ateşli konuşmalar yaptığında,
Riyakarca saklanır onlar,283
Sen kalbini içtenlikle açtığında.
(…)”

agy s. 285

“(…)
Şair beyhude saklamaktadır sırrı,
Şiir yazmak zaten bizzat sırrı ifşadır.”

agy s. 285

“(…)
Bağlanmış hissetse de kendini,
Aslında düşünürse hakkıyla,
O minik ruh şakımakta her zaman.293

293 (…)
Feridüddin Attar, kafeste bir kuş gibi çırpınan ruhunu ölüm saatinde tez hürriyete uçurması için katiline yalvarır. Hammer’in anlattığına göre olay şöyle gelişir. Moğol istilasında Cengiz Kağan’ın askerlerinden birisi Attar’ı yakalar. Tam kılıcı Attar’ın boynuna indirmek üzereyken birisi, ‘Dur, öldürme bu yaşlı adamı, sana bin adet gümüş veriyorum onun hayatı için.’ der. Attar, söze karışır ve der ki: Sakın beni bu kadar gümüş karşılığında vermeyi düşünme! Ben daha pahalıyım.’ asker, Attar’ı satmaktan ve öldürmekten vaz geçer. Bir müddet yürüdükten sonra tekrar kılıcını çeker ve Attar’ı öldürmek ister. Bunun üzerine bir alıcı talip olur ve Attar’ın hayatı karşılığında bir çuval saman vereceğini söyler. Attar, ‘hiç tereddüt etmeden ver! Benim gerçek değerim budur, bundan daha değerli değilim.’ der. (Hammer, Die Geschichte der schönen Redekünste Persiens, s. 141)”

agy s. 291

“Parsi Nameh: Buch des Parsen
Persler Kitabı

Pers İnancından
Kalan Miras

Ölüm döşeğindeki o zavallı dindardan,
Nasıl bir vasiyet geldi ki size, birader,
Ömrünün son günlerinde siz gençler onu,
Sabırla besliyor, hürmetle bakıyorsunuz?306

(…)

(…)
Ve içten ferahlandırmaz mı bakışlarınızı,
Bir kavis çizerek güneş sabahın kanatlarında
Demavend dağının sayısız doruklarında308

(…)

Hissettim ki, Allah’ı arş-ı alada idrak etmek,
O’na hayat pınarının Hakim-i Mutlak’ı demek,
O yüce bakışa yaraşır biçimde hareket etmek,
O’nun ışığında durmadan ilerlemek demek.310

(…)

Ve şimdi kardeşçesine çaba gösterilsin,
Hatırlansın diye şöyle olmuş kutsal vasiyet:
Ağır görevler ifa edilirse her gün, bu yeter,
Başka da vahiy gerekmez, bu kifayet eder.312

(…)

306 (…)
Zerdüşt’ün temellendirdiği dualistik görüşe göre çatışma, İyilik Tanrısı Ahura Mazda (Hürmüz) ile kötülük prensibi Ahriman arasında geçmektedir. Ahura Mazda kadim ışıktır, tüm saf güzellik ve iyiliklerin kaynağıdır. Ahrimanise gecenin Tanrısıdır; tüm kötülüklerin ve zararlı yaratıkların ilahı odur. Zerdüşt’ün meselesi ‘kötünün varlığını Allah’ın ezeli ve ebedi iyiliği ile barıştırmaktı.’ Bu ebedi kavgada insan tarafsız kalamazdı. Ahura Mazda’ya iyi amel, dua ve temizlikle yardım ettiği takdirde insan, ölümden sonra bu hizmetinin karşılığını görecektir. Ahrette insan kıldan ince bir köprüden geçecektir. iyiliklerinin karşılığı güzel bir kız, kötülüklerinin cezasını ise çirkin bir peri olarak karşısına çıkacaktır. mahşerde insanlar erimiş demirle imtihan olacaklar; dünyada iken iyilik yapmış insanlara bu demir ırmak ılık bir süt şeklinde akarken görünecek, dünyada kötülük yapmış olanlar ise erimiş demir halinde akan bu ırmağa düşecekler. (Bak. Annemarie Schimmel, Cavidname şerhi, s. 90)
(…)
308 Demavend dağı Hazar Denizi altlarındaki en yüksek dağdır; yüksekliği 5670 metredir. Ölenlerin ruhları, güneş doğmadan kutsal ‘ruhların dağı’ olarak bilinen bu dağdan yükselirmiş. Güneş Tanrısı Mitra’nın bu dağda yaşadığına inanılır.
310 (…)
Goethe bu konuda şu satırları da Thomas Hyde’den okur:
‘Ayrıca Persler tanrısal bir özvarlık olarak güneşe tapınmazlar, onu Tanrı olarak adlandırmazlar, bilakis ibadet ederken yüzlerini güneşe çevirirler, onu Tanrı’nın bir sembolü olarak tahayyül ederler. Güneşin tabiatı ışık ve paklıktır. Aynı şekilde de ilah anlayışıyla ateşe perestiş etmezler, bilakis ateşi Tanrı’nın bir yaratığı olarak görürler.’ (Historia religionis vaterum Persarum, Autor est Thomas Hyde, Oxonii, 1700. 4, s. 5.21.160.14.13)
312 (…)
Goethe, Faust’un daha başlangıcında faaliyete ne kadar önem verdiğini şu sözlerle ifade etmiştir:

(…)

(…) Madem ki bir kere kendinizi şair olarak takdim ediyorsunuz, o halde şiire hakim olunuz!”

agy s. 297

“(…)

Yedi kat göklerin hepsi birden
Açtılar ağır kapılarını sonuna kadar,
Ve şimdiden nurani aşıklar
Vakarla Cennet kapılarını çalarlar.324
(…)

324 (…) Bununla ilgili Goethe, Hammer’den şu satırları okumuştur: ‘Muhammed ve Müslümanlar yedi kat gök ve yedi kapı (yol) hesap ederler. fakat Arap astronomlar dokuz kat gökten bahsederler.’ (Hammer, Rosenöl I, s. 323)”

agy s. 303

Seçilmiş hanımlar

Hiçbir şey kaybetmemeli hanımlar329
Saf ve sadık olanlara ümit yaraşır;
Bunlaradan dördünü zaten biliyoruz
Ki zaten oraya çoktan vardılar.

(…)

Bir de Muhammed’in zevcesi,
Destekledi onu ve mutluluk verdi,
Ve yaşarken Allah’a iman etti
Ve sadık eşi oldu (Hatice.)330

(…)

329 (…)
Chardin ise şöyle buyuruyor: ‘Genel olarak deniyor ki, Müslümanlqr kadınları Cennete dhil etmezler. Bunun ancak şu kadarı doğrudur: Onların görüşüne göre kadınlar erkeklerle orada bir yerde bulunmayacaklardır. Çünkü orada Cennet ehli kadınlar vardır ki onlar, bu dünyada öldükten sonra orada kendileri için belirlenmiş bir yerde mutlu ve zek-ü safa içerisinde yaşayacaklardır.’ (Chardin, Voyages, T. 7, s. 59)
330 (…) Arap kabilelerinde o zamanlar çok kadınla evlenmek adet olmasına rağmen Peygamberimiz, Hz. Hatice ölünceye kadar ona bağlı kalmış ve başka bir evlilik düşünmemiştir. Hz. Hatice tam 24 yıl Peygamberimizle evli kalmış ve hicretten üç yıl önce 65 yaşında iken ölmüştür. (…)”

agy s. 305

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: