Anasayfa > Edebiyat > Eridi! Yemin Ediyorum Eridi! – Pulsar 3

Eridi! Yemin Ediyorum Eridi! – Pulsar 3

Hiç durmadan aynı şarkıyı tekrar ediyordu. Hiç kapanmayan… Yorgunluktan ölen makine. Şöyle diyordu;

Ohh, can’t anybody see 
We’ve got a war to fight
Never found our way 
Regardless of what they say

Tarif edilemeyen bir baş ağrısı, şiddetle sarstı uykusundaki ölümlüyü. Yüzü acıyla buruştu, elleri gözlerini yokladı. Korka korka araladı usulca göz kapaklarını. Temkinli bakışları odasındaki son ışık huzmelerini aradı. Neyse ki, kıyıda köşede can çekişen bir kaç güneş ışığı kalmıştı, son nefeslerini teslim etmeleri an meselesiydi. Ziyanı yoktu, bir süre daha bekleyebilirdi. Ölümün işini tam olarak bitirmesine müsade etti. Son ışıklar da ölünce, gözlerini tam olarak açabildi. Böyle çok daha iyiydi. Gözlerini tam olarak açtığı halde, sanki hiç açmamış gibi rahattı içi. Şuan tahammül edemeyeceği tek şey aydınlıktı. Bir de başında ki şu sirkeleşmiş ağrı. Tadını kaçırmıştı iyice… Doğrulmaya yeltendiği an, şakaklarına inen balyozla nefesi kesildi. Uyuşuk dudaklarının arasından anlaşılması zor bir küfür fırlayarak sert zemin üzerinde bir kaç defa sekti ve gözden kayboldu. Daha fazla dayanamayacağını anladığında, yatağının üzerine tekrar devrildi. Bu defa ayakları yastığının kenarına düşmüş, kendisi ayak ucunda kalmıştı. Bir türlü doğmak bilmeyen, doğum gününe ihanet eden uyuşuk bir bebekmiş gibi cenin halinde kıvrıldı bir süre daha. Gözleri kapalı bir halde, sorular sormaya başladı yine kendine.

“Neden daha uzun uyuyamıyorum?”
“Neden 20 saatlik bir uykudan sonra başım bu feci ağrıları çekmek zorunda?”
“Neden bu ağrılar beni uyandırmak zorunda?”
“Uyanık kaldığım her an; çektiğim acılar mı daha ağır, yoksa bu baş ağrıları mı?”
“Uyanınca kendimi ölü bulma olasılığım yüzde kaç acaba?”
“Bu şanslı olduğum anlamına gelebilir mi? (Sanırım gelir, unut gitsin bunu.)”
“Evde kim var ki? Birileri olmalı…”
“Ne zaman uyumuştum ben?”
ve son olarak; “şimdi ne halt etsem acaba?”

Doğruldu, yürümekten ziyade sürükledi kendini. Merdivenlerden inmek ve çıkmak yeterince ölümcüldü. Her basamakta sarsılan beyni, kendisine nazik davranılmadığı için öfkeden kuduran bir ruh hastası gibi duvarlara vuruyordu sanki kendisini. Kafatasının içerisinde çığrından çıkan beyni ve yine hiç durmadan çığrından çıkmış düşünceler üreten aynı beyin. “Sakin ol… Dolaba az kaldı, dayan” dedi. O kadar sessiz söyledi ki, söylememiş sayılabilirdi. İçinden geçirmişti belki de. Migren ilaçlarını aradı, buldu ve yuttu. Koyu bir kahve hazırlayıp tekrar aynı yokuşu tırmanıp, odasına attı cesedini. Kapısını kilitledi. Masasına geçti ve kahvesini içmeden önce sigarasını yakıp, içine büyük bir nefes hapsetti. Öksürmek üzere iken koyverdi nefesini. Sıcak kahvesini karıştırdı. Karıştırdı. Tekrar karıştırdı. Karıştırmaya devam etti. Şimdi o burada olsaydı şöyle derdi; “Eridi, yemin ediyorum eridi. Yeter artık, fincanı deleceksin! Eridi diyorum! Keser misin şunu?” “Dibinde kalmasını sevmiyorum” diyebilirdi ancak. “Tamamen erisin.”

Her şey dibinde biraz kalacaktı. Her şey dibinde bir artık bırakacaktı. İçine ne konulursa konulsun, neyin içine ne konulursa konulsun, dibinde biraz kalırdı. Peki onun dibinde ne kalmıştı? Yüreğinin dibinde? Sevdiği herkesten biraz vardı. Sevdiği her şeyden biraz… Yüreğini çalkaladı, eline kalemini aldı ve karıştırmaya başladı. Tekrar ve tekrar! O sesi duyana dek durmayacaktı. “Eridi, yemin ediyorum eridi!”

Bu bir sonun temsilcisidir. Kalbimi affa sunuyorum. Bütün kırgınlıklarımı hatırlıyorum, ama sitemim dahi yok kimseye. Nefret ettiğim kimse yok, üzülüyorum sadece; neden bu kadar az düşünür olduk? Neden umursamadık gereğince, etraflıca sevdiklerimizi? Neden bir köpeği seve bilirken, birbirimizi görmezden geldik? Neden hiç durmadan çalışan adam çocuklarını unuttu? Neden kadın güzelliğinden başkasını umursamadı? Bu hale nereden geldik.. Alınıp-satılır olduk. Kefenin cebi yokken, ceplerimizi bir hiçle doldurduk! Etraflıca sayıyorum; hiçbir faydası yok. Olmadı.. Onun için susuyorum şimdi. Şimdi gözlerimle görüp barışı, sevgiyi, kardeşliği; huzur içinde uyuyabilirdim. Ama dedim ya; biz ölmek için yaratıldık. Hem de acıdan.. Şükrün ve sabrın ismi olabilmek için..

Yazarken yoruluyorum. Düşünürken.. Şimdi biraz duruyorum; yorgunluğun sırtında. Dinleneceğim..

Nerede kalmıştık? Ha; mutsuz değilim. Hatta hiç olmadığım kadar huzurluyum. Bir sondan ziyade başlangıçtır bu. Kimsenin kimseye anlatamadığı.. Tattığı, hissettiği, içinde geçtiği ama anlatamadığı.. Keşifler; başkaları ile paylaşılınca keşif sayılır değil mi? Yani, ampulü daha önce bulan birisi, bunu kendine sakladıysa ne önemi var ki? Yahut kimsenin bilmiyor olması, onun bulunamamış olması demek değil midir? Tadına bakıldı bu meyvenin. Ama kimse tarif edemedi! Anlatamadı.. Çünkü zaman çoktan durmuştu. Perdeler inmiş, sahne kapanmış, ışıklar yanmıştı. Neyse..

Allah bilir; çok farklı olmasını istemiştim her şeyin. En başından en sonuna hemde. Ayvazoski’yi bilir misin sen?  Hayır, şimdi uzun uzun onu anlatacak değilim sana. Bir ömre 5000’den fazla eser sığdıran adamdı! Her iki günde bir tablo yapmak demek bu yanılmıyorsam. Yemeden içmeden.. Sevgi buydu, Aşk buydu işte.. Kalbimi yalnızca sen kırmış olsaydın, şuan belki de toparlamaya başlardım hayatımı dağınık odamdan. Yolunda gitmedi hiçbir şey. Bende gitmedim hayallerimin peşinden.. Şiir yazmak, resim yapmak, şarkı söylemek, dinlemek.. Günün ışımasını seyretmek, bir kediyi, aynı kedinin yavrularını sevip-beslemek, yağmuru, toprağı ve denizi bilmek.. Sevmek için biraz hayvan olmak gerekti. Geciktim. Çok sonraları başladım umursamazlığa. Çok geç kaldım. Daha ilk adımlarımda karartmalıydım gözlerimi. Düşmeyi, kırılmayı, kanamayı umursamadan koşmalıydım çocukluk bahçelerimde. Her yol büyümekten geçerdi. Öyle söylemeseler bile, parmakları hep o yönü işaretlemekteydi. Bir türlü çeviremedim başımı, dönemedim sırtımı. Bok vardı sanki büyüyecek! Büyüyecek ve adam olacaktık? Sevmediğin bir adam..”

Her şey dibinde biraz kalacaktı. Her şey dibinde bir artık bırakacaktı. İçine ne konulursa konulsun, neyin içine ne konulursa konulsun, dibinde biraz kalırdı.

 

İlişkili Yazılar

senbiyah
Siyah kıyafetler, siyah gözlükler... Siyah düşünceler; griye evrilen. Umutlar beyaz! Benimkiler öyle. Elbette, siyahtan uzak bütün renklerde bulunur umut. Geri kalan ne varsa siyah. Simsiyah işte... Ama yine de içinizi karartmaya gelmedim! :)
http://gumusdis.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: