Anasayfa > Edebiyat > Kırklar Kitabı, Hasan Öztoprak

Kırklar Kitabı, Hasan Öztoprak

“önsöz

bilir miyim nerden
ve nasıl geldiğimi
kaç zaman daha
nereye gideceğimi

meğer ki
kırk yılım geçmiş
ona ömür denmiş

1997, İstanbul”

Hasan Öztoprak, Kırklar Kitabı, Can Yay., İstanbul, 2002, s. 9

“(…)
öylece durmalıyım yerimde
akşamı beklemeliyim gözlerim kısık
bir ıstırabı bitirip
yenisini doldurmak için bedenime

istediğimi istememeliyim
vazgeçtiğimden vazgeçmemeliyim
durduğum yerde yürümeli
yürüdüğüm yerde durmalıyım
böylece kaybedebilirim kendimi
kendimi geçebilirim kendi yerime

bir kapıyı araladım
sonra bir başka kapıyı
bugün yaşadıklarımı yarına bıraktım
sonra bir başka yarına
kim tarafından neden sevildiğimi
hiç bilemedim nasılsa

bir kapıdan geri döndüm
bir ışıktan, bir yalnızlıktan
kendimin iflas edip
diğer kendimin hüküm sürdüğü bir andı
yapmam gerekeni yapamadım
dokunduğum yerde iz kaldı

(…)
fırtınada kaldı hayat
fırtınada yürüdük biz de yürünmeyecek olanı
sevilmeyecek olanı sevdik her nasılsa

geleceği sattık; bir hatıraya mı, bir an’a mı
kapı önünde durakladığımız an’a mı
(…)

şimdi durduğum yerde duramıyor
döndüğüm tarafa dönemiyorum
(…)
görmeyen gözüme görüntüler uydurdum
kendi hayatımı başka bedene giydirdim
kendi bedenimi başka hayata

kendimin istemediği bir şeyi istedim
istediğim şey zaten benim değildi”

agy s. 11-17

“(…)

lanetli bir ömürdür bu kısaca
şimdi içinden geçtiğim

(…)

(…)
kayıptır çölün yolu
çölde hayat, biraz daha hiçleştirir cehennemi

(…)

(…)
kayıptır çölün yolu
çölde durmak da yürümek de intihardır aslında

ne kadar günahla, ne kadar arzuyla, ne kadar hırsla yaşadık.
Elinden tutarken senin, tanrıya yakınlığımı hissedebildin mi?
(…)

(…)
kayıptır çölün yolu
çölde tanrı, yeniden doğmak ve ölmektir

kaç kez yaşadığımı kimse bilmiyor. Ama kırk iki dünya yılı var ki, ben böyleyim. Kırk iki dünya yılı hep içimde öfke ve özlem. İşte, çığlık çığlığa konuşmalarım: ‘Dinmesin içinde toz toprak olduğumuz fırtına, sönmesin içinde kor olduğumuz ateş, bir parçası olduğumuz bu dünya bitmesin.
Yaşadıklarımızın biraz üstünde de olsa hayat,
ona tutunmak için zaman var.
Biraz daha öfke, biraz daha…’

Kayıptır çölün yolu
fakat
çölde, her adım bir yol açar kendime”

agy s. 19-23

“(…)

insan ruhunun İsa’dan bu yana çarmıhtan kurtulamadığını,
bugün artık o çarmıhın hepimizin vicdanı olduğunu biliyorum

vicdansa çaresiz bırakıldığımız bir akşamdır
sabahı olmayan bir akşam

birbirimizden başka, hatta kimsenin kendinden başka
çaresi kalmamışken
sıradan bir akşama mahkûm olduk

yürüyerek çıkıp gidebileceğimiz bir odada
görünmez kapılar tutuyor bizi

(…)

iki bin yıldır bu cehennemde yaşıyoruz

başka bir cehennemin korkusuyla

(…)”

agy s. 25, 26

“(…)

yıldızlar yanıp yanıp düştü geceme
düşsün! ben, ışığa doğru yolculuk yapamam zaten

(…)

varamadı içimdeki karanlığa hiçbir ışık

belki bir şö doğar bende de
doğsun! çöller vicdanıdır ya yeryüzünün
vay haline! içinde çöl yerine vicdan taşıyanın*

*’Vay haline! İçinde çöller taşıyanın’ -Nietzsche”

agy s. 27, 28

“(…)

uzaklar sıkıştırıyor hayatımı

uzaklar insanı kalbinden vurur”

agy s. 29

Ahval

geriye dönemem mecalim yok
ne de duracak zamanım

hiç olmadık yerde bir kambur
hiç olmadık yerde bir çöl

demek ki
topluyorum yılları üs üste
içime çekiyorum çölleri

ah, dönmek mümkün olsaydı
aslıma dönerdim
durmak mümkün olsaydı
dururdum kendimde”

agy s. 30

“(…)

geceyle gündüz arasında akar yollar
geceyle gündüz arasındadır hikaye
kırk yıl sığar geceyle gündüze
dağ gibi sevince, deniz gibi kedere
sevinçle keder arasında dolaşır ömrüm”

agy s. 32

İçimde hançer ve lal

bir ömür geçti kendimden daha büyük bir düşle
üst bir hayata doğru giderken kederle

ama aşk yeniden başlatır her şeyi
ah, yeniden nefes alıp vermeyi
olduğu yerde kalır keder
ruhumdaki titreyiş yeniden
yeniden ürperme, haz ve zevk
aşk yeniden başlatır kendini

geçen yıllarla söndürdüm ateşi
o büyülü ışıltılar saçan sesimi

(…)”

agy s. 34

Kırk yaşın olgunluğu

gösteremiyorum acıyla yaşadığımı kimseye
onlar da anlamıyor bunu
bakamıyorlar neşeli çehremin ardındaki kedere
söyleyecek sözüm yok belki, belki de arınmışımdır sözden

insanım ben, her ne kadar kalbim yüksekteyse de
ilacım benden daha yaralı yüreklere
bazen mırıldanabilirim sizin gibi bir türküyü
o kederli bir türküdür bunu bilmelisiniz

hazza dönüşmedi hiçbir şiir bende
yalancı hüzünler verebilirim isterseniz onlar gibi
süslü kelimelerle ya da kandırabilirim sizi

duyun, acılar taşıyor bu yorgun beden
akan bu kanı durduramamak
ne acı zaten”

agy s. 35

“(…)

kalbin soğuma yaşı
gözlerin acıma yaşı
başını alma yaşı bu yaşlar
alıp da gitme yaşı

‘Neden gidersin alıp başını?’
anlayamam sizi, bundan
‘neden hep anlamak istersin?’
anlamadan tanıyamam

ne kaldı geriye benden
bir an kaldı
perişan bir iz
gölgesiz bir yaz

yazı kaldı uçan
kapı kaldı, kapalı kapı
yol kaldı, biraz kırık
biraz dargın

(…)

benden geriye ne kaldıysa kaldı
demek; kırık bir masa, kapalı kapılar
isli bir çaydanlık
pervazda bir el
kaçak bir yolcu, kırmızı bir çiçek
ama ne çiçek

gidiyorum ve giderken dökülüyor anlamlar”

agy s. 37-39

Her şey yerli yerinde

uzaktaki yıldızlar ve sırtımda hissettiğim rüzgar
gelecek sözcüğü ve içindeki ölüm
(…)
bir gün: sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı
güneşin vakitlice doğması
ve yer değiştirmesi karanlıkta
her şey yerli yerinde
insan kendinde değil

kendimizi gelecek ve umutla şereflendirdik

dokunduk bolluk oldu

anonim korkular yaşadık
tefrika aşklar olduk

ele verdik kellemizi ucuz bir içki masasında
iki kafayla yürüdük birazdan ayılacağımız şafağa

martılar özgürlük hayallerimizden sırıttı
birer leş kargası olarak

(…)

koltuktaki sütanne
masadaki boş sürahi
televizyondaki spiker
ve kurumuş dere yatağı
yerli yerindeydi

ama görünen görünmez oldu
duyulan duyulmaz

ben ordaydım”

agy s. 40, 41

“(…)

sorgulamadan yaşamalıyım artık
sadece yaşamalıyım, sessiz sedasız

düşündüğüm yer bir çöl
konuştuğum yerde
başka bir çöl var

aklımı ellerimi kaybetmişim
uzayıp durmuş ellerim
aklım uzayıp durmuş

kalkıp yerimden
yürüyebiliyorum bazen
ama yalan gittiğim
trenin gittiği de yalan

şimdi geriye dönüp baktığımda
hayat var da diyebilirim
yok da”

agy s. 42, 43

“(…)

içimden geldiği gibi sarılamıyorum sana
belki de dökülen kandır masaya
belki de gövdemi örtüyordur masa
belki de kendi gözlerim öldürüyordur beni
belki de gittim ben, ölü gövdem kaldı masada

(…)”

agy s. 46

Aynı gece korktuk ve çaresizdik

yürüyüp geçtiğim asfalt
kapılarında duraksadığım evler
yolumu gösteren yıldızlar
hiçbiri aynı değil

tanrı biliyor, isyan ettim
sözler çamur gibi döküldü ağzımdan
bitti mutluluk, şenlik ve aydınlık
çekip gidemedim
hayata bağlılığım gitti

yollardan geçtim, yol değildi
pencereler gördüm, beyaz tülleri hala beyaz
yıkıntının altında yine bir yıkıntı
kalbimin altında başka bir yıkıntı
yüzler gördüm ama yüz değildi

tanrım yeniden bitti
kesildi sesi tavernanın
şarkının büyüsü gitti
kaderin kendisi

evler gördüm ev değildi
içinden insanlar çıktı
nasıl çıktı, neden çıktı
insanlar çıktı evlerden, insan değildi

insanlar gördüm, ruhlar değil
gözlerine baktım, göz değildi
ne de sözleri söz
ne de sözleri söz

19 Ağustos 1999, Adapazarı”

agy s. 48, 49

“(…)

insan kendi gerçeğini gizleyebilir
isterse kendinden bile
çırılçıplak kalakalır, savunmasız, çaresiz
ki bu enderdir, insan çare üretir

kimsesizlik çaresizliğin sosyal statüsüdür
kimsesizlik kabir’deki sükuttan farksızdır

geldiğimiz gibi gideriz kimi zaman
geçip gideriz hayattan
iz bırakmadan

insan içindeki şeytanı salmak ister
salarsa iyi olur
yüzündeki izden kurtulur

gün gelir, ölüme yakın
-ki ölüm zaten yakındır-
pişmanlık büyük bir yangın gibi sarar kalbini
susar ırmaklar, meydanlar kalakalır içinde

bir karanlık oturur
en aydınlık yerine”

agy s. 50, 51

“(…)
yangından da çıkabilirim bir gün

kararsız: yarım bir secde…
hareketsiz: yarım bir adam…

uzağa bakıyor gözlerim
olması gerekenden daha hızlı atıyor kalbim
ellerim olması gerekenden daha kısa
ulaşmak istediğine ulaşamıyor
bu beni hareketsiz bırakıyor, tıpkı bir ölü gibi
tıpkı bir ölü gibi göz kapaklarımın kapatılmasını bekliyorum
beklediğim tek şey bu…

bana uzaktan bakmanın bir yararı yok

varsa da bilmiyorum ellerini uzatan biri
ölmek üzereyim ve bu gereksiz bir ölüm
yürüyorum, duruyorum. nasıl da gereksiz bir ölüm

yürüyorum, kumlar doluyor gözlerime
duruyorum, kızaran gözlerim bir karadeniz
ellerim edepsizce uzanıyor bir bedene
birazdan ölü olacağını bile bile.

ellerimi uzatıyorum, şaşkınım, kendi ellerimi”

agy s. 52, 53

“(…)
hakikatse hep yukarıdan bakar insana
alay eder
(…)

yaptığın şey sanki yapmadığın bir şeymiş
(…)

bir dokunuş bir hayattır
bir öpücük büyük bir hayat

bu yüzden tanrı oyun oynar bizle
ve katılmamızı ister oynadığı oyuna”

agy s. 55

Canlıdır belki de ölü doğan

istedim kaderimi
sürdüm hayalimi bilinmezliklere
gölgeme daldım
zamanı geldi
ölüme yaklaştım

uzaklara gömdüm arzularımı
yol yok oldu, yakın düş
kırklar yoluna girdim, yaşım kırk oldu
içimde bir güzellik
ölüme yaklaştım

(…)
insan kırkından sonra bir yana döner
hayata döndüm
ölüme yaklaştım

(…)
soruyorum: öncesi mi hayat, sonrası mı
sonraya döndüm, kalbimi açtım
zamana çalıştım
ölüme yaklaştım

(…)
bir yola düştüm
ölüme yaklaştım

(…)”

agy s. 56, 57

“(…)

Her zaman herhangi bir şeyin, örneğin iyiliğin ya da kötülüğün, güvenin ya da tehlikenin etrafından dolaşmaktansa içine dalmayı tercih ettim.

Hayatı hissetmekse tek güven kaynağım.

(…)

Duygularımın uyuştuğunu, uyuduğunu anlayabiliyorum.
(…)”

agy s. 62, 66

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: