Anasayfa > Edebiyat > Kurgu Sarmalı 3

Kurgu Sarmalı 3

III

Bütün bunları yazarken fark ediyorum ki yazı yazmak gerçekten de zor bir uğraş. Çünkü insan yazı yazarken sadece kendisine değil bütün bir insanlığa hesap veriyor ister istemez. Bugüne kadar tarihte kimsenin yalnızca kendisi için bir şeyler yazmış olabileceğini düşünemiyorum. Örneğin Kafka’nın ölmeden önce dostu Max Brod’a yazdıklarını yakmasını vasiyet ettiği söylenir. Mesele gerçekten Kafka’nın bunu isteyip istemediği değildir, mesele yazarken insanın farkında olmasa da kağıt üzerinde insanlıkla yüzleşmek zorunda kalmasıdır. Günlüğüne kimseye söylemeye cesaret edemediği bir şeyleri yazan on yedilik bir kızın bile zihninin karanlık bir köşesi yazdıklarının okunması için yanıp tutuşmaktadır. Seri bir katilin için için yakalanmak istemesi gibi.
Sadece yazarken mi insanlıkla hesaplaşma halindeyiz? Yaşarken de bu böyle değil midir? Attığımız her adımda, bulunduğumuz her eylemde yine o beynimizin örümcek ağıyla kaplı yeri yaptığımızın ‘insan’a uygun olup olmadığını soruşturup durmaktadır. Bu yüzden değil midir çocukluğumuzdaki bir çok doğrudan ve samimi davranışı insanlık hakkında birikimimiz arttıkça, toplum ve tarihle haşır neşir oldukça yapamaz oluruz.
Felsefe bölümünde okurken üniversite hocalarımızdan biri “Bu bölümde okuyorsunuz ama okul bittiğinde şimdi yapabileceğiniz bir çok şeyi yapamaz hale geleceksiniz” demişti. Şimdi onu çok daha iyi anlıyorum. Herkes için farklı olabilir ama üniversite eğitimi alan birisi okuldan çıktığında büyük ihtimalle kapıcılık artık yapılamayacak bir iş bir haline gelmiştir. Çünkü artık bilinç dediğimiz şey yaptıklarımızın toplumla uyuşup uyuşmadığını yeni yeni bilgilerle sorgulamaya başlamıştır.
Çocukluğumda –henüz babamın elimden tuttuğu günlerde– bir keresinde babamla beraber 23 Nisan kutlamaları yapılan bir alana gitmiştik. İlkokul çocukları kim bilir ne azapla öğrendikleri halk oyunlarını sergiliyorlar, bizim gibi çocuklu anne babalar ve veliler de onları izliyordu.
Siyah elbiseler içinde Kafkas oyun ekibi oynamaya başladı. Onların o hareketleri neden bilmem çok hoşuma gitmişti, sanırım kendi aralarında bir çocuk oyunu oynadıklarını sanmıştım. (O yaşlarda bir çocuk için dünya bir oyun değil midir. Zaten oyun kavramı o kadar geniş ki hayatı bir oyun olarak gören birine ne denebilir.)
Babamın elini bırakıp koşarak oyun ekibinin arasına karışmış ve onlar gibi oymamaya çalışmıştım. Bu o kadar hoşuma gitmişti ki çevredekilerin ilgi odağı olduğumu fark etmemiştim bile. Önce okul öğretmenlerinden biri beni tutup oyun ekibinden uzaklaştırmış sonra da babam beni eve götürmüştü. Bundan bahsediyorum çünkü bu eylemi rahatça yapabilmemin sebebi büyük ihtimalle henüz resmi bayram kutlaması kavramına sahip olmamamdı.
Sonuçta yazarken de yaşarken de kendimizden öncekilerle ve çağdaşlarımızla bir hesaplaşma içindeyiz sürekli. Ama yazmayı yaşamaktan ayıran çok büyük bir fark var. O da yaşanılanların geçip gitmesi yazılanların kalıcı olabilmesi. Yaşadıklarınızın ve aykırılıklarınızın bazen kimse farkına varmayabilir ama bunları yazıya döktüğünüz zaman birilerinin belki de bütün dünyanın okuması ve bilmesi olasılığı ile karşı karşıyasınızdır.
Peki ben neden yazı yazıyorum şimdi. Aslında yazı yazmaktan hiç bir zaman hoşlanmamışımdır. Konuşmayı yazmaya hep daha çok tercih etmişimdir. Öğrencilik dönemlerimde yazım hep kötü, yazılı ödevlerim de hep mümkün olduğunca kısa olmuştur. Öğretmenlik yapabildiğim dönemlerde de not tutturmayı hiç sevmezdim. Günlük tutmayı da hep bir genç kızlık hastalığı olarak görmüştüm. Hatta askerdeyken pembe bir hatıra defteri olan bir çavuşla en çok alay edenlerden biri de ben olmuştum. Acemi birliğinden dağılırken ilkokulun son günüymüş gibi defterine yazı yazmamızı istemişti. Hani şu “Kalbin kadar temiz ve saf bu sayfayı bana ayırdığın için teşekkür ederim ” diye başlayan yazılardan. Oysa şimdi oturmuş alnımdan ter damlayarak ve kendimi zorlayarak bunları yazıyorum yaz sıcağında. Bunu yapmamın asıl sebebi doktorumun beni terk etmesi. Evet, psikiyatristim de beni ortada bıraktı ve yaşadıklarımı anlatabileceğim kimse kalmadı artık. Bir yıllık beraberliğimizin sonunda bir hafta önce bana dedi ki:
“Tahir Bey, terapilerimizin artık bir işe yaramadığını ve size yardımcı olamadığımı görüyorum. Bu yüzden bundan böyle artık terapi yapmayacağız.”
İşte tam olarak bunları söyleyerek beni bir piç gibi bıraktı Haldun Bey. Halbuki o benim en son sığınağımdı. Belki de babamın yerine ikame ettiğim insandı ve o da tıpkı heyecanını yitirmiş bir sevgili gibi acımasızca birkaç kelimeyle bırakıvermişti ellerimi.
Belki biraz vicdan azabıyla gözlerime bakıp ne diyeceğimi bekledi. Ona kalbimdeki bıçak saplanma hissini belli etmemeye çalışarak haklı olduğunu, zaten terapiler için buraya gelmenin de bana çok zor geldiğini, zamanını benden daha çok ihtiyacı olan ve faydasını görebilecek hastalara ayırmasının daha iyi olacağını söyledim. O da içi rahatlamışcasına yine de terapiden vazgeçmemem gerektiğini, belki daha çok faydalanabileceğim bir doktor bulmamın uygun olacağını söyleyerek karşılık verdi. Durumumuz bir daha görüşmemek üzere ayrılan sevgililerin dostça ayrılmasına benziyordu. Ne yapalım yürümemişti işte. Sonra son bir vicdan borcuyla bana yeşil bir reçete yazıp tokalaşmak için elini uzattı. Bugüne kadar benim için yaptıkları için ona teşekkür edip elini sıktım ve odadan çıktım.
Sokağa çıktığımda kalbim göğüs kafesimden çıkacak gibiydi ve gözlerim dolu doluydu. İşte bunca yalnızlığım, yabancılığım ve korkularımla tek başıma kalakalmıştım. Sonunda beni ilginç bir vaka olarak gören Haldun Bey bile kapının önüne koyuvermişti. O an beni bırakan o değildi, babamdı, ailemdi, sevgililerimdi, arkadaşlarımdı; para karşılığı konuşabildiğim birisinden hepsine bütün bir insanlıktı beni kapının önüne koyan.
Şimdi ne yapacağımı kime sığınacağımı bilmeden yürümeye başladım sokakta. Sokakta yürürken yanımdan geçip giden bu iki bacağı üzerinde yürüyebilen canlılar ve onların kullandığı otomobil denilen bu cihazlar tümüyle yabancıydı o an bana. Hiç birisiyle yüzeysel ya da fiziksel olmanın ötesinde bir ilişki kuramazdım artık. Onlar damarlarında kan dolaşan canlılarsa ben onların içi boş bir maketiydim.
Ayaklarım beni her zaman gittiğim bara götürdü. Şimdi yeraltındaki bu barın loş ışığı altında bir sandalyede oturmuş bir dikişte yarıladığım Arjantin bira bardağını tutuyordum.
Bu tarz barları hep sevmişimdir. Çünkü ilk gençliğimden beri kendimi uygun hissettiğim yegâne yerlerdir buralar. Bu barlar derken, şehir insanlarının piyasa yapmak için gittikleri şık mağaza vitrinlerini anımsatan barlardan bahsetmiyorum. Yalnızca içki içmek için gidilen ve içki içmeden sigara dumanlı, havasız atmosferine tahammül edilemeyen üçüncü sınıf içkili lokantalardan bahsediyorum.
Buraları severim çünkü buralarda hissettiğiniz gibi olabilirsiniz rahatlıkla. Üzgünseniz üzgün, gerginseniz gergin, mutluysanız da mutlu görünebilirsiniz. Ağlamaklı bir haliniz varsa üzgün olduğunuz için gelmişsinizdir buraya, gerginseniz belki alkoliksinizdir ve birkaç bira içip rahatlayacaksınızdır. Oysa kafe, çay ocağı ya da diğer şık barlarda bu görünüşlerin bir bahanesi yoktur üzgün ya da gerginseniz neden oradasınızdır; evinizde bunu kendi başınıza başkalarına yansıtmadan yaşamanız varken. Ama işte bu barlarda kimse sizden Ayhan Işık gibi dört köşe olmanızı beklemez. Parasını verdiğiniz ve rezalet çıkarmadığınız sürece istediğiniz kadar dibe vurabilirsiniz buralarda.
Şimdi oturduğum Sakarya sokaktaki bar da böyle barlardan biriydi işte. Aslında burası böyle deyip geçiştiremem, son on yıldır bir çok tadilata uğrasa da, hatta ismi ve sahipleri değişse de her santiminde bir anımın olduğu bir yerdi. Hani derler ya burada yaşadıklarımı anlatsam roman olur diye; o kadar olmasa da bu şehre geldim geleli önemli kararların çoğunu aldığım yerdir burası.
İşte oradaydım ve kalabalıktı. Hava kararmış ve sokaktan bara inen merdivenlere güneş ışığı değil sokak lambalarının ışığı vurmaya başlamıştı. Bir Sezen Aksu şarkısı ve bardaki insanların konuşma sesleri uyumlu bir şekilde birbiriyle harman olmuş gibiydi. Gözlerim hala dolu doluydu ve kalp çarpıntımın geçmesi için biramı hızlı hızlı yudumluyordum. İki üç yudumda birayı bitirmiştim ama lanet olası kalbim bana mısın dememişti. Belki kalp krizi geçirmiyordum ama insana ölümü özleten ölüm ve hayat arasındaki ince bir çizgi gibiydi bu çarpıntı. Bir şekilde sona ermeliydi. Boş bira bardağını top sakallı garsona göstererek bir bira daha istedim. Kalkıp tuvalete gittim ve bir Xanax alıp yüzümü yıkadım. Döndüğümde yeni biram masamdaydı.
Bir yandan içiyor bir yandan da beynimin karanlık dehlizlerinde dolaşıyordum. Peki ne vardı bu dehlizlerde. Doğru düzgün tutarlı akıl yürütmeler yoktu. Bir kısır döngü gibi kendi kendini yineleyen hisler vardı. Artık hiç bir zaman iflah olamayacağım; anlamsız korku ve suçluluk duygularımdan asla kurtulamayacağım hissine ait birbirinin türevi cümleler. İkinci biradan sonra panik durumundan biraz çıkmış, düşüncelerime az çok hakim olabilecek vaziyete gelmiştim.
Evet, Haldun Bey de beni bırakmıştı. Bu bir hastalıksa hastalığımla, yok değilse kendi berbat varoluşumla baş başa kalmıştım işte. Bundan sonra başka bir doktor veya tedavi seçeneği de yoktu benim için ya da en azında ben buna inanmıştım. Çünkü ergenliğimden bu yana götürülmediğim, gitmediğim hastane, doktor; kullanmadığım ilaç kalmamıştı nerdeyse. Haldun Beyi kurtarıcım olarak görmüş, o da beni bırakırsa bunun sonum olacağına daha tedavi sürerken karar vermiştim ve işte her zamanki gibi kötü kehanet kendini gerçekleştirmişti. Kendimi insanlık tarafından terk edilmenin de ötesinde çemberin dışına itilmiş hissediyordum. Haldun Bey de biliyordu intihara meyilli olduğumu ve buna rağmen bana kapıyı göstermesi “Bazen ölmenin de zamanı gelir” demek değil de neydi?
İçimden bir ses “Eve gidip bütün bunların, bu çırpınışların hepsine bir son vermelisin” diyordu “Otuz yıllık hayatının tek bir anında olsun kesin bir karar vermeli ve bunu uygulamalısın. Kaybetmesi gereken biri vardı ve o da sen oldun…”
Nasıl intihar edeceğimi düşünmeye başlamıştım bilmem kaçıncı biramı yudumlarken. Elimdeki bütün xanax’ları içecek ve bir daha uyanmayacaktım. Bu kararı verince garip bir rahatlama hissettim. Böyle oluyordu demek ki; insanlar böyle karar veriyordu intihar etmeye.
Masam duvar kenarında buradaki en sevdiğim posterin yanındaydı. Stanley Kubrick’in “Shine” filminden bir sahneydi bu afiş. Jack Nicholson bar taburesinde barmenin karşısında oturmuş kameraya bakarak ağız dolusu gülüyordu. Barmen ise çok şey bilen adam mağrurluğuyla asil bir gülümseyiş takınmıştı. Bu postere her bakışımda Jack Nicholson’a kahkahanın yakıştığını ve hayatımın hangi anında böyle bir kahkaha attığımı düşünürdüm. İnsanın kendi hayal dünyasında da olsa böyle mutlu olabilmesi özenilecek bir şeydir benim için. Filmi izleyenler bu sözümü anlayacaktır. Gülümseyerek bardağımı Jack ve garsonun şerefine kaldırdım ve Jack’in mutluluğuna içtim.
Bu masada otururken aklıma ismini hatırlayamadığım ve Hacettepe Resim Bölümü’nde araştırma görevlisi olan o adam geldi. Çünkü o da hep bu masada otururdu. Ankara’ya –bir süre beraber olduğum hemen hemen her şey gibi bağımlısı olduğum, hem güzel hem satranç bilir bu şehre– yeni geldiğim ve bu bara yeni takılmaya başladığım zamanlardan hatırlıyordum onu. Ne zaman bu bara gelsem o da benim şimdi oturduğum bu masada ve bu sandalyede otururdu.
Uzun boylu, esmer, yakışıklı, her zaman tıraşlı ve iyi giyimli biriydi. Bacak bacak üstüne atar, hafiften gülümseyerek merdivenden bara inenleri izler ve içer dururdu. Onu burada her gördüğümde hayatından memnun birisi olduğunu düşünürdüm. Çoğu zaman yalnız otururdu, bazen de başka başka kişiler olurdu yanında. Etrafında oturanlar değişse de o bu masanın demirbaşı olarak aynı sandalyede otururdu hep. Onu görürdüm ama tanımazdım; ta ki Meral bizi tanıştırana kadar. Burada Meral’le nasıl tanıştığımı da anlatmam gerek.

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: