Anasayfa > Edebiyat > Müntehir ve Maktul Şairler Üzerine Günceler 46

Müntehir ve Maktul Şairler Üzerine Günceler 46

1944 yılında Abde’de Macar şair Miklos Radnoti Nazi güdümüne girmiş bulunan ülkesinde faşistlerce öldürülecektir. 1909 yılında Budapeşte’de doğan şair ortaokul öğretmenliği yapmıştır.  Önceleri Fransız şiirlerinden etkilenen Radnoti’nin şiiri daha sonraları siyasal bir içerik kazanacak ve şiirlerinde faşizmin acımasızlığı ve insanca yaşama arzusu izlekleri öne çıkacaktır. “Ekloklar; Eşe Mektuplar; Zoraki Yürüyüş; Köpüren Gökyüzü adlı kitaplarında düşün anlayışı klasik doruğuna ulaşır.”[1] Radnoti’nin Kalıntı şiirinde de maktul şairlerin çoğunda rastladığımız kendi ölümüne dair kehanet vardır:

Yaşıyorum bugün de boğa gibi.
Çekirgelerle kaplı bir çayırda birden titrer bu boğa,
sıçrayarak geldiğini duyar duymaz
başı dönen bir ceylanın,
yukarlardan, dağlardan doğru
bir kurt sürüsünün kokusunu getiren rüzgarla
başı dönen.
Çeker boğa havayı içine,
ve bilir ki gelince vakti,
kaçacağına ceylan gibi,
boş yere debelenip duacak,
ve sonunda kurtlar oraya buraya dağıtacak kemiklerini.
Böğürür acı acı göğe doğru boğa.

 İşte böyle savaşmadayım bekleyerek sonumu.
Tanık kalacak kemiklerim geleceğe.[2]

Dediği gibi sonunda faşist kurtlara yem olacaktır boğa ve “cesedi, bir ölü yığınının arasında bulunduğunda cebinde el yazısıyla şiirleri çık”[3]acaktır geleceğe tanık olmak üzere.

5723_Sárközi

Savaşın son yılı 1945’te bir başka Macar şair Gyorgy Sarközi de Balf’ta Nazilerce katledilerek ikinci dünya savaşının son kurbanlarından olacaktır. 1899’da doğan şairin de doğum yeri Radnoti gibi Budapeşte’dir. “Meleklerin Kavgası; Karışık Ruhlar; Dağınık Demet adlarını taşıyan şiir kitaplarında gizemcilikle devrimci düşünüşler birliktelik taşır.”[4]  Yağmur Damlaları şiirinde “Bir gün gelecek, olacağım ben sadece/ bir rafta unutulmuş ince bir kitap” diyerek şairin yaşamının ötesine geçişini buruk bir şekilde ifade etse de birkaç dize sonra “bir başka yaşamayı tadacak okuyan” diyerek bu geçişin beyhude olmayacağını dile getirir sanki. Aynı şiirin son kıtasında ise

 Ey belleğim, silinmen gerekecek, silinmen,
Donmuş camlardaki buğu gibi;
İzimizin hiç kaybolmadığı çölde
Bir tohum olacaksın sen olsan olsan![5]

diyen Sarközi’nin bu dizelerinde kendi ben’ini kaybetmek olan ölümün acısı karışıyorsa da sesine hiç de mütevazi olmayan bir umut da sezilir aynı sesin derinliğinde. Erol Hızarcı’nın orman gibi metaforlarla imlediği edebiyat dünyasını çöl gibi olumsuz bir metaforla imlemiştir şair. Şairlerin ve yazarların yarattıklarının arasında sonsuza değin gezinecekleri bu dünyada bir tohum olabilmeleri hiç de azımsanacak bir durum değildir nihayet. İncecik bir kitapla hatta belki bir sayfa yazıyla bu dünyaya girebildikten sonra er geç kendisini okuyacak okurlarda yaşayabilmek demektir bu; hatta başka edebiyatçıları etkileyen esinleyen bir güç olabilmektir.

Wen-Yiduo

Kaldığımız yeden maktul şairlerin tarihini izlemeye devam ettiğimizde hemen 1945’te ikinci dünya savaşının sona ermesinden sonra bambaşka bir savaşa uyandığına tanık oluruz dünyanın. ABD’nin başını çektiği kapitalist ülkelerle SSCB’nin başını çektiği doğu bloku ülkelerinin dünyayı bir satranç tahtasına çevirecekleri soğuk savaştır bu. Soğuk ya da sıcak nihayet bir savaştır bu ve insanlar ölmeye devam edecektir bu satranç tahtasında. Daha 1946’da Çin’de oynanmaya başlamıştır oyun. ABD’nin doğrudan desteklediği Guominghdang ile SSCB’nin dolaylı olarak desteklediği Komunist Çinliler arasında iç savaşa varan bir gerilim ortaya çıkmıştır. Bu durumun kurbanlarından biri de 1946’da Kanming’de Guominghdang tarafından öldürülen Çinli şair, edebiyatbilimcisi ve yayıncı Ven Yidou (Wen i – To) olacaktır. 1899’da Hsishui’de doğan şair ilkin Konfüçyüsçü bir eğitim görmüştür. İlginçtir ki Konfüçüsçü bir eğitim görmesine ve klasik Çin edebiyatı okumasına rağmen bizim ilahiyat profesörü olup atezimi savunmaya başlayan Turan Dursun’a benzer biçimde yazılarında Konfüçyüsçülük, Taoculuk ve Budizm’i “çalma, dolandırma, haydutlu”[6]ğun ideolojik temelleri olarak betimleyecektir Ven Yidou. Anlaşılan içinde olup onun hakkında kafa yoranlar dışardan bakanlardan çok daha iyi değerlendirebilmektedirler dinleri. Bu görüşlerinin yanı sıra  Çin’in demokratikleşmesine yönelik etkinlikleri yüzünden de faşist  Guominghdang tarafından öldürülecek olan şair çocuk yaştaki kızının ölümü yüzünden önceden tanışmıştır ölümle zaten. Ölen kızı için şu dizeleri yazmıştır:

 Unut onu, unutulmuş bir çiçek gibi,
İlkyaz rüzgarında bir düş gibi,
Bir düşte çanın çınlayışı gibi.
Unut onu unutulmuş bir çiçek gibi.
Belki çamur olan solucanları duyuyorsun,
Belki sır emen çimen köklerini.
Belki çok daha güzel acı insan sesinden
Bu şimdi dinlediğin musiki.[7]

Şairin 1927 tarihli Dingin Gece şiirine baktığımızda Kaan’daki gece-gündüz karşıtlığını buluruz. Gece acı çekilen süreç iken gündüz zaten yalandır. Renkler şiirinde ise müntehir ve maktul çoğu şairlerde olan yüksek ölüm bilincinin Ven Yidou’yu da etkisi altına aldığı görülür:

 RENKLER

 Yaşamım değersiz bir ak yapraktı.
Yeşil benim büyümemi sağladı,
Çeviklik verdi kırmızı bana.
Bana doğruluğu ve adaleti öğreyyi sarı,
Katışıksız olmayı öğretti mavi de.
Umudu sundu bana al renk,
Kül rengi keder sundu.
Bu renk cümbüşünü tamamlamak için,
Ölümü başıma kakacak siyah.

Ne ki bu yoğun ölüm bilinci daha da sarılmasını sağlar şairin kendi varoluşuna. Ölüm değil midir bir anlık yaşamı güzel kılan. Belki bu yüzden “O zamandan beri./ Tapıyorum yaşamıma/ Tapıyorum renklere çünkü”[8] dizeleriyle bitirir şair şiirini. Böylece hayatı da ölümü de kucaklar. Siyah da tapılan renklerden biridir ne de olsa. Bu tesadüfi bir kucaklama değildir; ölmüş kızı için yazdığı dizelerde ölümü alttan alta güzelleyen şair 1921 tarihli Ölüm şiirinde ölümü aşık olunan bir kadına benzeterek güzellikle özdeşleştirir; çünkü aksi söylenmedikçe şiirde kadınlar hep güzeldir; hele de aşık olunuyorlarsa.

ÖLÜM

 Biriciği ruhumun!
Hayatımın!
Bütün yenilgilerim, bütün borçlarım
Senden sorulmalı artık,
Ama ben ne isteyebilirim?

 Bırak boğulayım derin mavisinde gözlerinin
Bırak yanayım yüreğinin ateşinde.
Bırak öleyim senden gelen seslerle sarhoş.
Bırak öleyim soluğunun tatlı kokusunda boğulup.

 Ya da senin yüceliğin karşısında utançla mı,
Ya da duygusuz soğukluğunda donarak mı,
Ya da acımasız dişlerinde ezilerek mi,
Ya da zehirli kılıcınla mı?

 Sonum mutlulukla gelecek çünkü
Mutluluğumsa istediğin;
Ya da sonsuz acılarla gideceğim
Özlediğin acı çekmemse.

 Ölümümü istiyorsun senden,
Hayatımı sunuyorum karşılığında, en yüce armağanım.[9]

Javier Heraud

Devrim kıvılcımı Latin Amerika’ya da sıçramıştır. Düzene karşı savaşan gerillalara katılan Perulu şair Javier Heraud da 1963 yılında bir çatışmada vurularak öldürülecektir. Şair, 1942’de Lima’da doğmuştur. Yirmi bir yaşında hayatını kaybeden şair gerillalara katılarak ölümü göze aldığını Yeni Yolculuk şiirinin şu dizelerinde kendisi söyler bize:

Yanlış yorumlanmasın isteğim
Hayatı terk etmek değil bu
Ne ki bir yolda inançla yürümek gerekli
Ölüm üstümüze pusular gererken.[10]

d7uesf1ysvz037rrb

Bundan dört yıl sonra 1967 yılında yine Güney Amerika’nın bir başka ülkesi Nikaragua’da  militan bir öğrenci lideri olan şair Fernando Gordillo Cervantes  yirmi altı yaşında baskıcı lider Somoza güçlerince öldürülecektir.  Militan ve devrimci şiiri savunan Nikaragualı şaire göre devrimci gerillanın öldürülmesi bile güçlendirir mücadeleyi ki şöyle yazar Ölü şiirinde:

 Ölü, ölü
Destek olacak silahına devrimcinin
Koruyacak kalabalığın  sesini
Yol gösterecek sabanına köylünün

“Ölü” der şiirin son dizelerinde Cervantes “Ona kim engel olabilir?..”[11] Cevap basittir: Hiçkimse. Devletlerin en büyük açmazlarından biri de budur zaten: Ölüleri tekrar öldürememek; başka bir tabirle ölüler üzerinde artık bir yaptırımlarının kalmaması. Hele bazıları vardır ki öldürülmekle kahramanlaşırlar; devleşirler ve efsaneye dönüşürler. Hallac-ı Mansur’dan beri böyledir bu ve bunun en çarpıcı örneklerinden biri de Cervantes’le aynı yıl öldürülen Che Guevara’dır.

Che-Guevara

Che de yine bir latin Amerika ülkesi olan Bolivya’da bir gerilla olarak devrim mücadelesi verirken CIA ve Amerikan Ordusu Özel Harekât Birlikleri’nin operasyonuyla yakalanacak ve 9 Ekim 1967’de Vallegrande yakınlarındaki La Higuera köyünde Bolivya ordusu tarafından yargısız infaz edilecektir. Guevara’nın hayatına bakıldığında Jose Mari’nin hayatıyla öyle benzerlikler görülür ki neredeyse onun yeniden bedenlenmiş hali gibidir Guevara. Enternasyonal bir devrimci olan Che 1928 yılının haziranında Arjantin’in Rosario şehrinde dünyaya gelmiştir. 1948-1953 yılları arasında Buenos Aires Üniversitesi’nde tıp eğitimi gören Che, bu sırada eski arkadaşı biyokimyager Alberto Granado’yla beraber motosikletle Güney Amerika gezisine çıkmıştır. Bu yolculuk sırasında kitlelerin yoksulluğunu, baskıyı; güçsüzlükleri yakından gözlemleyen ve Marksizm’den etkilenen Guevara, Latin Amerika’daki ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin tek çözümünün devrim olduğu sonucuna varacaktır. Ayrıca Latin Amerika’yı ayrı uluslardan oluşan bir karma yapı olarak değil de kurtuluşu ancak kıta çapında bir strateji ile gerçekleşebilecek tek bir vücut olarak görmeye başlayacak ve kendini Jose Mari’nin Güney Amerika’nın birliği idealine benzer biçimde sınırları olmayan; tek bir ‘mestizo’ yani Avrupalı ve yerli melezi kültürle bağlanmış birleşik İber-Amerika idealine adayacaktır. Bu ideallerle devrimci olan Che’nin yolu da  tıpkı Jose Mari gibi Guatemala’dan geçecektir. “Guatemala’da gerçek bir devrimci olabilmek için gerekli ne varsa yapacağım ve kendimi mükemmelleştireceğim” diyen Che burada silahlı milislere katılacaktır. Ne var ki sosyalizm yanlısı Arbenz hükümeti CIA destekli bir darbeyle devrilmekten kurtulamayacaktır.  Böylece Guevara’nın Amerika Birleşik Devletleri’nin emperyalist bir güç olduğuna; Latin Amerika ve diğer gelişmekte olan ülkelerdeki sosyoekonomik eşitsizlikleri düzeltmeye çalışan hükümetlere karşı koyacağına dair görüşleri kesinleşecektir. Böylece Guevara’nın yine Jose Mari’nin bir fikrini daha edindiğini görürüz: Amerikan emperyalizmiyle mücadele. Guatemala’dan Meksika’ya geçen Che burada Fidel Castro’yla tanışacak ve aradığı devrimci liderin özelliklerini onda bulacaktır. Sonrasında Che, Castro’nun gerilla kuvvetlerine katılır. Böylece 25 Kasım 1956’da Tuxpan, Veracruz’dan Küba’ya doğru yola çıkan Granma yatında Kübalı olmayan tek kişi olacaktır. Che’nin de önemli rol oynadığı Gerilla savaşı 7 Şubat 1959’da zafere ulaşacak ve Küba’da sosyalist devrim gerçekleşmiş olacaktır. ‘Doğuştan Küba vatandaşı’’ ilan edilen Che böylece hem Jose Mari gibi Kübalı olacak hem de Mari’nin bağımsız Küba idealini gerçekleştirenlerden biri olacaktır. Devrimden sonra Küba’da bir takım devlet görevlerinde bulunsa da bir masa başı adamı ya da siyasetçiden çok bir savaşçıdır Che ve Küba’daki bu zaferle yetinecek değildir. Bundan sonra Gerilla Savaşı adlı kitabında silahlı başkaldırıya önayak olacak geniş örgütlere gerek duymadan küçük bir gerilla grubu tarafından başlatılan Küba modeli devrim stratejisini başka ülkelerde de uygulamak niyetindedir. Bunu uygulayacağı ortamı arayan Che sonunda Bolivya’da karar kılacak ve burada gerilla mücadelesine girişecektir. Ne var ki Bolivya’da işler Che’nin umduğu gibi gitmeyecektir. Yerel milislerden yeterince destek alamayan Che karşısında sadece zayıf Bolivya ordusunu değil CİA ve ABD kuvvetlerini bulacaktır. Nihayet bir muhbirin ihbarı sonucunda 8 Ekim’de kampı kuşatılır ve Guevara Simeón Cuba Sarabia ile birlikte Quebrada del Yuro kanyonunda devriye gezerken yakalanır. Ayaklarından yaralandıktan ve silahı bir mermiyle harap edildikten sonra teslim olacaktır. Guevara, yakın bir köy olan La Higuera’daki köhne bir okula götürülecek ve geceyi orada geçirecektir. Ertesi gün öğleden sonra öldürülecek olan Che’nin celladı olarak kura sonucu Bolivya ordusunda çavuş olan Mario Terán saptanacaktır. Che Guevara’nın ona son sözleri şöyle olmuştur: “Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum. Vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın.” Bazı kaynaklara göre Terán’ infaz esnasında aşırı heyecanlandığı için doğru düzgün ateş edemeyecek ve Che’yi sadece yaralayabilecektir. Bu yüzden onu infaz eden kimliği belirsiz başka biri olacaktır. Çarpışmada öldüğü izlenimi vermek ve yüzünden isabet almayarak tanınmasını kolaylaştırmak için ayaklarına defalarca ateş edilmiştir. Cesedi bir helikopterin iniş takımlarına sıkıca bağlanmış ve yakınlardaki Vallegrande’ye götürülmüştür. Buradaki bir hastanede cesedi bir küvetin içinde basına gösterilmiştir. Che öldürülmüştür öldürülmesine ama onun bu öldürülüşü onu bir mite dönüştürecek ve Che modern zamanların İsa’sı olarak yeniden dirilecektir. Guevara’nın cesedinin resimleri dolaştırılıp ölümü hakkındaki gerçekler tartışılırken Che efsanesi de yayılmaya başlayacaktır. Dünyanın her yerinde Che’nin öldürülmesini protesto eden gösteri yürüyüşleri yapılacak; sonrasında yaşamı ve ölümü üzerine makaleler, övgüler, şarkılar ve şiirler yazılacaktır. Nitekim ABD kendi elleriyle bir daha öldüremeyeceği bir ilah yaratmıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Latin Amerika uzmanları, “gelmiş geçmiş en çekici ve en başarılı devrimcinin” öldürülüşünün komünistler ve diğer sol eğilimliler tarafından “kahramanca ölen örnek devrimci” olarak idolleştirileceğini farkettiklerinde iş işten geçmiştir. Bu tahminin doğruluğu, henüz bir yıl sonra 1968 Mayıs’ındaki öğrenci hareketlerinde Guevara’nın güçlü bir başkaldırı ve devrim sembolü olarak ortaya çıkmasıyla kanıtlanacaktır. Sol kanattan eylemciler Guevara’nın şan, şeref ve ödüllere karşı olan belirgin kayıtsızlığını belirtecek ve Guevara’nın sosyalist idealleri aşılamak için şiddetin gerekli olduğu fikrinde anlaşacaklar; ‘Che yaşıyor!’ sloganı batı bloğunda duvarlarda gözükmeye başlayacak; 1968 hareketlerinin öndegelen simalarından Jean-Paul Sartre’ Guevara’yı “çağımızın en mütekâmil insanı” olarak tanımlayacak ve böylece Guevara’nın ardında bıraktıkları belirgin bir şekilde partizan tavırlarla genişleyecektir. Fotoğrafçı Alberto Korda tarafından çekilen bir fotoğrafı kısa sürede yüzyılın en çok tanınan resimleri arasına girecek monokrom grafik haline getirilen bu portre tişörtlerden posterlere, kahve kupalarından şapkalara birçok hediyelik eşya üzerinde kullanılacaktır. Hatta Bizzat ABD’nin cesedini teşhir etmek için çektiği fotoğraflar Vallegrande İsası kültünün doğmasına sebep olacaktır. Sonuç olarak 1960’larda Küba Devrimi’ni destekleyen yazar Christopher Hitchens’ın “Che’nin ikon statüsünün sağlamlaşmasının nedeni başarısız olmasıdır. Öyküsü yenilgi ve tecrit içerir ve bu nedenle de çok çekicidir.” sözleri tartışılır ama  “Yaşasaydı, Che miti çok uzun zaman önce ölmüş olacaktı”  sözleri bir gerçeği ortaya koymaktadır bana kalırsa. Cervantes’in dediği gibi “Ölü…/Ona kim engel olabilir?..” Bu arada Che’nin pek bilinmeyen bir yanı da şairliğidir. Ergenlik döneminde şiire, özellikle de Pablo Neruda’nın şiirlerine merak salan Che; Latin Amerika’da kendi sınıfında yaygın olduğu üzere yaşamı boyunca şiir yazmıştır. Devrimci Bulgar şair Botev’inkilerde olduğu gibi Che’nin şiirlerinde de Hristiyan Tanrısı’na isyan belirgin bir izlektir. Bir şair olarak “Tüm hayatı boyunca umudunu boşa çıkaran/ acımasız Tanrı’ya dua etme” der Che İhtiyar Maria’ya:

Hayır, hayır yapma
bir hayat umudunu boşa çıkaran
umursamaz Tanrı’ya kendini teslim etme,
ölümden aman dileme[12]

s_che_dead

Thomas’la Vedalaşma şiirinde ise ancak devrimden sonra şairin halkın güçlü şairi olabileceğini söyler; bu yüzden devrimci olmalıdır şair.

 İşte o zaman, dört duvar arasında
Solgun şair,
Evrenin şarkıcısı olacaksın
Ve sen bahtı kara,  ince  ruhlu, hasta şair
Halkın güçlü şairi olacaksın.[13]

Barış K.

11.08.2015

[1] Agy s. 179

[2] Agy s. 183, çev: A. Kadir-A. Timuçin

[3] Agy s. 179

[4] Agy s. 190

[5] Agy s. 191, çev: A. Kadir- Eray Canberk

[6] Ven Yidou, “Konfüsyüsçülük, Taoculuk ve Haydutluk üzerine”,çev:Murat Ercüment Modalı, İzlek 1, Ankara, 1993, s. 12-14

[7] Baki, agy, s. 241, çev: Bilge Kalaç

[8] Agy s. 238

[9] Agy s. 240, çev: Mustafa Kolcu

[10] Agy s. 83, Çev: T. Sönmez- G. Uçkan

[11] Agy, s. 194 çev: Ataol Behramoğlu

[12] Agy s. 73-75 çev:Adnan Özer-Vilma Kuyumcuyan

[13] Agy s. 77, çev:Adnan Özer-Vilma Kuyumcuyan

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: