Anasayfa > Edebiyat > Müntehir ve Maktul Şairler Üzerine Günceler 47

Müntehir ve Maktul Şairler Üzerine Günceler 47

“İşte sustular – ve yeniden öksüzleşiyor ruh ve doğa
Çünkü yok artık onları dile getirecek kimse…”

 Nikolay Rubtsov

rubzov_nik

 1971 yılında Sovyet şair Nikolay Rubtsov bir cinayete kurban gider. 1936’da doğan şair bir köylünün öksüz çocuğudur. Fabrika işçiliği yapmış, gemilerde çalışmıştır. “Şiirlerinde yurt ve doğa sevgisi öne çıkar ve yoğunluk kazanır: şiiri, Tyutçev ve Fet geleneklerine, Kluyev’e ve Yesenin’e bağlılık gösterir.”[1]

 ppp-giovane

Burada adını anacağımız son maktul şair ise uyumsuz, yabancı, dışlanmış ve lanetlenmiş sanatçının gerçek bir temsili olan Pier Paolo Pasolini’dir. Hayatı tam bir trajedi olan şair, romancı, deneme, senaryo yazarı ve sinema yönetmeni PPP’nin öldürülüşü de bir o kadar vahşice olmuştur. 2 Kasım 1975’te ideolojik ve dini görüşleri nedeniyle öldürülen şairin feci halde dövüldükten sonra kafasının üzerinden arabayla geçilen cesedi sahilde bulunacaktır. PPP, 5 Mart 1922’de Bolonya’da doğmuştur. 1928’de şairliğe ilk adımlarını atan sanatçı bulduğu bir defteri şiirler ve küçük resimlerle dolduracaktır. Bunu başka defterler de takip edecek ama bunların hepsi ikinci dünya savaşı sırasında kaybolacaktır. Ortaokul yıllarında alttan alta eşcinsel izler taşıyan Teta Velata adını verdiği bir metin yazacaktır.

 Belluna’daydık, üç yaşından biraz büyüktüm. Çocuklar bahçede oynarken en çok dikkatimi çeken bacaklarıydı, özellikle tendonların belirgin olduğu dizaltının iç kısımları. Bu tendonlar benim henüz ulaşamadığım hayatın sembolüydü. Koşan çocuk imajı benim için büyümüş olmayı simgeliyordu. Şimdi bunun tamamen cinsel bir duyu olduğunu düşünüyorum. Bu duyguyu tekrar hatırlayınca içimin mutluluk, keder ve arzunun şiddeti ile dolduğunu hissediyorum. Ulaşılmaz bir duyguydu bu o zamanlar, adı henüz konmamıştı. O zaman ona verdiğim isim ‘teta velata’ydı. Şiddetli bir oyunda gördüğüm bu eğilip bükülen bacaklar ‘teta velata’ydı, bir karıncalanma, bir baştançıkış, bir aşağılanma.’Çocukluğum 13 yaşında bitti. Hepimiz için 13 yaş çocukluğun en son yaşı, dolayısıyla bilgelik çağıdır. Hayatımın mutlu bir dönemiydi. Okulun en akıllı çocuğu bendim. 1934 yazı başladığında hayatımda bir dönem kapanmış oldu. Bir dönem bitmişti ancak ben yeni dönem tecrübelerine hazırdım. O yaz, hayatımın en hoş ve en zafer dolu günlerini yaşadım.

Üniversite yılları boyunca Luciano Serra, Franco Farolfi, Ermes Parmi, Fabio Mauri ile bir grup oluşturup Bolonya’daki sol çevrelerin gazetesi Il Setaccio çevresinde toplanacaklardır.

İkinci Dünya Savaşı yılları Pasolini için de çok zor geçecektir. Ruh hali o yıllarda yazdığı bir mektuptan çok iyi anlaşılmaktadır:

 Sağlığım iyi, kötü değil, iyi, her şey iyi. Moral olarak da her şey sakinken, ki bu nadiren de olsa, o da iyi. Ama bunun dışında çok korkuyorum. Hayatı kaybetmek korkusu. Anlıyor musun Rico? Sadece benimkini değil ama diğerlerininkini de. Hepimiz öylesine kaderin eline düşmüşüz ki, zavallı çıplak insancıklar! Birbirimizi tekrar görebilir miyiz bilmiyorum. Her şey ölüm, son ve silah kokuyor. Bu tiplerin dünyanın içine sıçtığını görmek tiksinti veriyor. Tükürmek isterdim toprağa, yapraklar yeşil sürgünler kusarken sarı ve gökyüzü mavisi çiçeklerle, dallardaki mücevherlerle birlikte.

Pasolini 1943’te Livorno’da askere alınır, ancak hemen ertesi gün Almanlar’a silah teslimatı yapmayı reddederek kaçar. Biraz İtalya’yı gezdikten sonra Casarsa’ya ailesinin yanına döner. Pasolini ailesi Almanlardan ve bombalardan uzak olan Versutta’ya gitmeye karar verir. O yıllara ve PPP’nin hayatına damgasını vuran olay kardeşi Guido’nun ölümü olacaktır. Pier Paolo, Versutta’da saklanmayı reddedip partizanlara katılmaya karar veren Guido’yu tren istasyonuna götürür ve şüpheleri dağıtmak için de Bolonya’ya bir bilet alır. Guido, Spilimbergo’dan Pielunga’ya hareket eder ve Osoppo partizan birliğine katılır. Pier Paolo’nun kaybolan arkadaşı Ermes Parmi’nin adını kendine kod adı olarak almıştır. Ne var ki anti-faşist grupların aralarında anlaşmazlık vardır: Garibaldi birliklerine bağlı Komünist birlikler Fruili’nin Tito’nun Yugoslavyası ile birleşmesini, Osoppo birlikleri ise İtalyan kalmasını istemektedirler. Guido, Pier Paolo’ya yazdığı mektuplarda bu konuda yazılar yazmasını ve Osoppo birliklerini desteklemesini isteyecektir. Fakat Pier Paolo bu makaleleri yazma fırsatını bulamayacaktır. Bu sırada Şubat 1945’te Guido, Osoppo birliğinin diğer elemanlarıyla beraber Porzus’ta katledilecektir. Yaklaşık yüz Garibaldili silahsız taklidi yaparak birliğe yaklaşmış ve yakaladıkları Osoppo birliği üyelerini öldürmüştür. Guido yaralı olarak bir köylü kadının yanına sığınmayı başarsa da Garibaldi birlikleri tarafından bulunacak ve zorla evden dışarı sürüklenip kurşuna dizilecektir. Pasolini ailesi Guido’nun ölümünü ve nasıl gerçekleştiğini ancak savaş bittikten sonra öğrenebilecektir. PPP, kardeşinin bu ölümü dolayısyla ömür boyu katlanmak zorunda kalacağı bir suçluluğa sürüklenecektir; çünkü kardeşine anti-faşist fikirleri aşılayan kendisidir. Nitekim Pasolini, okuyucularının isteği üzerine, Vie Nuove adlı komünist derginin 15 Eylül 1971 tarihli nüshasında kardeşinin ölümü hakkında şöyle konuşur:

Olay birkaç kelimeyle anlatılabilir. Annem, kardeşim ve ben Bolonya’dan çıkartıldık ve Fruili’de Casarsa’ya döndük. Kardeşim Pordenone’de yüksekokula başladı. 19 yaşında direnişçilere katıldı. Ben ondan birkaç yaş daha büyüktüm, antifaşizmi ona ben aşılamıştım, çok küçük yaşlardan beri içine doğduğumuz bu dünyanın komik ve saçma olduğunun da farkındaydım. Ben daha Marks’ı bile okumamıştım, ancak bazı arkadaşlarımız Guido’yu aktif direnişe sürüklediler. Birkaç ay sonra da Guido cephede savaşmak için dağlara çıktı. Graziani’nin herkesi silah altına çağırması, Guido’nun direnişe katılmak için motivasyonu ve anneme söylediği bahanesi oldu. Onu tren istasyonuna ben götürdüm, şiir kitaplarının altında bir silah saklıydı, kucaklaştık, bu onu son görüşüm oldu.Guido, dağlarda Yugoslavya ile Friuli arasında aylarca çok sert çatışmalara katıldı. Venedik-Giulia hattındaki Osoppo birliğine kaydolmuştu. Garibaldi birliği de o bölgedeydi. Bunlar korkunç günlerdi. Annem, Guido’nun bir daha asla dönmeyeceğini biliyordu. Faşistlerle Almanlar arasındaki çatışmalarda şimdiye dek yüzlerce kez ölmüş olabilirdi; zira o zayıflığa veya boyun eğmeye pabuç bırakmayacak kadar cömert ruhluydu. Ama tabii ki çok daha trajik şekilde ölecekti. Venedik-Giulia hattı, Yugoslavya sınırındaydı ve bilindiği gibi o zamanlar, Yugoslavya tüm bölgeyi ilhak etmek istiyordu. Ama her ne kadar sosyalist de olsa Guido tamamen İtalyan olan bu toprakların, Yugoslav milliyetçiliğine düşmesine razı gelemezdi. Buna karşı çıktı ve savaştı.Onun ölümü bugün bile kalbimi acıtan bir şekilde gerçekleşti. Aslında kendisini kurtarabilirdi. Arkadaşlarına ve komutanına yardım etmek için öldü, bugün hiçbir komünist partizan Guido’nun bu davranışını görmezlikten gelemez. Onunla gurur duyuyorum ve bulunduğum yolda onun hatırası, cömertliği ve tutkusuyla ilerliyorum.

1945 yılında Pasolini lirik şiir antolojisi (giriş ve yorumlar) adlı teziyle üniversiteden mezun olur ve Friuli’ye yerleşir. Udine yakınlarındaki Valvasone’de lise öğretmeni olur. Politik faaliyetlerine de aynı yıllarda başlayan PPP 1947’de İtalyan Komünist Partisi’yle yakınlaşır. Partinin haftalık dergisi Lotta y Lavoro’ya yazılar vermeye başlar. Kardeşi Guido’nun ölüm sebebi yüzünden partiye girişinde kişisel zorluklar yaşayacaktır; ne de olsa Friuli Komünist Partisi, dolaylı da olsa Guido’nun ölümüne yol açan kurumdur. Ancak Pasolini, kardeşinin hatırasını lekelememek için bu olayı gündeme getirmekten kaçınır ve acısını bastırma fedakarlığı göstererek partiye katılır. Pasolini San Giovanni di Casarsa bölgesinin sekreteri olur. Ama ne parti, ne de etraftaki entelektüller ondan pek hazzetmeyecektir. Çünkü diğerleri 1900’lerin dilini kullanmaktayken, Pasolini halk dilinde yazmakla kalmayıp derin politik konulara da pek girmemektedir. Bu yüzden pek çok komünist Pasolini’nin sosyal gerçekçiliğe olan ilgisizliğinden şüphe duyacak ve burjuva kültürüne sempati duyduğuna inanacaktır. Ama asıl felaket 15 Ekim 1949’da Cordovado Jandarması tarafından çocuklara yönelik cinsel tacizle suçlanması ve hakkında dava açılmasıyla başlayacaktır. Bu davayı başka davalar izleyecek 30 Eylül 1949’da Ramuscello’da iki ya da üç çocuğa sarkıntılık etmekle suçlanacaktır. Çocukların ebeveynleri şikayetçi olup dava açmamıştır, ama Cordovado jandarması bu durumla özel olarak ilgilenmektedir. Çünkü o yıllarda sol ile sağın arası oldukça açıktır ve jandarmanın eline Pasolini üzerinden Komunist Partisi’ni karalama imkanı geçmiştir. Sonuçta Ramuscello davası yüzünden hem sol hem sağ PPP’nin aleyhine bir tavır alacaktır. Nihayet 26 Ekim 1949 günü Komünist Parti’den atılır. Bu haber 29 Ekim günü solcu l’Unita gazetesinde şöyle yayımlanacaktır:

 Şair Pasolini İKP’den ihraç edildi

Pordenone Komünist Partisi teşkilatı, Casarsa’lı Doktor Pier Paolo Pasolini’yi ahlaki çöküntü sebebiyle ihraç etti. İlerici gibi gözüküp aslında çürümüş burjuva değerlerinin yansımaları olan Gide ve Sartre gibi edebiyatçıların, Pier Paolo Pasolini’nin moral çöküntüsüne katkıda bulunan yıkıcı birer örnek teşkil etmiş olduklarını belirtmek isteriz.

ppp_madre01

Sonuçta büyük bir içsel fedakarlık gösterip katıldığı Komunist Parti de onun arkasında durmak yerine onu kapı dışarı atmıştır. Yani PPP ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabilmiştir. Böylece Pasoli’nin aktif olarak politik mücadele gösterdiği tek dönem de sona erecektir. Birkaç gün içinde Pasolini adeta içinden çıkışı mümkün olmayan bir uçuruma yuvarlanmış gibidir. Ramuscello olaylarının Casarsa’daki yankıları çok büyük olacak, Pasolini kendini aklamaya çalışırken her şeyini yitirecektir. Partiden atılması bir yana işini de kaybedecek; annesiyle geçici süre de olsa arası açılacaktır. Yıllar sonra Silvana Ottieri’ye yolladığı bir mektubunda şöyle söyleyecektir: “Bende Rimbaud’nun, Campana’nın, Wilde’ın izleri var. Bundan memnun olsam da olmasam da, bu diğerlerinin hoşuna gitse de gitmese de…” ki Pasolini’nin kendisinde izleri olduğunu söylediği eşcinsel eğilimleri olan bu üç kişi de tıpkı Pasolini gibi toplumları tarafından dışlanmış ve lanetlenmiş aykırı zihinledir. Hayatını bir şiir olarak gören PPP’nin yaşamındaki tek roman sahnesi de Roma’ya kaçar gibi trenle gitmeleri olacaktır:

Kaçtık annemle, bir bavul ve sonradan sahte çıkan birkaç mücevheri alarak,
Yük treni gibi yavaş bir trenle,
Kardan kalın bir örtüyle kaplanmış Furlana kırları boyunca.
Gittik Roma’ya doğru.
Giderken de, geride bıraktık babamı.
Üstünde eski bir asker parkası,
Fukara bir ocağın önünde,
Paranoya sendromları ve sirozun verdiği kızgınlık nöbetleriyle,
Bu yaşadığım,
Hayatımdaki tek roman sahnesi,
Geri kalan zamanlarda,
Hep bir dizenin içinde yaşadım,
Tıpkı diğer deliler gibi.

Pier Paolo için Roma’da  yeni bir hayat başlayacaktır. Roma varoşlarının sert gerçekliğiyle tanışan Pasolini için ilk yıllar oldukça zor geçecektir. Güvencesiz, fakir ve yapayalnız yıllardır. Pasolini’nin kendi sözleri o yıllarda yaşadığı dramı açıkça ortaya koymaktadır:

 Roma’ya ta Friuli’den gelmiştim. İşsiz yıllardı, kimsenin beni tanımadığı yıllar. Hayatın benden beklediği gibi olamadığım için içsel bir korku tarafından tüketilen, durmadan en ağır konular üzerine çalışıp kafa patlattığım, ama kendimi tekrarlamaktan öteye gidemediğim yıllar. O iki-üç yılı tekrar asla yaşamak istemezdim.50’lerin başında Roma’da annemle yalnızdım. Birkaç sene sonra babam da yanımıza geldi. O zaman Piazza Costaguti’den Ponte Mammolo’ya taşındık. Aynı yıllarda Ragazzi di vita nın da ilk sayfalarını yazmaya başlamıştım. İşsizdim, ölümcül bir ümitsizlik içindeydim. Diyalektle şiir yazan başka bir şair, Vittori Clemente yardımıma yetişti ve ayda 25.000 liret maaşla Ciampino özel okulunda öğretmen olarak işe başladım.

SNP1382712133_890_pagine_anteprima_immagine_pagina_ina_09

Pasolini tanıdıkları aracılığıyla bir yerlere gelmektense kendi işini kendi bulmaya karar verir ve Cinecitta’nın en alt basamaklarında senaryo editörü olarak çalışmaya başlar. Bu arada kitaplarını çeşitli yayınevlerine yollamaktadır.

Pasolini, Anna Banti ve Roberto Longhi’nin Paragone dergisi için şiir antolojileri hazırlamaktadır ve ilk romanı Raggazi di vita’nın ilk bölümü de yine bu dergide yayımlanır. İtalyan radyosundan Angioletti, onu edebiyat programları yapmak için davet eder. En zor Roma yılları artık yavaş yavaş geride kalmaktadır. 1954’te Roma’nın burjuva mahallelerinden Monteverde Vecchio’ya taşınır ve en önemli şiir kitabı La meglio gioventu‘yu yayımlar. 1955 yılında ilk romanı Raggazi di vita nihayet yayımlanır. Okuyucular ve eleştirmenler kitabı çok beğenir, ancak resmi edebiyat çevrelerinin yaklaşımı olumsuzdur. Kitabı bayağı bir zevkin ürünü, muzır ve adice diyerek yorumlarlar. İçişleri Bakanlığı hem yazar hem yayımcı hakkında dava açar ve kitap toplatılır. Ancak mahkeme kitabı beraat ettirir ve suça teşvik eden bir unsur bulunmadığını açıklar. Bunun üzerine kitap raflardaki yerini tekrar alır. Yine aynı dönemde, Pasolini pek çok iftiraya maruz kalacak ve ucuz gazetelerin üçüncü sayfalarının gözdesi olacaktır. Hakkında uydurulan suçlar, hırsızlığa yardım ve yataklık, silahlı soygun gibi çok çeşitlidir. 1957 yılında, Fellini’nin Kabirya Geceleri filminin şiir kullanılan bölümlerini yazar. Filmin jeneriğinde ismi, Bolognini, Rosi, Vaccini ve Lizzani ile birlikte senarist olarak yer alır. 1960 yılında Il gobbo filminde aktör olarak ilk rolünü oynar. PPP başarılı bir sanatçıdır ama toplum bu lanetlenmiş sanatçının aykırı ideoljik, dinsel ve cinsel görüşlerini dolayısıyla kendisini hiçbir zaman kabul etmeyecektir. Öyle ki artık aktif siyasetin dışında olmasına rağmen kardeşinin ölümü basın tarafından sömürülmeye devam edecek ve gazetelerde “Marksist yazar Pier Paolo, kendi kardeşine acımasızca davranan sistemi savunup avukatlığını üstleniyor.”[2] , “Pasolini’nin komünistlerce öldürülen kardeşi, her hâlde ağabeyinin kendisine yardım etmesini boşuna beklerdi”[3] gibi yazılar hiç eksik olmayacaktır.  Bu durum “Entelektüelliğin hiçbir değeri yok…” dedirtecektir PPP’ye:

Entelektüelliğin hiçbir zaman fazla değeri olmayacak
Halkın toplu yargısına göre.
Toplama kamplarının kanı bile
Memleketimizdeki bir milyon ruhtan
Daha net bir yargı çıkartabilmeliydi.
Tüm fikirler sahte, bütün tutku yalan

 birliğini asırlar önce kaybetmiş
tüm bilgeliğini, özgürleşmek için değil
sadece hayatta kalmak için kullanan bir halkta.

 Yüzümü göstermem
Tek başına ve çocuksu bir ses yükseltmem
Tamamen anlamsız. Korkaklık sarmış etrafımızı

 diğerlerinin zulüm altında öldüğünü görerek,
garip bir farklılığa hapsolarak
Ölürüm ben de işte ve bu bana çok acı verir.

Ama ne olursa olsun yaşamdan yanadır şair ve gözde oyuncusu ve arkadaşı Laura Betti’nin 1980 yılında yaptığı Bir Düşün Nedeni adlı belgeselde şu sözleri yer alır:

 Tüketim, kapitalizmin tamamen yeni devrimci bir biçimi. Hedonizmin keşfi, toplumsal düzenin artık fakirleri istemediği anlamına geliyor. O, tüketebilecek olanları, zenginleri ister; iyi yurttaşlar değil, iyi tüketiciler.

Tüketicilik İtalya’nın tarihinde yaşadığı ilk gerçek birleşme. Bu oldukça korkutucu. Alternatif ne? İntihar. Aydın intiharı diyelim… Öte yandan bu, bir yanıyla asla kabul edemeyeceğim terörizm ve santajın bir parçası. Sanatçı, şair, tam da intihar etmeyen, her şeye rağmen yaşayandır. Sanat her şeyden önce canlıdır. Canlılığın olmadığı yerde sanat olmaz. Aydın intiharı… Hayır, intihar etmiyorum. Üzgünüm.

pasolini-pier-paolo

Böyle der PPP ve her türlü ideolojik, dinsel ve cinsel baskıya karşı eserleriyle başkaldırmaya devam eder. Marksisttir ama Vatikan’ın ödül vereceği Matta’ya Göre İncil’i çeker; sonrasında müstehcen bir film olarak görülebilecek Canterburry Masalları ve Dekameron filmleri gelecektir; Nihayet 1975’de Sade’ın Sodom’un 120 günü kitabını Mussolini İtalyasına oturtan ve ağır bir faşizm eleştirisi olan Salo ya da Sodom’un 120 günü filmi gelir. Ne yazık ki çoğunluğun öteki olana nefreti sözde kalmayacak ve sanatçı vahşice katledilecektir.

Pier-Paolo-Pasolini--7

Sanatçının edebi yönüne baktığımızda “ilk şiir kitabında halk ve edebiyat arasındaki kopukluğu giderme kaygısı” olduğunu; “bu nedenle halk söyleyişine önem verdiğini” ve “Romanlarında ‘yeni gerçekçilik’ anlayışına uygun konuları ele al”[4]dığını görürüz.

pasolini-gramsci

Şiirindeki belirgin izlekler kısaca hayat ve ölüm olarak özetlenebilir. Hayat anlamsızdır ve ölüm hiç de kutsal değildir PPP için. Dolayısıyla “Sizler de öğreneceksiniz, ne mutlu!” diye seslenir sanki kendisini lanetleyen ve nihayet öldüren insanlara, “nasıl ihtiyarlar, nasıl da ölür insan/ bir hiç için.”[5] Gramsci’nin Külleri şiirinde Gramsci’yi anar şair. Gramsci kendinden sonra gelecek bir çok neomarksisti etkileyecek marksist bir düşün adamıdır ve siyasetçidir. Faşist İtalya tarafından yirmi yıl hapse mahkum edilmiş; ancak ölecek kadar hasta bir şekilde 46 yaşında şartlı tahliye edilmiş ve kısa süre sonra da ölmüştür. PPP’nin bu şiirinde yaşamın boğuntusunu ve buna rağmen şairin  yaşama karşı sevgisi ile kendi bilincine karşı tiksintisi arasında gidip gelişini yaşarız.

güz mavisi eski duvarların üstüne
Dünyanın boğuntusunu taşıyor içinde,
bir de yaşamı yenilemek için tüketilen içtenlikli

 yoğun çabanın yıkıntıları içinde yittiği
on yılın bitimini
sessizlik kısır ve nemli…

dizelerinde herşeye karşı umarsız olan dünyanın iyi niyete karşı da hiçbir karşılığı ya da ödülü olmadığını duyumsarız.

Bilinmedik sokakların, tramvay koltuklarının
Beni güne yabancılaştıran

 Kirinden arınmışım: böyle avarelikler git gide
Azalıyor yaşam kavgası içinde;
Ve sevecek olursam dünyayı,

 Çıkarsız, öfkeli, şehvetli bir sevgiyle
Seviyorum

der PPP başka dizelerde. Dünyayı sever şair hiçbir şey istemese de; giderek katılaşmış bilincinin soğukkanlılığından utansa da:

bir şey istemeden yaşıyorum: loş utancında
bilincimin – tepeden bakan, umarsız bayağılığından

 tiksindiğim – bu dünyayı
severek…[6]

the body of Pier Paolo Pasolini, beaten and run over, was found laying dead in Ostia, outside Rome, the morning of November 2, 1975.

İmdi Pasolini’yle bilebildiğim ve epeyce de uzayan maktul şairler dosyasını burada kapatırsak ne denebilir maktul şairler hakkında? Aslında tıpkı müntehir şairler gibi onların da tek kelimeyle uyumsuz olduklarını söyleyebiliriz. Öldürülmüş şairlerin hemen hepsinde kurulu düzene karşı bir uyumsuzluk vardır. Uyumsuz olan insanlar sadece şairler değildir tabiki. Ama asıl lanet şairin uyumsuzluğudur. Çünkü diğerleri susmayı ve gizlenmeyi tercih edip kalabalıkta gizlenebilirler. Oysa şair susamaz; çünkü sussa şair olamaz. Yani şairin uyumsuzluğunu şiiri ele verir. Yoksa şairin uyumsuzluğu görünüşünden anlaşılmaz. Charles Dobzynski’nin şu dizeleri çok güzel dile getirir bu durumu:

Onca insan arasında kimse farkımıza varmıyor.
Sözün bulutlarını geçiyoruz
Arasıra bir sözcük görünür kılıyor
Aynı anda sürgüne gönderiyor bizi.[7]

Şairler çoğunluğun kanıksadığı kurulu düzeni ve kurallarını benimsemeyi reddederler. Aileden dine toplumun kendi devamı ve konforu için oluşturduğu bütün kurumlara yabancıdırlar. Bu kurumlarla uzlaşmak bir yana ölüm pahasına kendi varoluşlarını yaşamakta direnirler. Ne kurulu düzen kutsaldır ne onun kuralları ne de değerleri onlar için; kutsal olan bir anlık varoluştur ve bir an bile olsa kendilerini yaşayıp sönmektir sahih varoluş.  Onlara göre bu düzenle uzlaşarak kendinden kopmak ve çoğunluğa karışıp yok olmakla ölmek arasında bir fark yoktur. Bu yüzden uzlaşmaktansa çatışmayı tercih edeceklerdir. Zaten  şiir doğası gereği başlı başına bir başkaldırı, bir saldırıdır kurulu düzene karşı. Dolayısıyla toplumsal baskılara itaat etmek bir yana sadece şiirle bile olsa düzene başkaldıran şair karşısında devleti bulur çoğunlukla. Bu konuda

 şair, aydındır ve elbette, muhalif. burada, muhaliflik, ille de muhalif olma değildir; zorunlulukla ilgisi yoktur; olması gerektiği için değil, öyle olduğu için muhaliftir: öncelikle, siyasal erk’e karşı muhaliftir. siyasal erk, ne denli bütünsel, ilerici, demokrat, sivil, insancıl olsa da, yönetme amacında olduğundan, ‘ayakta durmaya’ zorunludur. görülüyor  ki, şair, zorunlu muhalif değil, gerektiği için öyledir; siyasal erk’se, zorunludur ve muhalifliğin karşısında ‘tutucu’ muhaliftir. (önemli not: şairlerin devleti yoktur. bu bağlamdaki bütün belirleyici/zorunlu yaptırımların karşısında bulur kendini. unutmamalı: devlet, boyuneğme ister; şair, başkaldırı)

der Hayati Baki. Zaten şairlerin en büyük düşmanı ve celladı devlet olagelmiştir bugüne kadar. Çoğunluğun kanıksadığı ve kutsadığı bir düzeni karşısına alan onun temsilcisi olan Leviathan’ı da karşısına alacaktır doğal olarak. Peki sadece şiir yazan şairleri neden öldürür devlet. Bu sorunun yanıtı bir atasözümüzde açıkça söylenmiştir aslında: Kalem kılıçtan üstündür çünkü. Kılıç yarası geçer ama güçlü bir şiirin başkaldırısının açtığı yara hiç geçmez; aksine nesiller boyu dilden dile sayfadan sayfaya dolaşarak daha derinlere doğru ilerlemeye devam eder. Bu yüzden şairleri öldürmekten başka çare bulamaz saygınlığını yalan üzerine kuran devletler; oysa anlaşıldığı gibi şairleri öldürmek hiçbir işe yaramaz; söz ağızdan çıkmıştır bir defa ve ölen şairleri başka şairler izler hep. Ne var ki dediğim gibi şair karşısında başka bir şey gelmez elinden devletin; belki biraz da ibreti alem için öldürür başkaldıran şairi ama ibreti alem olması gereken şair bir ilham kaynağı olur çoğu zaman. Beri yandan devleti karşısında bulmadığı zaman da şair devletin karşısına dikilir bazen;  yalnızca şiirleriyle veya silaha da sarılarak; çünkü şiiriyle beraber gezer çoğu şair. Ucunda ölüm olduğunu bilir ama peygamber gibi bir misyon verilmiştir kendisine sanki. Bazen devletin bazen de onu lanetleyen çoğunluğun karşısına dikilir şair. Çoğunluğun en kutsalına saldırmaktan alıkoyamaz kendini. Kutsal değerlere saldırır; kutsal aileye saldırır ve nihayet bizzat dine saldırır. Çünkü bunların hepsi onun varolmasının önündeki düşmanca engellerdir onun için. Kendisine sorulmadan konulmuş kurallar ve değerler sınırlandırmaya çalışır onu; aile kurumu kabına sığmayan aşkı düzene koymaya çalışır ve din ise bütün bunlara dayanak sağlayan bir puttur. Şair ise “içerdeki değil; dışardakidir: kovulan, sürülen… tanrısal yargıda, şuara suresine göre; azgınların, isyancıların, dinden çıkmışların kılavuzu”[8] ve “Dini dünyadır O’nun, ayini şiir…”[9]

6a00e54fe4158b8833019affcc9471970c

Şairler intihar etmiş; şairler öldürülmüştür. Peki kendi varoluşunu yaşamaya bu kadar tutkun şair öldürmez mi? Şairler şiirlerinde öldürürler genelde. Bunun dışında savaşta öldüren şairleri bir kenara bırakırsak ‘katil şairin’ benim bildiğim tek örneği modern Fransız şiirinin kurucusu olan François Villon’dur. Şairin Asılmışlar Baladı şiirine bakınca kanun dışı yaşamış; adam öldürmüş bütün haydutlar adına insanlardan ve Tanrı’dan bağışlanma dilediğini görürüz. Beri yandan satır arasında haydutluğun bir kader olduğunu suçunun hafifletici sebebi olarak ima etmekten de geri durmaz Villon.

 ASILMIŞLARIN BALADI

 Olmayın bu kadar katı yürekli,
Ey dünyada kalan insan kardeşler;
Allah da sizden razı olur belki
Sizler acırsanız bizlere eğer;
Şurada asılmışız üçer beşer;
Kuş tüyüyle beslenen şu bedene
Bir bakın, dağılmada günden güne;
Bakın kül olan kemiklerimize;
Gülmeyin, dostlar, bu hale düşene;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

 Kanun namına öldürüldük diye
Hor görmeyin bizleri, kardeş bilin;
Dünyada herkes akıllı olmaz ya,
Biz de böyle olmuşuz n’eyleyelim,
Madem alnımıza yazılmış ölüm,
İsa Peygambere dua edin de
Yanmak cehennem ateşlerinde
Esirgesin bizi, acısın bize.
Etmeyin, işte ölmüşüz bir kere;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

 Görmedik bir gün olsun rahat yüzü;
Yağmur sularında yıkandık yunduk;
Kurda, kuşa yedirdik kaşı gözü;
Gün ışıklarında karardık, yandık;
Kuş gagalarıyla kalbura döndük;
Durmadan kâh şu yana, kâh bu yana
Esen rüzgârla sallana sallana…
Kargalar geldi kondu üstümüze.
Sakın siz katılmayın bu kervana.
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

 Dilek

 Büyük İsa, cümlenin efendisi!
Cehennem ateşinden koru bizi;
Koru bizi, acı da halimize.
Dostlar, görüyorsunuz halimizi;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.[10]

Kaan İnce’den yola çıkıp müntehir şairlerden; maktul şailerden ve hatta katil bir şairden bahsettikten sonra şair ve ölüm ilişkisi hakkında nasıl bir sonuca varılabilir? Belki pek çok sonuca ama bana kalırsa kesin olan şairlerde yoğun bir ölüm bilincinin bulunmasıdır; onların bilincinde ölüm sürekli sızlayan bir diş gibidir sanki. Yeryüzünde ölüm bilincine sahip tek canlının insan olduğunu söylerler. Eğer bu doğruysa şairlerin ölüm bilincini diğerlerinden daha yoğun yaşadığı fark edilmektedir. Nitekim başkaları bir şekilde gündelik meşgaleleri sırasında ölümü unutabilirken ya da öte dünya inancıyla onu yok sayarak ölümsüzmüşçesine ‘sonsuz hayatlarını’ sürdürürken şair kalbinde hiç dinmeyen bir sızı gibi taşır ölümü. “Artan her günüm ölüme ekleniyor” der; ölümünü tekrar tekrar yaşamaktan kendini alamaz “Öldüğüm gün davula üç kez vurulacak. Tören. Yok”[11] der. Bu durumun sebebi şairin anlık varlığını da toprağı avuçlarcasına; suyu kana kana içercesine yaşamasıdır belki de. Varoluşu derinden hissetmenin yolu onun yokluğunun da duyumsanmasından geçmektedir nihayet. Heidegger’in dediği gibi varolmak için hiçmek de gerekir ki hayat uzun, sıkıcı ve uyuşturucu bir anlatıya dönüşüp duyulmaz bir hale gelmesin. Kısacası varoluşu sıradan bir olay gibi yaşayamaz şair; çünkü onun tekrar tekrar gösterilen bir film değil bir anlık ve biricik kar tanesi olduğunun farkındadır; kar tanesi yere düşmeden düşüşünün doruğuna varmalıdır.

ir025hm94091

Şair güzellik ve insan arasında aracılık yapan kabilesini yitirmiş, zamansız bir şamandır ve  ölüm, korkuyu da huzuru da barındıran en güzeldir varolanların dünyasında; çünkü o var olmayandır. Şaman güzellikten ölüme geçer böylece; varolanların güzelliğinin temelinde de yokolma olanakları yatmaktadır; her şeyi güzelleştiren gizemli ölüm olur  o zaman. Şamanlık ise şamanın kaçınamayacağı kaderidir.

 Sonra ağzından köpükler saçarak yere yıkılır. Vücudu hissizleşir. Bu durum bir süre devam eder. Sonra günün birinde Şaman adayı davulunu alıp çalmaya başlar. Artık sakinleşip kendine gelmiştir. Bu durumları görüp de Şaman olmaktan kaçınan kimse sonunda ya delirir, ya da ölür.[12]

Nihayet şamanlığın da bir mühleti vardır ve “tespit edilen süre dolunca çoğu zaman gerçekten, ya şaman ölür veya dağlarda, stepte kaybolur gider”.[13]

 ve biz
sıcak mendereslerde
şarap vakti
ölümü bekliyoruz[14]

Barış K.

12.08.2015

[1] Agy s. 188

[2] Secolo d’Italia, 24 Eylül 1960.

[3] Il Tempo, 26 Mart 1970

[4] Baki, agy

[5] Agy s. 150, çev: Gül İçin

[6] Agy s.151-158, çev: Rekin Teksoy

[7] Charles Dobzynski, “Cumartesi KÜREKLER”, çev: Aytekin Karaçoban, İzlek 6, Ankara, 1994, s.23

[8] Hayati Baki, “şiirin çerçevesi için kenar notları”, İzlek 3, Ankara, 1993, s. 3

[9] Şükrü Erbaş, “Şiir Üzerine Usul Sesli Girişler”, İzlek 2, Ankara, 1993, s. 8

[10] Çev: Orhan Veli Kanık

[11] Ahmet Erhan, “At Avrat Silah”, İzlek 4, Ankara, 1994, s. 19

[12] Cemal Şener, Şamanizm, Etik yay, İstanbul, 2001, s.22

[13] Agy s. 33

[14] Özgür Günay, “…”, İzlek 4, Ankara, 1994, s.17

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: