Anasayfa > Edebiyat > Müntehir ve Maktul Şairler Üzerine Günceler 50

Müntehir ve Maktul Şairler Üzerine Günceler 50

Bir Huylanışın Öyküsünde Çiçek’in epilepsi hastalığının izini görürüz: “süreli nöbetlerle/ köpükten giysiler biçip ağızlara/ çarpmalarla geliyordu sara”[1]. Sağcı şairin Canlar şiirinde ise solcu esintiler; sol söylemin literatürü hakimdir sanki. “umut kesilmiyorsa dostlarım” der bu şiirde Çiçek “kesip/ barikatlar kurarak kangrenli gövdemizden/ şurda güneşe ne kaldı”[2] Oysa Satranç Dersleri şiirinde reddettiklerinden anlaşılır şairin modernizm karşıtlığıyla atbaşı giden muhafazakarlığı:

tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki
ana caddedeki aykırı kadın salınışını
yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde
ve hatta parklarını bile bu taş mekanın
reddetmek gerekiyor[3]

Kaderim şiirinde ise bir yabancı olarak kaderine mahkum olduğunu söyler şair. Nereye doğrudur yolcunun yolu? Tabiki ölüme. Ama Çiçek bu yolu intihar ederek kendi sona erdireceği konusunda bir şey söylemez.

 KADERİM

 Doğarkenmi bağlandı elim kollarım
Kaderimle talihimle birlikte
Ya ben yanlış yerdeyım
Yada yer yabancı bana
Ne ben ben olabildim
Nede kırabildim kabuğumu
Kapandım kaderimin karanlığına
Bir ışık olmadı zifri gecelerimde
Yok yok biliyorum artık
Çaresi yok çırpınışların
Yol yolcunun yolu
Han hancının artık
Değişmez yazgımsa
Benim kaderim artık…

Ölüm hakkında ne der peki Çiçek. İlkin Kesit şiirinde bir resmin önünde saçlarını tararken o resim için “ölüm müydü o yalınlık” diye sorar ve “yoktu”[4] diye ekler. Ölümün varolanlar arasında var omamaklığından kaynaklanan yalınlığından dem vurur böylece. Satranç Dersleri’nin tek konusu ‘satranç’ değildir doğal olarak; ölüme de, hüzne de, aşka da yer verir bu derslerinde Çiçek. Sonuçta bunların hepsi dahildir yaşamak oyununa. Kazanmak kaybetmek gibi bir amacı yoktur bu oyununiyi oyun vardır sadece”[5]ve insan/-ne şu ne bu-/iyioyunundan/sorulmayacak mıdır”[6]. Yaşam oyununu bir savaş alanına çeviren şahlar; şahların paranoyası ve bu paranoyanın peşine düşenlerdir belli ki. Oysa kendi renktaşlarına karşı ihanettir şahın, yaşamı bir savaş alanına çevirişi ki şöyle yazar şair:

 söyleyelim eBİR
ha
in
dir
eSekiz yok
yok ayrı bir düşman falan[7]

Satranç aslında “dalgınların oyunudur”.  ‘Dalgın’ iyi oynar bu satrancı; çünkü ölümü oyunun başında kabullenmiştir o ve “dalgının ölüm karşısındaki sükuneti/ düşmana/ölümün dehşetinden korkuludur”[8]. Şairin ölüm karşısındaki bu suküneti değil midir zaten karşısındakileri çıldırtan. Peki nedir ‘dalgınlar’ı ölüm karşısında bu kadar soğukkanlı kılan? Cevap yine o şair farkındalığında gizlidir: Yaşamın çok kısa olduğuna dair o ölüm bilinci ki şöyle der öğretmen derslerin birinde “topu topu bir mevsimi yaşarız işte/ müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız/ hepimiz de”.[9] Üstelik bu kısa hayat verili dünyada katlanılmaz bir hale gelmiştir ‘dalgın’lar veya uyumsuz şairler için. Şair farkındadır ki “insan/ azar azar kopmuştur” [10]varoluşundan.

 yeryüzü kırlarında böyle
yürekleri taşıtlardan yana çarpan
yaramaz adamlardı sürücüler
bakarlardı dikiz bir bencillikten[11]

diye yazar Çiçek Sorarak şiirinde o insanlar için ve şairlere hüzünler; aşklar; yalnızlık ve kimsesizlik kalmıştır azar azar kopmuş insanlardan  geriye. “hüzün” ölüm kadar “yalındır-dağdan/aparılmış kar topakları gibi”dir ve “yalnız hüznü vardır kalbi olanın”; çünkü “hüzün öylece orta yerdedir”[12] gözü görenler için. Ve yalnızlık…

 senin yüzün -paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
şu yalnızlıkta[13]

Yine Sorarak şiirinde “boyuna yalnızdık” diye yazar bütün dalgınlar adına “aradan/ bunca dağ geçti”[14]. Sonra kimsesizlik… “her dakika/henüz ölmüş gibi ebuzer/kimsesizsindir”[15] der şair kendine bu defa. Bu dizede kendi yalnızlığını Ebuzer’inkiyle özdeşleştirmesi manidardır Çiçek’in. Çünkü Muhammed’e ilk inanan sahabelerden biri olan Ebuzer halife Osman’ın yolsuzluk ve adam kayırmalarına karşı çıkmış ve doksan yaşında eğersiz bir deve ile çöle sürülmek olmuştur kaderi. Yani her ne kadar ‘sağcı’ da olsa ya da inancı dolayısıyla sağcılar tarafından kısmen sahip çıkılan bir şair de olsa onlar arasında da kimsesiz olduğunun farkındadır Çiçek. Çünkü bütün ideolojiler gibi İslami çevreler de kesin bir itaat isterler ve haklı haksız hiçbir eleştiriye açık değildirler. Sonuç olarak hüzünlü, yalnız ve kimsesizdir şair. “nedensiz başladım oyunculuğa/ bitireceğim raslantıyla –oyunumu” dediğinde ise yaşamın anlamsızlığından ve ölümün raslantısallığından bahsederek varoluşçuluğa yaklaşır sanki. Bu dizelrin ardından kendini paniğe sürükleyen dostları olarak göz kırpacaktır Çiçek intiharlara İslami inancına rağmen:

 dostlarım da
var -intiharlar
her akşam ıslak-yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar[16]

Bunca hüzün, yalnızlık ve kimsesizlikle yüklü kısa hayata nasıl dayanılabilir? Sabır diye cevap verir Çiçek

 ‘ve sabır
olmasaydı
yeryüzünde
birgün
kalınabilir miydi?[17]

Bir de aşk vardır tabii. Yaşama başlamak gibi ilk aşkın da dönüşü yoktur: “evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış/ artık dönüş yoktur”[18]. “kocamandır aşk”[19] ve tehlikelidir. “ey aşk” der Çiçek “elbet başındasındır bela kitabının/ne çok dilin var”[20]. Nihayet pek çok müntehir şairde rastladığımız umutsuz aşk izleğine de rastlarız olası müntehir şairin şiirinde:

YOKLUĞUNDA

 Bir yelkenli canlandıgözlerimde
Azgın denizlerin hırçın dalgalarında
Fayda etmedi çabası,mecalsiz çırpınışların
Sürükledi bir meçhule amansız kürek çekmeler

 Ne ruzgar anlatabilir fırtınayı
Nede yelkenli sürüklenişini
Ne ben anlatabilirim içimdeki sensizliği
Nede sen anlayabilirsin anlatamadıklarımı

 Eskiden gurbetler vardı
Hasretler,özlemler,sevdalar çekilirdi
Her gidişin ayrılışın ardından
Kan ağlardı yürekler,param parça olurdu
Her hasret çekilişinde

 Her güneşin doğuşunda yeşeren umutlar
Kahreder gün batımı yanlızlığa batarken
Sabahı olmayan gecelerin karanlığında
Sensizliği sarardı kollarım kucağımda

 Uzun sürmez gafletten uyanışım
Karşımda duruyor gerçekler.en acımasız haliyle
Hayeller hayel ama
Gerçekler silinmiyor hayatımdan

 Ne sen dönebildin gittiğin yerlerden
Ne ben kabullenebildim gidişini
Ben mi gurbetteyim,gurbetmi içimde
Atamadım içimden kahrolası gurbeti
Hasretin,ateş oldu,acı oldu,özlemin yaktı içerimi…

Zafer-Ekin-Karabay

Daha birkaç gün önce öğrendiğim kadarıyla günümüze en yakın tarihte intihar eden Türk şair 27 yaşında intihar eden Zafer Ekin Karabay olmuştur. Anadolu üniversitesi hukuk fakültesi araştırma görevlisi olan Karabay,  Kaan’dan on yıl sonra 13 Eylül 2002’de Eskişehir’de kendini asarak intihar edecektir. Tıpkı Kaan gibi Karabay da Ankara Üniversitesi’nden mezun olmuştur. Hukuk fakültesini bitirmiş ve Anadolu üniversitesinde araştırma görevlisi olmuştur. 1999 yılında o da Kaan gibi Varlık şiir ödülünü almıştır. Bunun yanı sıra 2000 yılında Arkadaş Zekai Özger jüri özel şiir ödülünü de almıştır. Yine Kaan’la Karabay’ın bir başka benzerliği Karabay’ın da ilk kitabını göremeden intihar etmiş olmasıdır. Lakin Kaan ve Çiçek’ten farklı olarak düzgün bir el yazısıyla intiharının nedenini açıklayan bir mektup kaleme almıştır Karabay:

hani, ‘hayatın neresinden dönülse kardır’ dizesi var ya nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. nilgün marmara’nın 29 yaşında, s. plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim. bu yüzden ‘şubatta saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz). ama şimdi ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. hem zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (kimbilir belki kendimle barışabilseydim…)

yerleşik yabancı’ydım her yere metin abi… sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için.

daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?

tüm arkadaşlarımı ve sevgilim meral’i çok seviyorum.
beni affedin.

Bu mektubun üzerine de şöyle bir not düşmüştür Karabay: “bunu kül’de yayınlarsanız sevinirim. nasıl sevineceksem? bu da hâlâ yaşamak istediğimi mi gösteriyor nedir?”

 Mektuptan anlaşıldığı kadarıyla ne “herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşam”la ne de kendiyle uyuşamamıştır genç şair. Böylece müntehir ve maktül şairlerin yanı sıra Anayurt Oteli’nin sahibi Zebercet gibi uyumsuzların arasına katılmaya karar verecektir. Ne var ki onların arasına katılmak için intihar etmek yeterli değildir; yazın dünyasının kapısının da açılması da gereklidir. Bu yüzden mektupta derin bir yazın dünyasına girme isteği sezilir satır aralarında ve mektuba iliştirilmiş notta; mektubunda şiir kitabını bir türlü bastıramadığı için üzüldüğünü söylerken kitabın basılmasını sevenlerine vasiyet ediyor gibidir; notunda ise mektubunun Kül’de yayımlanmasını ister açıkça. Yani Karabay sadece intiharıyla yazın dünyasında sonsuz bir hayata yeniden dirilme girişiminde bulunmuş gibidir bir bakıma.

cropped_content_can-dundar-ifadeye-cagrildi_4T671gyWXQrjeCq

Bu mektup Kül’de yayımlanmış mıdır bilmem ama ölümünden bir ay geçmeden Milliyet Gazetesinde yayımlanmıştır. Can Dündar 5 Ekim 2002 tarihli köşe yazısını Karabay’a ve mektubuna ayırmıştır ve oldukça güzel bir yazıdır bu:

 Şairin intiharı

 Bir süredir masamın üstünde tek sayfa bir mektup duruyor.
“Şuna bir göz at” diye elime tutuşturulmuş bir mektup…
13 Eylül 2002 tarihli… Düzgün bir el yazısıyla yazılmış.
En üstte büyük harflerle “Aslında bütün mesele neydi?” yazıyor:

“Hani, ‘Hayatın neresinden dönülse kardır’ dizesi var ya Nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim. Bu yüzden ‘Şubatta Saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. Ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz). Ama şimdi…”

İlk okuyuşumda burada durdum. Devam etmeye korktum.
Sonra merakım yendi korkumu…
Okudum:

***

“Ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. Hem Zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (Kimbilir belki kendimle barışabilseydim…)
Yerleşik Yabancı’ydım her yere Metin Abi… Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için.
Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?
Tüm arkadaşlarımı ve sevgilim Meral’i çok seviyorum.
Beni affedin.”

***

Mektubu ileten arkadaştan öğrendim sonrasını…

“Şair – yazar – akademisyen Zafer Ekin Karabay o mektubu yazdığı gün, Eskişehir’de intihar etti.”

Neden peki?

“Aslında bütün mesele neydi?”

“Şiir hem yitiş, hem kurtuluştur” diyen bir şair, niye 29’unda kemerine asar kendini?..

“Yaşamdan daha büyük olma isteği mi? 30 yaş kırgınlığı mı?
Mağrur bir an mı?”

Hayır!
Mesele (Mayakovski’den Kaan İnce’ye, Van Gogh’dan Nilgün Marmara’ya, Jack London’dan, Hemingway’e kadar) bütün sanatçıların, vicdan sahiplerinin, hayatı sevenlerin meselesi:
Ozanın, başkalarının acısı pahasına elde edilen mutluluğu kabullenememesi…
Alaattin Topçu’nun deyişiyle “hayatın ağırlığı karşısında insanın hafifliğini”, “N’apalım, dünya böyle” diye geçiştirememesi…
Sokaktaki tevekkülle baş edememesi… Sokaktakilerden olmayıp, onları dönüştürmeye de gücünün yetmemesi…
Ve “kendiyle barışıp” haksızlığa alışarak yok olmaktansa, intihar ederek var olmayı tercih etmesi…
Nilgün Marmara da “Ey, iki adımlık yerküre/ senin bütün arka bahçelerini gördüm ben” deyip gitmedi mi?

***

“Son mektup”un üzerinde bir not var:

“Bunu Kül’de yayınlarsanız sevinirim” deyip muzipçe soruyor:

“Nasıl sevineceksem?”

Sonra da bu talepteki tutunma çabasına dikkat çekiyor, parantez içinde:

“Bu da hâlâ yaşamak istediğimi mi gösteriyor nedir?”

Son kitabını göremeden ölmüş bir ozanın son mektubunu yayımlatma isteği… Vahşeti yüreğinde hisseden “yabancı”nın dayanılmaz bozgunu…
“Kaçış değil onlarınki, reddediş”, biliyorum.
Ama yine de “Bu reddiyenin başka yolları olmalı” diyorum.
Bunca haksızlığı ve bizim onca haksızlığa alışmışlığımızı böyle yumruk gibi yüzümüze vurmadan, canına kıymadan…
Bizi şiirsiz, şairsiz koymadan…
Hayatla başa çıkmanın ozanca bir yolu olmalı…
Çünkü Karabay’ın dediği gibi;

“Yolculuğa çıkmışlar için hem limansa şiir, hem de gemi…”

O gemiyi en son şair terk etmeli…

subatta-saklambac20150327004124

Şubatta Saklambaç adlı kitabı ise ölümünden yaklaşık üç ay sonra 2002 Aralık’ta yayımlanacaktır.

hqdefault

Karabay’ın temel izleklerinden biri sahih varoluşun imgesi olan çocuktur. Saklı şiirinde “saklambaç oynayan bir çocuktu/ büyüttüğüm” diye bahseder kendinden. Büyüklerce kurulmuş ve kir içinde bırakılmış dünya tasarımına girmektense saklanan bir çocuk olarak büyümeyi tercih etmiştir şair. Ne var ki mutlaka sobelenecektir büyüyen bir çocuk düşlerinin arkasına saklansa da: “sobelendim, saklandığım saydam düşlerin/ ardında.” “sunacak başka bir şeyim yoktu” der bu dizelerin ardından Karabay “bir çocuğun bayram sabahındaki/ beklentisini sundum yaşama”.[21] Ama kalabalıkların taştan dünyası dilek kabul etmez; o hep büyümeyi ve kendi kurallarını itaat edilmesini dayatır çocuklara. Oysa “Ne inatçıdır yaşamak için çocuk,ne de yaşat-maktadır inatçılığını” ve henüz keşfetmemiştir uslanmayı ; uslanmaz. Büyümez bu yüzden olsa olsa Birgün büyüdüm sanır çocuk” “Kağıttan gemileri batıp” “masalları kahramansız kalı”nca. Ama büyüyememiştir;  “siste yorgun yolcudur” kalabalıklar içinde “siste yalnız yabancı.” Gülmeyen, ağlayan puslu bir çocuktur Karabay’ın ruhu ve “yaşamak beyhude yolculuktur.” Anlamıştır: “bir çocuk ağladıkça çocuktur.” Böylece kurulu düzene uymaktansa sürgit ağlayan bir çocuk olarak kalmayı yeğler şairin ruhu ve “Rüzgarlı bahçede hep aynı çocuk ağlar” “ ve/ o çocuk hep” odur. Saklambaca devam etmelidir ama acılarına sorar: “yaşamın neresinde saklanmalı ozan,/ ya da nasıl saklamalı yaşamı?”[22] Galiba cevap ölüm olmuştur. Ama erteler durur intiharını Karabay “Kimsem/ yoktu” der “çizgilerinden başka, bileğimdeki /vazgeçilmiş intiharın” ve çocukluğunu bilyelerinde Ararken Kaan gibi geceye saklanır şair: “anımsadım, büyücünün kristal küreye/ baktığı gibi bilyeme bakarken çocukluğumu/ve beni sakladı gece”[23] Gece ‘gerçek’ denen o karabasandan kaçıştır yine; bu yüzden “üstelik bilmiyorum:/hangi gerçek için bölmeliyim uykumu?”[24] diye sorar Karabay Kum Saati şiirinde. O halde geceye sığınmalıdır ve şairlerin peşine düşmelidir gecelerde. Böylece Nisan Tezleri’ni yazar şair. Karabay bir çocuk gibi oyunbazdır; bir bulmaca hazırlar gibi şiirlerine bir şeyler gizlemeyi sever. Saklı şiirine intihar etmeyi düşündüğü tarihi gizlediği gibi Nisan Tezleri’ne de bir ya da birkaç şairi gizlemiştir. Saklınil güne akarken şubat gibi biriktim/ dört yıl topladığı acısını/yirmi dokuzuncu adımında gösteren”[25] mısralarında “nil güne” kelimeleriyle Nilgün Marmara’yı “yirmi dokuzuncu adım” ifadesiyle de onun ayın yirmi dokuzundaki intiharını işaret etmiştir; Plath’ın intihar ettiği şubat ayında saklıdır.  Mektubunda dediği gibi 29. Yaşının 29 şubatında intihar edeceğini fısıldamıştır bu şiirde Karabay. Şairin Nisan Tezleri’nde de buna benzer bir şifreleme yaptığı bellidir; bellidir belli olmasına da açıkçası bir tek maktul şair Gumilyov’u net olarak bulabildim ben bu tezlerde. Ya ima ettiği tek şair Gumilyov’dur Karabay’ın ya da  şiire gizlenmiş diğer şairleri ben bulamamaktayımdır. Nisan ayı Gumilyov ve Jozsef’in doğdukları; Mayakovski, Crane ve Celan’ın intihar ettikleri; Lucan’ın damarlarını kestiği ve Sabahattin Ali’nin cesedinin bulunduğu tarihtir. Ayrıca Botev de Nisan Ayaklanması’nda ölmüştür. “Kimine aşktır yaşamdır kimine, ama nisan/ bir isyandır senin sessizliğinde”dir Nisan Tezleri’nin ilk dizeleri. İsyan deyince akla Nisan Ayaklanması gelir. “Adını yasak metinlerde buluyorum/ bir başka devrin kafesinde yasak ve yaslı” der biraz ilerde. Bir başka devirde ilk çağda Lucan’ın şiirleri yasaklanmıştır. Sabahattin Ali de dergilerde yazdığı yazılar dolayısıyıla tutuklanmış  ve hapis yatmıştır. Ne var ki Karabay’ın “Gizleniyorum bir düş gibi kaçarak gerçekten/gizlendikçe küçülüyorum ve katılıyorum yasına” diye seslendiği şairin kimliğini kesin olarka tespit etmeye yetmez bu ipuçları. Fakat şair “Ama Petersburg Leningrad’ı doğurmadan/ Kronstadt’ta burkuldu saltanatım” dediğinde burada Gumilyov’dan bahsettiği kesindir artık. Çünkü Gumilyov 15 Nisan 1886’da henüz Petersburg Leningrad olmadan önce Kronstadt’ta doğmuştur. Karabay şiirde şaire “Ey ülkeler mimarı.Ülkeler ve imgeler mimarı” dediğinde bahsi geçen şairin Gumilyov olduğu daha da açık bir hale gelir. Çünkü Gumilyov kurduğu şairler loncasının ‘mimarı’dır ve şiir yazmak da bir nevi mimarlıktır Gumilyov’a göre. Lakin “Potemkin’de gölgemi görüyorum, gölgeni görüyorum” dizesinin Gumilyov’la nasıl bir bağlantısı olduğu pek anlaşılmaz; çünkü Potemkin çarlığa isyanın bir sembolüdür; oysa Gumilyov sovyet devrimine hiçbir zaman destek vermemiştir. Aradaki bağlantı zayıf bir biçimde şairin babasının donanmada olmasından kaynaklanmış olabilir. Aslına bakılırsa bu dize Mayakovski için yazılabilecek bir dizedir; ne var ki üstteki dizenin hemen ardından gelmiştir. Aynı şiirde “Çekip gitmeli artık arkada birşey bırakmadan” diyecektir Karabay “Yeni serüvenlere girmeli insan”. Serüven ve seyahat Gumilyov’un hayatının parçasıdır. Gençliğinde Avrupa’yı gezen şair sık sık Afrika seyahatlarine de çıkmış ve I. dünya savaşına katılmıştır. Şiirin sonunda “benim düşlerim, benim yüzyıllık düşlerim/yüzyılın başında eylemindi senin” diye yazar Karabay; o halde Karabay’ın da bir şairler locası kurmak ya da egzotik diyarlara seyahatlere çıkmak gibi düşleri vardır belki de kim bilir.

Barış K.

18.08.2015

[1] İlhami Çiçek, GöĞekin, Ankara, 1991, s. 24

[2] Agy s. 27

[3] Agy s. 20

[4]Agy s. 50 “1977 yılında Erzurum’da yazılmış, yayımlanmamıştır.”

[5] Agy s. 12

[6] Agy s. 21

[7] Agy s. 14

[8] Agy s. 12

[9] Agy s. 21

[10] Agy s. 15

[11] Agy s. 24

[12] Agy s. 15

[13] Agy s. 21

[14] Agy s. 24

[15]Agy s. 22

[16] Agy s. 21

[17] Agy s. 16

[18] Agy s. 11

[19] Agy s. 17

[20] Agy s. 18

[21] Şubatta Saklambaç, Zafer Ekin Karabay, mayıs yay., İzmir, 2002, s. 65-67

[22] Agy s. 67

[23] Agy s. 49

[24] Agy s. 55

[25] Agy s. 65-67

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: