Anasayfa > Edebiyat > Şiirden Sızan İnce Ka n 12

Şiirden Sızan İnce Ka n 12

Murat İsmet Tunçer de Nizamettin Uğur da yenilmiş devrimci kuşağın temsilcileridir, tıpkı Ahmet Telli gibi.

ahmet_telli_sair_siir

Yenildik;
Şimdi kim bilebilir zakkumun
O kekre tadını bizim kadar
Tenimize sinmiş sülfür kokusunu
Soluğumuzdaki cıvayı kim duyar[1]

12 Eylül uzanılsa dokunulacak gibi duran devrimi silip düpürmüş; geride kabuğuna çekilmek zorunda kalmış eski devrimciler bırakmıştır. Fakat bu kuşak hiç değilse bir davanın neferi olabilmiş ve günümüzden bakılınca ütopya gibi duran devrim hayalini önlerinde görüp onun için mücadele etme şansını da yakalamış bir kuşaktır. Geriye dönüp bakıldığında onlardan sonra gelen nesil için devrim hep küçük grupların zayıf bir inancı ya da eski bir geleneği sürdürmenin zorunluluğu haline geldiği görülecektir. 12 Eylül örgütlü toplumun üzerinden tank gibi geçmiş; geride bireysel mutluluk yanılgısına kapılmış, ufku dar kitle insanlarından oluşmuş bir topluluk bırakmıştır tıpkı Adam Şenel’in Ozmos Kronos distopyasındaki ‘belirlenmiş’ insanlık gibi. Adam Şenel bir söyleşisinde şöyle demiştir döneminin kitle insanı hakkında:

3840_1421328172

 Kitle insanının mutluluğu bir tür yanılgı. Ufku genişlediğinde, kendi sınırlarının ayırdına vardığında, bu mutluluk uçup gidebilir ve insan daha geniş bir dünyada aramaya başlayabilir mutluluğu. Ben, kitle insanının mutlu olduğu düşüncesinde değilim. Şu an için konumunu değiştirecek bir devrimci tutum içinde bulunmayışı, onun hoşnutluğundan çok, çaresizliğini gösterir; ama, bu çaresizliği kendine itiraf edemediği için, mutlu sanır, mutlu sunar kendini. Oysa gözlemlediğime göre, kitle insanının insan ilişkileri tam anlamıyla dökülüyor; çünkü sağlıklı insan ilişkileri kuracak kültürel beslenmeden yoksun. Kitle iletişim araçlarından sağlıksız bir beslenme var. Kendisi için, olanaklarının ötesinde şeyler istiyor. Bunlara sahip olamadığı zaman da, ilişkide bulunduğu insanları sorumlu tutuyor. Ortak üretimi artırıp, sonra paylaşmak yerine, herkes bireysel çıkarları doğrultusunda hareket ediyor; kendisi için olabildiğince büyük bir parça koparmaya çalışıyor; bu yolda diğerinin çıkar alanına giriyor. Bu da kısır bir sürtüşmeye neden oluyor. Bir gün bunun ayrımına vardığında, kitle insanı edilgin durumundan kurtulacaktır.[2]

İşte umutları ellerinden alınmış ve çözülmüş devrimci kuşak artık duruşlarını eylem alanından çok söylem alanında, yazın alanında sürdüreceklerdir. Ama burada unutmamak gerekir ki nihayet söylem de hele hele yazmak da bir eylemdir. Hatta özellikle mücadelenin içinden gelmiş ve artık o fırtınalı günlerin ardında kalan sessiz sokaklarda dağılmış devrimci kuşak için “Yazma eyleminin kendisi, edimsizliğe yöneltilen bir başkaldırıdır aynı zamanda.”[3] Yani bir zamanlar düzene karşı hep beraber mücadele edecek büyük bir kitle yerini apolitik bir gençliğe bıraktığında ve değerler düzen tarafından tamamen alt üst olduğunda edimsizliğe mahkum edilen bu kuşak; bu edimsizliğe yazın alanında başkaldıracaktır mecburen. Çünkü artık ne o günlerin devrim inancına sahip büyük kitlesi ne de onların mücadelesi kalmıştır geriye. Eski solcuların kimi saf değiştirmiş pek çoğu ise yaşam gailesinin içinde kopup gitmiştir davadan. Kalanlar ise artık yazın ve söylem alanında gençleri yönlendirmeye girişecek; devrimci ruhu yaşatmaya çabalayacaklardır. Fakat gerçek aydının hele de devrimci aydının sesini duyurabileceği köşe başları yarı aydın denebilecek kişilerce tutulmuştur; holdinglerin, büyük medyanın elindeki yayım imkanları bu yarı aydınlara sunulmuştur. Gerçek aydınların ya da devrimci görüşe sahip yazın adamlarının çoğu ise varlıklarını kültür alanındaki bölük pörçük dergilerde ya da kitlelere ulaşmayan kitaplarda sürdüreceklerdir. Belki de tekrar göreve dönecekleri günü beklemek zorunda bırakılmış ve kızağa çekilmişlerdir:

Aydınlar, toplumun bilincini üreten kesim; ama, şu sıralar, yedekte tutuluyorlar. Çünkü, toplum bilincini, yarı aydınlar, kitle iletişim araçlarının desteğinden yararlanarak biçimlendiriyorlar. Ancak, TV, magazin kültürü denebilecek bu kültürün, insan gelişmesini, insan mutluluğunu sağlayamayacağı anlaşılacak. Belki, toplumsal ve ekonomik düzeyde çok önemli sorunlar yaşanacak. Yarı aydınların ürettikleri bu kültüre duyulan güven sarsılmaya başlayınca, yeni bir kültürel anlayışa girilecek. İşte o zaman, aydınların böyle bir göreve hazır olması gerekir. Bu hazırlığın en önemli yanı da, kültür alanında olsa gerek. Dolayısıyla, şimdi etkisiz görünseler bile, aydınlarımız çok yakın bir gelecekte göreve çağrılabilir.[4]

3_28

 İşte Kaan’ın karşısına çıkan öğretmenleri de bu büyük yenilginin adamlarıdır. Onlar artık yazın alanında gelecek yeni bir dalganın kuşağına kıvılcım vermeye uğraşacaklardır. Mücadele döneminin etrafında eylemci gruplar oluşturan dergicilik deneyimini de çevresini edebiyatçıların sardığı edebi bir dergiciliğe taşıyacaklardır. Denebilir ki eski devrimci edebiyatçılar için eylemci akranların yerini heyecanlı ve hayalleri olan gençler alacaktır. Belki onların heyecanıyla direneceklerdir bu ütopyasını ve umutlarını yitirmiş zamanlara. Doksanlı yıllar askeri vesayetin devam ettiği bir dönemdir. 12 Eylül’den en az hasarla kurtulan İslamcılar sinsice yürüttükleri tabanda örgütlenmelerinin meyvalarını almaya başlamış;  laik devlete uzlaşma  dayatabilecek güce erişmişlerdir artık. Merkez Sağ siyaseti temsil eden Çillerlerle Siyasi İslamı temsil eden Erbakanların dönemidir bu. Görünürde Laik devletle siyasi İslam el sıkışırken arka planda liberal ekonomi hız kazanacaktır. Çillerler bir yandan yangından mal kaçırırcasına özelleştirmeye girişip ‘kalan tek sosyalist devleti yıkarken’ bir yandan da özellikle Kürtler üzerinde faili meçhul cinayet siyasetine ağırlık verecektir. Diğer yandan Erbakanlar ürkekçe de olsa sivilleşme adı altında toplumu islamileştirme hareketine başlayacaktır. Oysa bu sivilleşme İslamcı Siyasetin anladığı anlamda bir sivilleşmedir; hazlihazırdaki askeri vesayetin yerine kendi ordusunun vesayetini kurmak isteyen bir sivillleşme:

 uzlaşma adına özgürlükten, bireylikten, insan haklarından, demokrasiden, sanattan, aklın kullanılmasından, bilimden, … vazgeçilebileceği gibi akıldışı sivilleşme’yi dayatmak akıl alır gibi değil, toptancı bir ideoloji olan islam, aynı zamanda en büyük otorite olarak da kendini dayatır; her otorite gibi de devleti, ordusu, ailesi, … vardır; devlet, otorite ve aile, gerçek sivillikle bağdaşmaz.[5]

Ülke demokrasiden dem vuran İslamcı ve vatanın bölünmez bütünlüğü adına Kürtleri yok sayan ‘Atatürkçü’ yarı aydınların kayıkçı kavgasına sahne olurken Sivas’ta aydınlar yanacaktır. Solcu addedilen Ecevitler Fettulah Gülenlerle kolkola olacak; Yeniden Doğuş operasyonu adı altında hapislerdeki sosyalistleri katledecektir. İslami siyasetin önlenemez yükselişi karşısında askerler harekete geçip 28 Şubat operasyonu yapsa da ‘yüzde doksandokuzu müslüman’ olan ülkede İslami siyaset kınından çıkmış; barbarlar uyanmıştır artık. Hayati Baki’nin u-mutsuz şiir’inde yazdığı gibi barbarlar çoktan gelmiştir bile:

 Sivas katliamı - Madımak olayları nedir Madımak'ta ölenler kimlerdi Sivas katliamını kim yaptı İşte Sivas katliamı - Madımak olaylarının perde arkası___

(…)

barbarlar geldiler: yüreklerinde örümcek ateşleri, yaşamı
küçümseyen ölüm işaretleri. kahhar hırıltılarla
ateşler yaktılar şairlerin seslerinden gözlerinden
çocukların. gülüşü ağladı kentlerin öpüşmenin
ırmaklara akan yağmurunda. barbarlar geldiler: taşın
ve mazotun kardeşleri.

(…)[6]

ap071105020011

İki binli yıllarda ABD destekli AKP’nin iktidara gelmesinden bugüne değin giderek güçlenen İslamcı Siyaset bugünden bakıldığında artık bir diktatoryaya dönüşmek üzeredir. Yani Adam Şenel’in kitle insanından beklediği uyanışın gerçekleşmemesi bir yana kitle insanının akıl tutulması kalıcı hale gelmiştir neredeyse.

İşte Türkiye bu ahval ve şerait içindeyken Kaan’ın yeteneğini keşfedecek ve onu bu uğraşında teşvik edecek kişi eski devrimci Nizamettin Uğur olacaktır. Özetle yeni bir ülke hatta yeni bir dünya umutlarını yitiren eski devrimciler, böyle bir umuda hiç sahip olamamış gençlere yazın alanında da olsa yol göstermeye çalışmaktadırlar ki bu olgunun bir örneği de Nizamettin Uğur ve Kaan İnce etkileşimidir bir bakıma.

20131231041944t

Kaan, dersaneden sonra sınavda Ankara üniversitesi DTCF Sosyoloji bölümünü kazanır. Bu Kaan’ın girmek istediği bölümlerden biridir; hasbelkadar puanının tuttuğu bir bölüm değil. Bunu Erhan Levent Kolçak’ın şu sözlerinden biliriz: “Amacı, sosyal ağırlıklı bölümlere girebilmekti. Nitekim bunu gerçekleştirdi de…”[7] 1990 güzünde üniversite hayatına başlar. Bu arada şiirle ilişkisi de giderek derinleşmektedir. 1991’in ocağında Milliyet Sanat Genç Şairler Köşesi’nde ilk şiiri yayınlanır.

Barış K.

  1. 05. 2015

[1] Ahmet Telli

[2]  “Uzmanlaşmamış Bir Sanattan Yanayım”, Adam Şenel, İzlek 4, Ankara, 1994, s. 22

[3]  “’Mayta’nın Öyküsü’ Ya Da İdeoloji Pratiği Üzerine Taşlamalar Kitabı”, Ali Burak Güven, İzlek 1, Ankara, 1993, s. 20

[4] Şenel, agy s. 22

[5] Necati Nesimi, “uzlaşma’nın dayanılmaz sivillik’i”, izlek 10, Ankara, 1994, s. 4

[6]Hayati Baki, “u-mutsuz şiir”, izlek 10, Ankara, 1994, s. 5

[7] Erhan Levent Kolçak, agy s. 67

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: