Anasayfa > Edebiyat > Şiirden Sızan İnce Ka n 18

Şiirden Sızan İnce Ka n 18

Buradan sonra Kaan’ı etkilemiş olan ve etkilemiş olma ihtimali olan edebiyatçılardan bahsedecektim. Ama hali hazırda okumakta olduğum Erol Hızarcı’nın romanı Cambazın Son Adımı’nda hem konumuzla ilgili parçalara rastladım hem de bu romanın şiirselliği hakkında birkaç şey söylemeden geçmemeye karar verdim. Henüz kitabı tam olarak bitirmiş değilim ama anlatılardan hoşlanmayan tercihi şiirden yana biri olarak bu kitabın bana şiirsel bir haz yaşattığını farkettim. Şiirleri hep anlatıya tercih etmişimdir; çünkü çoğu zaman bir anlatının size vereceği yaşantıyı duymak için eserin son satırına kadar okumanız gerekir. Öyledir, çünkü anlatılar genelde başı sonu olan bir süreci hikaye etmektedir ve süreç sona ermeden tamamlanmaz; anlatının sonuyla ilgili beklentiniz de sayfa sayfa değişip durur. Nihayet anlatı hikayesini bitirip sizi sürecin sonuna koyduğunda her şey tamamlanmış ve eser anlamına kavuşmuş olur. Oysa ben anlamdan ziyade güzellikle ilgiliyimdir ve güzelliğin süreçle değil anla bağlantılı olduğunu düşünürüm. Varlığın anlamını aramayı terkedip kendimi onun duyumsanışına yönelttiğimden beri böyle bu. Lakin Cambazın Son Adımı’nda şöyle bir durum sezdim; bu kitabı sonuna kadar okumasam ve şimdi bıraksam bile kendimi pek çok şiir okumuş pek çok estetik yaşantıya garkolmuş bir halde bulacaktım. Evet, roman da yer yer şiirler var ama roman anları ilmik ilmik işleyen yapısı ve şiirsel söylemiyle kendi başına bir şiir kitabı gibi okunabilir gibi geldi bana. Estetik yaşantı yüklü oluşu; hiçbir anlamlı sona bağlanması gerekmeyen anlar üzerine odaklanışı bu metni şiirsel kılıyor. Romanın ilk bölümü olan Düş Kırığı oldukça sıradan ve klişe bir konuyu işliyor gibi görünüyor: Küçük bir çocuğun çocukluk aşkıyla yaşadıkları. Gelgelelim bu basit konu birçok şiir; şiirsel ifadeyle öyle harmanlanıyor ki biz aşkla ve daha da önemlisi varlıkla kurulan sahih bağla ilgili pek çok yaşantıyı kendimizde duyumsuyoruz. Böylece bahsi geçen aşk belli bir çocukluk aşkı; yaşanılanlar da belli bir çocuğun yaşadığı; sahibi belli anılar olmaktan çıkıyor ve o ‘ben’e değmeye başlıyor. Tok’un Yitik Ülke’sinde olduğu gibi burada da seziyoruz ki çocukluğumuz, verili anlamlarla kirletilmiş dünyaya girmeden önce yaşadığımız sahih bir varoluş dönemiydi. Yazıya dökmediysek de estetik yaşantıların kendiliğinden yaşandığı bir varoluş tarzıydı. Aslına bakılırsa Hızarcı’nın romanındaki bu iki çocuk sıradan birer çocuk olmaktan öteye geçip iki şairin metaforu olarak da görülebilir. Çünkü her çocuk yaşadığı dönemin doğrudanlığının içinde olsa da bunun farkına bu iki çocuk kadar varamaz. Bu farkındalık; varlıkla kurulan bu doğrudan ilişkiye dair bu duyarlılık değil midir zaten sanatçıyı sanatçı; özellikle şairi şair yapan ve şairi varoluş hakkında kekeleyerek de olsa sayıklatan. Hele romandaki kız çocuk bir çocuk olmanın çok ötesinde bir ermişin yeniden beden bulmuş hali gibidir neredeyse ve erken ölüme yazgılıdır. Bu böyle olmak zorundadır belki de. Arın büyümeden ve çocukluktan sonraki ‘her gün yeniden kodlanan umutlarla kirletilen’ anonim dünyaya geçmeden ölmelidir ki hep ‘Arın’ olarak kalabilsin. Kaan da bütün genç ölen yaratıcılar gibi kirlenmeden kalmamış mıdır?

Arın’a aşık olan ve romanın bu kısmının onun dilinden anlatıldığı çocuk ise Arın’ı takip etmektedir. Takip etmek derken bir muridin murşidini izlemesinden bahsediyorum. Çocuk varlığa karşı farkındalığı; doğrudan ve duyarlı bir tavır içinde olmayı onunla öğrenir. Bu noktada akıllara Mevlana ve Şems ikilisi gelebilir. Mevlana’ya o koskoca şiirini, Mesnevi’yi yazdıran da Şems aşkı olmamış mıdır zaten. Aşk derken akıllara hemen cinselliğin gelmesini istemem ne Mevlana ve Şems ne de çocuk ve Arın arasındaki ilişki hakkında. Romandaki çocuklardan biri erkek biri kızdır ama çocuğun aşkı cinsellik değil huşu barındırmaktadır. Adı üzerinde çocuktur ikisi de; evlenmek deyince akıllarına seks değil birarada olmak gelen iki çocuk. Bu arada ne çocuk boş bir bardak gibi dolan saf bir talebedir ne de Arın karlı dağdaki hikmetler saçan bilge bir ihtiyardır. Her ikisinde de varlığı sezmeye yönelik bir eğilim vardır ki bu yüzden çocuk bir tesadüf aracılığıyla Arın’ın ışığını farkedebilmiş; Arın’da çocukla beraberliği sayesinde ışığını saçabilmiştir. Sonuçta bu biraradalıktır çocuklardaki bu varoluşa dokunabilme cevherini an be an büyüten Mevlana ve Şems’de ya da Saltuk Emre ve Yunus Emre’de olduğu gibi.

Benim varlığın anlamı karşısında uzun bir felsefi debelenişten sonra alabildiğim tavrı, küçük kız Arın yedi yaşında almıştır hiç felsefeye bulaşmadan, basitçe, doğrudan ve kendiliğinden ki şöyle bir diyalog geçer iki çocuk arasında:

 (Arın) “Bütün hayvanlar insanları merak eder. Biz onlara çok ilginç geliyoruz ama bizi anlamıyorlar. Kedilerle köpekler biraz anlıyorlar.”

“Kuşlar anlamıyor mu?”

“Anlamıyor.”

“Neden anlamıyor?”

“Sen neden uçamıyorsan, kuşlar da ondan anlamıyor işte. Senin kanatların, tüylerin yok. Onların da başka şeyleri yok.”

“Akılları mı yok?”

“Akılları var. Yalanları yok. Yalan söylemeyi bilmiyorlar. Mesela yuva kuruyorlar ama yemlerini saklamak için bir şey kurmuyorlar. Bu akıllarına bile gelmiyor.”

“Neden gelmiyor?”

“Onlar yaşamayı seviyor.”[1]

İşte bu kadar doğrudandır Arın; burada sözler akıldan değil kendiliğinden varoluş duyarlılığından ‘yaşamak’tan akıp gelir tıpkı bir şiir gibi. Varlığın başka tezahürleri olan hayvanlar için insanlar anlaşılmaz, doğadan kopup kendi anonim ve yapay dünyasını kurmuş deli kardeşlerdir; deli ve tehlikeli. Çünkü insan aklı marazi faşizan bir yetidir bir bakıma. Faşizan olduğu için marazidir. Faşizandır, tek tek varolanlardan soyutlamalarla genellemelere ulaşır; bütün tekillikleri tektipleştirip kavramlara sığıştırır. İnsan aklı nerede duracağını bilmez, sınır tanımaz. Bu sınır tanımamazlık yüzünden varlığın anlamsızlığı karşısında duramaz; durmakla yetinemez, ille onu rasyonel hale getirmelidir; yani kendine benzetmelidir. Böylece varlık hizaya getirilir, orasından burasından kesip yontularak ona bir anlam verilir ve varlık insan-içinleştirilir. Artık insan doğanın ötesinde kendi tinsel dünyasını oluşturmuştur; bu arada doğadan, varlıktan kopmuş o ‘ben’e yabancılaşmıştır. Beri yandan saf akıl diye bir şey yoktur ve aklın yolu hiçbir zaman bir olmamıştır. Sonuçta insanlar Babil Kulesini kendi elleriyle yıkıp her biri kendini ayrı sahte dünyalarında izole edecek toplumlar meydana getirirler. Halbuki dünya anlamlandırılması gereken bir şey değil orada-olan yaşanan bir şeydir ve “Zehirli akıldansa sihirli sezgi; ısırıp koparmaktansa ana sütü gibi emme”lidir “gerçeği”[2] . Oysa akıl ile hayvanlar, ağaçlar ve taşlardan uzak yabancı yalancı bir dünya yaratır insanlar kendilerine. Bu sahte dünyalar taşlaşıp kanıksandığında temelinde yatan akli ilkeler de unutulur. Burada inanç girer devreye; düşünmenin en sınır tanımaz; en kolay ve en kendine düşman sapkın veçhesi. Aklın taşlaşmasından başka bir şey değildir inanç. Aklın artık kendini sorgulanamaz kabul ettiği narsist ve hastalıklı sonudur yalnızca. Sonuç insanların sahih yaşamının; kendini, varoluşunu, varlığı dolaysız tecrübe etmesinin yokoluşudur. İnsan aklının bütün bunları yaparken kullandığı silah hayvanlarda ve doğada olmayan bir şeydir: dil. Dil kullanılarak kavramlara hapsedilir şeyler ve dildir varlığı kendine uyduran. Dil insanı insan yapmıştır ve insan onun ‘rasyonel’ kullanımıyla kendini varlıktan koparmıştır. Artık dilden vazgeçilemez. Ama ilginç olan insanı varlıktan koparan düzyazınsal dünyayı yıkarak insanı tekrar ‘ben’ini yaşamaya, tecrübe etmeye çağıranın da yine dilin başka bir kullanımı olmasıdır. Şiirdir bu. Şiir, dili varlığın anlamlandırılması için bir araç olarak kullanan düzyazına karşı varlığın duyumsatılması, tecrübe edilmesi için varlığı dile değil dili varlığa uydurmaya çalışan bir söylem üretmeye çabalar. Bunun için de dilin insanın kendi yarattığı sahte dünyasındaki gündelik kullanımını reddeder, onu bozar ve hatta nihai amacı onu tamamen yıkıp yarım yamalak da olsa varlığı dile getirme imkanı olan kendi söylemini onun yerine ikame etmektir. Ve ben işte bu yüzden anlatıya ve düzyazıya karşı şiirden yanayımdır. İşte yukarıdaki çocuksu diyalog bu yüzden şiirseldir.  Kaldı ki Hızarcı da şöyle yazar romanın bir yerinde:

 Hayat hikayemizi anlatabiliriz ama yaşadıklarımızı anlatmak, kelimelere dökmek şairlere düşer, çünkü bana göre yaşamak hissetmektir, duyguları da bir tek şairler dile dökebilirler. [3]

‘Anlatmak’ yerine ‘duyumsatmak’, ‘yaşatmak’ denirse aynen katılırım Hızarcı’ya ya da romandaki Cambaz’a.

Barış K.

  1. 05. 2015

[1] Erol Hızarcı, Cambazın Son Adımı, Beyaz Baykuş Yay., İstanbul, 2015, s.26

[2] Agy, s. 127

[3] Agy s.201

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: