Anasayfa > Books / Kargakara > Şiirden Sızan İnce Ka n 26

Şiirden Sızan İnce Ka n 26

güzüm, kervan soluğu sesimde karmaşa; kıyısız
deniz, yüzdüğümüz, korkunun küçücük yüzünden
güneşi bekleyen, uykusuz dirimiz, birer ölüş-bitiş
gözlerimiz, bitkin, yaralı, yarım o korkusuz
uyanışımız, yalan, hiç, ölümüz kimbilir ne zaman
başlar, kendini bürünmeye, vurgun vurur ne zaman,
gümleyen yaşam, gömün beni, yumun zamana.

Kaan İnce

Kaan ve şiiri hakkında yazılmış belki çok daha fazla yazı vardır. Ama benim elime üç tanesi geçti. Yazıların sahipleri Adnan Satıcı, Özer Aykut ve Serdar Aydın. Amerika’yı yeniden keşfetmemek için öncelikle onların Kaan ve şiiri hakkında neler yazdıklarını kısaca bir gözden geçirelim.

Öncelikle Adnan Satıcı Kaan’ın şiirlerindeki kullanılan öznenin genelde ‘ben’, çok ender olarak da ‘biz’ olduğunu tespit eder.

adnan_satici

Bu şiirlere şöyle bir bakıldığında bile, görülebilecek ilk özellik, -birkaç şiir ayrıksı tutulacak olursa- I. tekil kişi (ben) adının egemen olduğu bir söylemdir. (Ayrıksı tutmayı önerdiğim şiirlerdeyse, I. çoğul kişi (biz) adılı öne çıkıyor. Ne ki, burdaki “biz” bile “ben”in boyunduruğundan kurtulamaz. Bu noktada bile, dünyaya çoğul bir bakıştan söz edilemiyor.)

Özetle Kaan ‘ben’ diye konuşur şiirinde ve bu ‘ben’ bizzat kendisini imlemektedir. Bir şair olarak Kaan şiirinde kendini başka öznelerin arkasına gizlemez ve şiiri ile ‘ben’i arasında kopmaz sıkı bir bağ, hatta bir özdeşlik vardır. Şiirlerinde kendini çırılçıplak ortaya koyar; daha doğrusu sahih Kaan’ın sesi duyulur. Fakat bu durum kesinlikle Kaan’ın şiirlerinde kendi kamusal kimliğini ifşa etmesi demek değildir.  Onun şiirinde kamusal yaşantısına, toplumsal kimliğine dair neredeyse hiçbir ize rastlanmaz. Zaten Kaan şiirinde kamusal dünyanın mekan ve zamanını göstergesi olabilecek hiçbir iz de yoktur. Yaşadığı tarih ve coğrafyadan tamamen sıyrılmış, onları parantez içine almıştır Kaan. Kaan, şiirinde zamanlar ve mekanlar ötesi bir imgeler dünyası kurmuştur. Bunun nedeni de 22 yıllık yaşamının son iki yılında Kaan’ın geri dönüşü olmayacak bir gözüpeklikle girdiği şiirin dünyasında gündelik ‘ben’inden olabildiğince sıyrılarak ‘imgesel’ bir ‘ben’e dönüşmesidir. Yani şiirinde birinci tekil şahsın ağzından konuşan Kaan da bir imgedir artık. Peki, kendi şiir dünyasında neyin imgesidir Kaan? Kendi uçurumunun en dibine inip orada ‘ben’ denen ‘varlık’la bütünleşerek herşeye dönüşen şairin imgesidir bu. Artık birey olmaktan çıkarak neredeyse efsanelerdeki bir mit kahramanına dönüşmüştür Kaan ve bu haliyle “ölüm tanrısı Thanatos’a karşı savaşan, yine de göl sularını ve toprağın üstünü kardeşlerine bırakıp, ölümün hüküm sürdüğü yer altını seçen HADES’e benzer.”[1]

Varlıkla, mutlak ‘ben’le bütünleşen şair varoluşu ve tabi onun bütün acılarını sırtına yüklenecektir Sisifos gibi. Ismarlama Bir Yazdönümü Gecesi şiirinde “ellerim kollarım her yerde” der varlıkla bütünleşmiş bu ‘ben’. Ne var ki her yerde olmak her yerde yaşanan acının yaşantısını da getirecektir beraberinde ki Darağacı’nda sallanan başkasının acısı da ona aittir bundan böyle. “Ama/ Gümüş ipte sallanan boyun benim değil”[2] dediği yerde kurulu düzenin kurbanlarının acısını içinde duyan bir varoluşun kahroluş dolu haykırışıdır duyduğumuz. Oysa Darağacı şiirinde “istençle, infaza uzatılan boyun”[3] Kaan’da bilinçlenen varlığa aittir: “Bağdaş duran kırmızı gözlerimdir/ kapkara bir ölüme”[4]

Burada Kaan artık, Kaan İnce adında 22 yaşında üniversiteli bir genç değildir; zamanın ve mekanın ötesinde varoluşun bütün yaşantılarını kucaklayan bir mit kahramanıdır; lakin güneşi aydınlığıyla beraber bütün sıcaklığıyla da saran bu kucaklayışın bedelini İkarus gibi o da ödeyecektir. “Kaan, bambaşka bir deneyim yaşamış olabilir” der Özer Aykut, “Bedelini de ödemiştir.”[5] Bu bedellerden biri yalnızlıktır. Varoluşunun derinlerine indikçe gündelik yaşam pratiklerinden uzaklaşacak ve yalnızlaşacaktır şair. Hem mutlak ‘ben’e ulaştırıp varlıkla bütünleştirir hem de “yalnızlaştırır şiir.”  Bu derinliklere ancak şiir diliyle inilir ve bu derinlikler ancak şiirsel söylemle dile getirilebilir. Ne var ki kalabalıkların kulağına göre bir dil değildir bu; ancak varoluşunun farkında kimselerin, aynı derinliklerde yüzmüş şairlerin duyabileceği ve yaşayabileceği bir dildir. Belki onlara bile ulaşmayacaktır yazdıkları, ulaşsa bile duyumsanmayacaktır. Çünkü özgün bir dil kurmuştur şair, bu dille yazılmış şiirin gizeminin başkaları için sır olarak kalıp kalmayacağı belirsizdir. Kelimeler gündelik dilin alışıldık kullanımının dışına çıktıkça güvensizleşir, kaypaklaşır. Ben şunları yazarken bile tam olarak istediğimi ifade edebiliyor muyum diye durmadan tökezlemekteyim. Ne de olsa dil asla düşünceyi olduğu gibi yansıtamaz; birden bire bir şimşek gibi parlayan düşünce şavkı cümlelere ıkına sıkıla o da bir yere kadar dökülebilir. Gündelik dünyaya ait bir olayı ya da olguyu istenildiği gibi dile aktarmak bile zorken estetik yaşantının dışa vurumu olan şiiri düşünün bir de. Kaldı ki bir şair, şiirinde yaşantısını, deneyimini, tecrübesini ancak bir yere kadar okuruna yaşatabileceğinin farkındadır. Zaten şiir dünyasında yapayalnız olan şair bir de şiirlerinin belki de kimseye hiçbir yaşantı sunamayacağı hezeyanına kapılırsa bu yalnızlık dayanılmaz bir hal alacaktır: Apağır bir varoluş yaşantısını kimseye söyleyemeyeceği fikrine; herkes için bir yabancı olarak kalmaya mahkum olduğu hezeyanına kapılan şairin sonsuz yalnızlığıdır bu. Bu duygu durumunu şöyle tarif eder Aykut: “Edindiğiniz dilin, durumun, duygunun bile anlamına uzak, yabancılaşmış, kendi sözcüklerinize bile bir güvensizlik hoşnutsuzluk içindesiniz. Ve sizi anlayan ikinci bir kişi yok.”[6] “(…) oluşturduğunuz dili, durumu yalnız sizin algıladığınızı düşünür, müthiş bir yalnızlık duygusuna kapılırsınız.”

Kaan’ın çocuk denecek yaşta bulaştığı ve 22 yıllık kısa ömrünün son iki yılında tereddüt etmeden sonuna kadar yürüdüğü şiir

Kimsesizliğin gölgesidir. Orada da sakinlik yoktur. Yaşam nedense sıklıkla, seçme şansı bırakmadan oraya götürür şairleri. Bu durumdan kaçmaz iseniz ne olur? Şair imgeden, şiirden, yazmaktan kaçar mı? Arthur Rimbaud her şeyi bırakıp, kaçıp gitmemiş miydi? Gündeliğe kaçtı, iki kişiliğe büründü, dehasını çürüttü diye tukaka edilen Rimbaud, o uzamda daha fazla kalamayacağını, o uzamın kendini götürdüğü sonu görmüştür. Kaçmaz iseniz ne olur? Cemal Süreya Edip Cansever için “her şeyin fazlası zararlıdır ya/ fazla şiirden öldü Edip Cansever” dizelerindeki durumun müsebbibi olursunuz. Ben buna eşik böceği olmak diyorum. Ya gir ya çık! Eşikte fazla duramazsın, ezilirsin. Burada çok sevdiğim şair dostum Suat Kemal Angı’nın kendi yazma deneyimiyle ilgili söyledikleri açıklayıcı olacaktır.

“Bu uzamda kalamazsınız, çünkü yapayalnızsınız. İki kişi de olamazsınız. Orada sadece Tanrı’nın gölgesi var yanınızda. O da sizi kovalıyor yanından. Ortak istemiyor. Acıyor size. Direnmek faydasız. Ya bu uzamda kalıp sonuna kadar gidecek ve kendi yok oluşunuzu seyredeceksiniz, ya da boyun eğeceksiniz. İşte, uzamın vidaları gevşemeye başlayınca, hani ya yazdığınız metne, bu dile yabancılaşmaya (bu yabancılaşma anlamamayı da içeriyor) başlar başlamaz, söylenen söze karşı bir güvensizlik hoşnutsuzluk içinizde kök salmaya başlıyor. ‘anlayan’ ikinci kişi yok çünkü. O zaman, kedersiz tek bir harf bile olamayacağını, her anlamlı sözün aslında bir inilti olduğunu duyumsuyorsunuz. İmkanlı olanla imkansız olan birbirine karışıyor.”

Aykut, aynı sayfanın devamındaki bir satır arasında Kaan’ın intiharını şairin/yazarın bu yalnızlığına bağlar sanki.

Andre Gide’nin, Alissa’ın günlüklerinin son cümlesiyle bitirdiğine inandığım Dar Kapı adlı romanında şöyle bir satır vardır; bence yaratma anının yalnızlığını da içerir; “şimdi ölmek isterdim, hemen, yalnız olduğumu bir daha anlamadan önce.”[7]

İlginçtir ki Kaan’ın arkadaşlarından Erhan Levent Kolçak’ın tanıklığına göre Kaan’ın çok hoşuna gitmiş şöyle bir fıkra vardır:

 Nükleer bir savaş sonunda, yeryüzünde tek insan kalır. Yalnızlığa dayanamayacağını düşünüp bir gökdelenin en üst katına çıkar ve kendisini aşağı bırakır. Düşerken katlardan birinden bir telefon zilinin çaldığını duyar. Ve sonra şöyle bağırır: “EYVAH”[8]

Kaan o telefon sesini beklemekten çoktan yorulmuştur belki; kim bilir.

Boyut Yayınları’nın Cumhuriyetten Günümüze Türk Şiiri Antolojisi’nde Kaan İnce’yle beraber 1970 doğumlu iki şairden biri olan ve Kaan’la fotoğrafları karşılıklı sayfalarda söyleşir gibi duran – bu çok anlamlı bir rastlantıdır Aydın için “Ya da rastlantı diye bir şey yoktur” – Serdar Aydın da Kaan’ın intiharı ile ilgili farklı bir yoldan da olsa benzer bir sonuca ulaşmış gibidir: Yazdıklarının kimseye ulaşmayacağı saplantısı ve bunun hissettirdiği yalnızlık. “Sözcüklerle girişilen bir varoluş deneyimi olarak yazmak”, aynı zamanda “Sıkıntılı, sorunlu, önüne konan ve dikte edilen yaşam kipleriyle uyuşamayan, yani ‘derdi olan’ ben’lerin, dertlerini ifade etme ve paylaşma isteği” dir Aydın’a göre. Lakin çelişki şudur ki varoluşunu başka ben’lerle paylaşma umudu taşıyan şair yazdıklarının kimseye ulaşamayağı şüphesine düşerse hatta ortada başka benzer ben’ler olmadığı inancına kapılırsa derin bir yeise girecektir. Bu umutsuzluk yalnızlığın zirvesidir şair için. Nükleer bir savaş sonunda yeryüzünde kalan tek insan olmak gibi bir şeydir. Yazmakla ilgili bu çelişki açıkça ifade edilir Aydın’ın yazdıklarında.

Belki bir tür boşunalık. Belki de kimsenin böylesi bir paylaşıma gereksinimi yok bu dünyada. Yazan ben, kendini kandırmakta. Ya da nerede ve kim olduğu bilinmese de ‘ötekine’, daha doğrusu benzerine ulaşma umudu yazmak. Böylelikle korkutucu ve delirtici mutlak yalnızlıktan kurtulabilmeyi, çoğullaşabilmeyi umut etme, derdini söyleyerek efkarını bulaştırma isteği, hiçliğe bir çığlık gönderme iradesi belki de. Çünkü her çığlık, korkunç bir sesleniştir aynı zamanda. Hele de çığlığınızın kimseye ulaşmayacağını düşünüyorsanız.[9]

Barış K.

11.07.2015

[1] Adnan Satıcı, “Kaan İnce’nin Şiirinde Bireyin ‘Zaman’ Sorunsalı”, İzlek 3, Ankara, 1993, s. 19

[2] Kaan İnce, İzlek 3, Ankara, 1993, s. 18,19

[3] Adnan Satıcı, “Kaan İnce’nin Şiirinde Bireyin ‘Zaman’ Sorunsalı”, İzlek 3, Ankara, 1993, s. 19

[4] Kaan İnce, İzlek 3, Ankara, 1993, s. 19

[5] Özer Aykut, “Gecenin Önlüğü… Belki”, Kurgu 2, Ankara, 2010, s. 150

[6] Agy s. 152

[7] Agy s. 151

[8] Erhan Levent Kolçak, agy s. 67

[9] Serdar Aydın, “Şiirin Ka(a)n’ı Ya Da Sonraya ‘Mektup…’”, Kurgu 2, Ankara, 2010, s. 157

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.wordpress.com

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.