Anasayfa > Edebiyat > Şiirden Sızan İnce Ka n 36

Şiirden Sızan İnce Ka n 36

Her akşam
aldırışsız ve dipdiri beliren eski ağrının
yüzünü alacak gece. Bir can gibi, karanlıkta suskun,
acı çekecek eskil sessizlik.
Çok yavaş soluyan geceye konuşacağız.

Pavese

ozan-6

Sevgisizlik Şiirleri’nden Kıskançlık (2)[1]’da “Ama yaşayan hiçbir kadın/ bir erkeğin ona sarılışının izini korumaz” der Pavese. Mutlak aşkın imkansızlığının temeli bunda yatmaktadır belki de; çünkü ne yapılsa hiçbir kadın tamamen bir erkeğe ait olamaz bu dünyada. Mutlak olan aşk değil yalnızlıktır öyleyse. Bu dizelerin ardından şöyle yazar şair:

 İhtiyar adam kadının yalnızca gözleri kapalı
gülümsediğini fark etti, sırtüstü beklerken,
birden o genç bedenin üzerinden
düşünde bir başka anıya ait kavrayışın geçtiğini anlıyor.
Yaşlı adam arık tarlayı görmüyor gölgede.
Dizleri üstüne çöküp, toprağı sıkıyor
Sanki bir kadınmışçasına, sanki konuşabilirmiş gibi.
Ama gölgede uzanmış kadın konuşmuyor.[2]

Kadın toprakla özdeşleştirilir böylece. Toprak mutlak olarak kimseye ait değildir ; kim ekerse ona aittir; o da hasat bitene kadar. Kadın topraksa erkek denizdir; bir nevi hiçlik. Deniz dalgalarıyla ne kadar dövse de toprağın kıyısını gelip geçici olacaktır bıraktığı iz.

Pavese’nin 1931 – 40 Yıllarında Yazılmış Öteki Şiirler’i şairin “Çalışmak Yorar yıllarında yazdığı ancak 1943 basımına almadığı şiirleri içermektedir.”[3] Bu şiirlerinden birinde Düşün Sonu’na varır Pavese:

 (…)Toprağın
elisıkı sözü neşeliydi, hızlı bir anda,
ve ölmek gene oraya dönmekti. Şimdi, bekleyen beden
çok sayıda uyanışın kalıntısı ve toprağa dönmüyor.
Bunu söylemiyor bile, sertleşmiş dudaklar.[4]

Umutsuzluğun bu son kertesinde kadınlara sarılınır yeniden. Kadınlar kurtarıcı değildir hatta umutsuzluğun kaynağıdırlar belki ama umutsuzluğu görünmez kılacak tek uyuşturucu da onlardır gene. Böylece 1940’tan itibaren bir dönem sadece bazı belirli kadınlara yazdığı şiirler için açar Pavese “sertleşmiş dudaklar”ını; “1940 tarihli üç şiirini adadığı F; 1945 tarihli Toprak ve Ölüm’ün C.’si; ve 1946 yılında yazılmış olup, daha önce yayımlanmamış iki şiirdeki kadın[5] gibi. Pavese’nin kadınları Kaan’ın ‘gül’ü vardır.

Roma’da 27 Ekim 1945 ile 3 Kasım 1945 arasında yazdığı şiirlerden oluşan Toprak Ve Ölüm’de C. üzerinden kadını toprakla özdeşleştirir yine Pavese. Yalnız bu defa hem toprak hem de ölümdür kadın.

 Topraksın ve ölümsün.
Mevsimin karanlık
ve sessizlik. Hiçbir varlık
yok senden daha uzak
şafağa.

Böylece Kaan’da da gördüğümüz o ayrılmaz gece ve ölüm ikilisi beden bulur kadında. Kadın da gündüz acı çekendir ama farkında bile değildir bunun, taş gibi umursamaz, sert toprak gibi kayıtsızdır gündelik dünyaya. Bu umarsızlığı ve farkında olmayışıyla ayrılır Pavese’den ve Kaan’dan. Çünkü şairler kadının tersine saf bilinci ve dile getiricisidir varoluşun acısının.

Uyanmış gibi göründüğünde
Yalnızca acısın,
gözlerinin içinde acı ve kanında
ama sen duymuyorsun. Bir taş
nasıl yaşarsa, sert toprak,
öyle yaşıyorsun.
Düşler sarıyor seni
görmezlikten geldiğin
hareketler, hıçkırıklar. Acı,
bir gölün suyu gibi
titreşip seni kuşatıyor.
Suda halkalar var.
Sen onları yok olmaya bırakıyorsun.
Topraksın ve ölümsün.

 3 Aralık 1945 [6]

Ömrünün son yılı 1950’ye ait 10 şiirinden oluşan Ölüm Gelecek ve Gözleri Gözlerin Olacak[7] kitabında Kaan kadar açık olmasa da Pavese de intiharını sezdirmektedir artık.

Kadın artık Constance Dowling’de bedenlenmiştir. Ama artık gece ve ölüm değil gündüz ve yaşamdır. Anlaşılan son aşkı son uyuşturucusudur da Pavese’nin.

s_71433dowlconstance_dowling1

IN THE MORNİNG YOU ALWAYS COME BACK[8]

 Şafağın ışıltısı
ağzınla soluk alıyor
boş yolların sonunda.
Gözlerin gri ışık,
şafağın tatlı damlaları
koyu tepelerde.
Adımın ve soluğun
evleri suyla örtüyor
seher rüzgarı gibi.
Şehir ürperiyor,
taşlar koku salıyor
yaşamsın, uyanışsın.

 Şafağın ışığında
yitmiş yıldız,
esintinin ışıltısı
sıcaklık, soluk –
sona erdi gece.

 Işıksın ve gündüz.

 20 Mart 1950

 Bu şiirde Constance’nin aşkı Pavese’nin dünyasını aydınlatmış en azından derinindeki umutsuzluğu unutturmuş gibidir şaire. Ne ki Pavese de Kaan da bir türlü tam olarak kurtulamazlar varoluşlarının ve şiirlerinin özü olan ölüm alışkanlığından ki bundan iki gün sonra yazdığı şiirinde “Ölüm gelecek ve gözleri gözlerin olacak” diye yazar Pavese:

 Bize eşlik eden bu ölüm
sabahtan akşama, uykusuz,
sessiz, eski bir pişmanlık
ya da saçma bir alışkanlık gibi.(…)

Bence Pavese’nin saf ölümü çırılçıplak ve soğukkanlılıkla dile getirdiği bir başyapıttır bu şiir.

 Ölümün bir bakışı var herkese.
Ölüm gelecek ve gözleri gözlerin olacak.
Kötü bir alışkanlığı bırakmak gibi olacak.
aynada ölü bir yüzün
belirdiğini görmek gibi,
kapalı bir dudağı dinlemek gibi.
Suskun ineceğiz dipsiz burgaca.[9]

The Cats Will Know[10] şiirinde “Başka günler olacak” der Pavese “başka sesler olacak.”

 Tek başına gülümseyeceksin
Kediler bunu bilecek.
Eski sözler işiteceksin,
yorgun ve boş sözler
geçmiş bayramların
bir yana bırakılmış giysileri gibi.

İn The Morning You Always Come Back şiirinde saman alevi gibi parıldayan aşk umudu sönmüş gibidir artık, “vaatten yoksun”, umutsuz şiire geri dönülmüştür. Bu son aşk da hayal kırıklığına dönüşmüştür belli ki. İn The Morning You Always Come Back şiirindeki coşkulu ışık saçan şafak bir daha değişmemecesine acı veren gündüzlerin acı habercisine dönüşmüştür yine:

 Tek başına gülümsediğin
Hüzünlü gülümseyiştir.
Başka günler olacak,
Başka sesler ve yeniden uyanışlar.
Şafakta acı çekeceğiz,
İlkbaharın yüzü.

 20 Nisan 1950[11]

Sonuç olarak Pavese hakkında söylenebilecek en özlü sözler Kemal Atakay’ın Cesare Pavese: Bütün Şiirlerinden Seçmeler kitabındaki bir dipnotta söylenmiştir: Pavese “Erişkinlerin dünyasında yeniyetme, çalışanların dünyasında işsiz, sevginin ve ailelerin dünyasında kadınsız, kanlı siyasal savaşların ve sivil sorumluluk dünyasında silahsız”[12] bir uyumsuzdur ve bu uyumsuzluğun durmadan törpülediği bir ruh sonunda intihara varmıştır. Kaan Pavese’den etkilenmiş midir ya da şiirlerini okumuş mudur? Bu konuda kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Söylenebilecek olan iki şairin de bir biçimde benzer izleklerde buluştukları ve yaşamlarını intiharla sonlandırmayı seçtikleridir.

tumblr_n7ai1rRe361tu1fv2o4_1280

İmdi intihar etmiş başka şairleri kısaca gözden geçirelim. Kronolojik olarak bakıldığında intihar etmiş tanınmış şairlerden ilkinin Qu Yuan olduğunu görürüz. Chu asıllı Çinli şair, MÖ 340 – MÖ 278 dolaylarında; Çin tarihinin Muharip Devletler Dönemi’de yaşamıştır. Kaan kendi şiirinde bir mit kahramanına dönüşmüşken; Qu Yuan’ın bizzat kendi hayatı efsanelere karışmıştır. Genel kabul Qu Yuan’ın Chu Devleti bakanlarından olan bir asilzade olduğudur. Efsanelere göre bakanlar arası kıskançlık ve kavgalar sebebiyle sonradan sürgüne gönderilmiştir. Bu sürgünde Homeros’u andırır biçimde yerel folklor ve mitolojiye dayanan öğelerden kendi yapıtlarını oluşturduğuna inanılır. Yine söylentiye göre MÖ 278 yılında Qin Devleti’nin , Chu Devleti’nin başkenti Ying’i zaptettiğini öğrendikten sonra Miluo nehrine atlayarak intihar etmiştir. Eserlerinden birinin adı da Ying’e Ağıt’tır. Çin’in bilinen ilk büyük şairi kabul edilen Qu Yuan kendisinden önce kullanılan şiir yapısından farklı yapılar ortaya koymuş; Sao tarzının kurucusu olmuştur ki bu tarz ismini Qu Yuan’ın Li Sao isimli eserinden almaktadır. Ayrıca Qu Yuan Çin edebiyatındaki romantizm akımının en önemli öncülerinden biri sayılır ve kendisinden sonra bu akım içerisinde eserler verecek birçok şairi büyük oranda etkilemiştir. Qu Yuan sadece şairler üzerinde değil halk üzerinde de büyük bir etki yaratmıştır ki bunda intiharının payı büyüktür. Neredeyse intiharıyla bir efsaneye dönüşmüştür dense yeridir. Ölümü Duan Wu veya Tuen Ng Festivali’nde, Çin ay takviminin beşinci ayının beşinci gününde, anılmaktadır. Bu festivaldeki ritüel köylülerin nehre sallarıyla inip Qu Yuan’ı kurtarmaya çalışmaları, başarısız olunca da en azından onun ölüsünü hayvanlardan ve kötü ruhlardan uzak tutmaya çalışmalarının temsilidir. Bugün hâlâ düzenlenen, festivalde sallar sembolik olarak Qu Yuan’ın nehre düşmüş vücuduna ulaşabilmek için sal yarışı yaparlar. Yani Qu Yuan’ın intiharı Çin folklorunun bir parçasına dönüşmüştür. Hatta bu folklorik öğe zamanla Kore’ye bile sirayet etmiş; Koreliler de daha sonra bu festivali Çin kültüründen alarak, Dano ismiyle kutlamaya başlamışlardır.

5268_thomas-chatterton-1752-1770-wrote-everettkis

M.Ö. 3. Yüzyıl Çin’inden 18. yüzyıl İngiltere’sine geldiğimizde müntehir şailer arasında ayrıksı bir yeri olan gencecik bir şair karşılar bizi: Chatterton. 20 Kasım 1752’de ingiltere’nin Bristol kentinde doğmuştur. Sıkıntılı bir çocukluk dönemi geçiren Chatterton daha okula başlamadan alfabeyi çatı katındaki el yazması incilden öğrenmiştir. İlk şiirlerini ise daha on yaşında yazacaktır. Chatterton’un şairlik kariyeri ise bir sahtekarlıkla insanları 12 yaşlarında yazdığı Elinoure and Juga isimli şiirin, 15. yüzyılda yaşamış olan keşiş Thomas Rowley tarafından yazıldığına inandırmasıyla başlayacaktır. Daha sonraları gerek kendi ismiyle ve gerekse Rowley müstearıyla şiirler yazmaya devam edecek; şiirleri dönemin gazete ve dergilerinde yayınlanacaktır. Çocuk denecek yaşta dikkatleri çeken Chatterton giderek ailesinden uzaklaşacak ve nihayet Londra’ya taşınacaktır. Burada da şiirleri edebiyat çevresini etkilese de kazandığı para bohem şairin geçimini sağlamasına yetmeyecektir. Dostlarının kendisine yardım tekliflerini de geri çeviren Chatterton, Londra’da, 24 Ağustos 1770 gecesinde, kaldığı evin çatı katında arsenik içerek intihar edecektir. Henüz onyedi yaşında intihar etmesi Thomas Chatterton’un ününü daha da artıracak; bu intiharıyla da kendinden sonraki birçok sanatçıyı etkileyecektir.

19. yüzyıla vardığımızda karşımıza romantizmin en güçlü temsilcilerinden Fransız şair Gerard de Nerval çıkar. Aynı zamanda bir yazar ve gezgin de olan Nerval 22 mayıs 1808’de Paris’te doğmuştur. İki yaşındayken annesinin Silezya’da ölmesi üzerine babası o sırada Napolyon’un ordusunda askeri doktorluk yaptığından altı yaşına kadar amcası Antoine Boucher’in yanında Valois bölgesinin kırsal kesimi olan Mortefontaine’de yaşayacaktır. Babasının 1814 yılında savaştan dönmesi üzerine tekrar Paris’e gönderilen Nerval birçok defa, Valois tarlalarına geri dönecek; Valois şarkıları ve efsanelerini de bu dönemde yaratacaktır. Üniversite’ye gittiği 1820’li yıllarda Theophile Gautier ve Alexandre Dumas ile dost olacaktır. Şiirlerinin hayranlarından biri de Victor Hugo’dur. şair görevi dolayısıyla bir çok ülke gezecek ve hiçbir şehirde yerleşik bir hayat kuramayacaktır. Şiirlerindeki izleklerinden biri deizm olan gezgin şairin başka bir izleği olarak gene aşk çıkar karşımıza. Paris’de 1820’li yıllarda, Lüksemburg ve Hollanda’da da 1830’lu ve 1840’lı yıllarda yaşadığı aşkları şairin şiirlerine de yansımıştır. Bu aşk yansımış şiirlere Luxemburg Parkı örnek verilebilir:

 LUXEMBOURG PARKINDA

 Genç kız yanımda sekerek,
Kuş gibi şakrak ve canlı
Geçti, elinde bir çiçek,
Dilinde yeni bir şarkı.

 Yalnızca oydu belki de
Gönlü gönlümü yansıtan
Gelip de derin geceme
Bir bakışla ışık tutan!

 Ne fayda, – gençliğim uçtu…
Elveda tatlı ışığa, –
Kokuya, genç kıza, uyuma…
Mutluluk geçiyordu, – kaçtı!

531e4861a8f28

Daha otuzlu yaşlarında mutluluğu da aşkı da İlk Sevgililer’inde kaçırmış olduğuna kanaat etmiştir ki şöyle yazmıştır:

 İLK SEVGİLİLER

 Nerde bizi seven kızlar
Hepsi kara topraklarda
Daha şen daha gamsızlar
Daha güzel bir diyarda

 Meleklerle beraberler
Mavi semanın dibinde
Meryem Ana’yı överler
Coşkun ilahilerinde

 Sen ey bembeyaz nişanlı
Baharındaki bakire
Sararmış, garip sevdalı
Verip kendini kedere

 Gözlerimizde bir derin
Ebediyet vardı gülen
Sönmüş ışıkları yerin
Yanın göklerde yeniden[13]

Yine Kendisine aşık olan genç bir kıza N’olur Bırak Beni dediği şiirini “Hüzün seviyi de, mutluluğu da/ Çoktan sürgün etmiş, görmüyor musun ?” dizeleriyle bitiren Nerval’de de Kaan’da olduğu gibi aşkın yerini dinmez bir hüzün almıştır sanki. Belki aşk denen uyuşturucunun yerini gerçek uyuşturucuyla doldurmak istemiştir şair ki afyon ve alkolle ‘yavaş intiharı’ seçmiş bir başka romantik şair Coleridge’deki uyuşturucu bağımlılığına Nerval’de de rastlarız. Coleridge’e hem esin kaynağı hem ayakbağı olan uyuşturucu Nerval’ e de esin kaynağı olmuş olabilir. Nitekim Fantazya sanki böyle bir etki altında yazılmış gibidir.

FANTAZYA

 Bir hava bilirim dünyalara değişmem
Bütün Rossini, Mozart, Weber sizin olsun
Çok eski bir hava, ağı, hazin, muhteşem
Yalnız ben duyarım onda ne varsa füsun

 Ne zaman o havayı dinleyecek olsam
Ruhum gençleşiverir beden iki asır
On üçüncü Louis devridir vakit akşam
Batan günle sararmış bir yamaç uzanır

 Camları kızıla çalan renklerle yanar
Tuğlalardan bir şato, köşeleri taştan
Etrafı çepeçevre bağlar, bahçeler, parklar
Bir dere akıyor çiçekler arasından

 Kömür gözlü bir kumral en üst pencerede
Eskidir geçmiş zaman esvapları eski
Görmüşlüğüm var bu kadını! Ama nerde
Hatırlıyorum, başka bir hayatta belki[14]

Şair uyuşturucu madde bağımlılığı yüzünden 1841 yılı itibariyle birkaç kez akıl hastanesinde yatacaktır. Nihayet bir çok şaire mutluluk getirmeyen aşk, onu da intihara sürükleyen bir hayal kırıklığı olacaktır. 1855 yılında Paris’te ilk aşık olduğu kadını bir görüşe göre parkta kocası ve çocuklarıyla piknik yaparken; bir görüşe göre de balkonda çocukları ve kocasıyla yemek yerken görecektir. Bunun üzerine bunalıma giren şair, teyzesine “bu akşam beni bekleme, çünkü gece kara (siyah) ve ak (beyaz) olacak…” mısralarını içeren bir şiir yazacak ve kendini bir sokak lambasına ya da evinin pencere demirlerine asarak intihar edecektir. Bu konuda rivayet muhteliftir. O’nu görmeye gelen şairler, asılmış bedeni karşısında saygı duruşuna geçecekler ve 26 Ocak 1855 “sıcak bir kış günü” olarak tarihe geçecektir. Böylece asıl adı Labrunie olan Gerard yazılarında kullandığı Nerval ismiyle ölümsüzleşecektir. Bu bakımdan  şiirlerinde Lautreamont’a evrilen İsidore Ducasse vb pek çok şair gibi dönüşen bir şairdir Nerval de.

265733054_3c512ce9f8

19. yüzyılın bilinen son müntehir şairi şiirsel katil Maldoror’un Şarkıları’nın yazarı Lautreamont (yani Isidore Ducasse) olacaktır. Uruguay doğumlu Fransız şair, 24 Kasım 1870 gününde Paris’te 24 yaşında intihar etmiştir. Şiirsel dünyanın katili Lautreamont Şarkılar’da “Ondokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini…” [15] diye haykırmıştır kibirle Karındeşen Jack’in “bir gün insanlar geriye dönüp bakacaklar ve benim, karındeşen jack’in o yüzyıla damga vurduğumu görecekler!” sözlerini hatırlatırcasına.

20. yüzyıla vardığımızda ise intihar eden şairler mezarlığı karşılar bizi. Özellikle 1914 yılı üç müntehir şaire mezar olmuştur: Peyo Yavorov, Christoph Friedrich Heinle ve Georg Trakl. Bu mezarların sahiplerinin kronolojik olarak ilki Bulgar şair ve oyun yazarı Peyo Yavorov’dur. 6 Mayıs 1877’de o dönem Osmanlı sınırları içinde bulunan Çırpan’da doğan Yavorov’un öğrenim hayatı köyünde ve Filibe’de geçmiştir. Şairliğinin yanı sıra telgrafçılık, kütüphanecilik ve sanat yazmanlığı da yapmış olan Yavorov Ağustos 1903’te Osmanlı yönetimine karşı girişilen başarısız Makedonya Ayaklanması’nın hazırlanmasında rol oynamıştır. Devrimci gazetelerde yayın yönetmenliği yapmış; partizan gruplarla iki kez Makedonya’ya geçmiştir. Bu ayaklanmanın başarısızlığının yarattığı hayal kırıklığı şiirlerine de yansıyacaktır şairin. Mesela Sürgünler şiirinin şu dizelerinde görmek mümkündür bu hayal kırıklığını:

Sarsmak istedik zulmü temelinden,
bir aşağılık hain sattı bizi;
oğula düşen göreve boyun eğiyorduk –
ve işte şimdi her şey yitti gitti…

Peio_Yavorov.jpeg

Yavorov, karısının 1913’te intihar etmesi üzerine kendi de intihara kalkışacak ;ancak  bu başarısız intihar girişimi sonucunda kör olacaktır. Bundan bir yıl sonra 20 Ocak 1914’te artık Bulgaristan toprağı olan Sofya’daki intihar girişiminde bu kez başarılı olacaktır. Karısının intiharı üzerine intihara kalkışması diğer müntehir şairlerden farklı olarak Yavorov’un sevdiği kadınla bir araya gelebildiğini düşündürür. Fakat bu sefer de sanki kavuşulmuş aşkın yoksunluğu sebep olmuştur intihara. Yavorov’u intihara sürükleyen sebeplerden biri de siyasi eylemciliğinde uğradığı düş kırıklığıdır. Yine Sürgünler şiirinde “İçer zehirli acılarımızı yudum yudum yüreklerimiz” dizeleriyle veda etmiş gibidir şair siyasi mücadele’ye: “Elveda vatan, elveda kaygılarımızın kaynağı”[16] Nitekim 1900’e değin köylülere acıma duygusundan, Makedonyalıların mücadelelerinden ve sürgündeki Ermenilerin acılarından esinlenen toplumsal-siyasal şiirler yazarken daha sonra uğradığı düş kırıklığı yüzünden şiirinde gündelik dünyadan koparak kendi varoluşuna ve simgeciliğe yönelecektir. Öyle ki böylece 1901’de Şiir, 1907’de Uykusuz ve 1910’da Bulutların Gölgesinde Koşarak,’ı yazan Yavorov Bulgar şiirinde simgeciliğin öncüsü olacaktır. Bundan böyle bir Deniz Kıyısında oturmaktan başka bir şey kalmamıştır siyasi ideallerini yitirmiş Yavorov’a: “Uzun süre baktım: bir tekdüzelikte/ her dalga koşuyordu ardı sıra bir başka dalganın/ ıssız ve sonsuz denizde.”  “Dünya bir denizdir ve benden/nedir kalacak olan ardımda” diye sorar Yavorov “burada, yaşamış olduğum şeylerden….”[17] Belki Deniz Kıyısında ömrü boyunca oturup dalgaların tekdüzeliğini izleyebilirdi Yavorov ama karısının intiharı şairin hayatına vurulmuş son darbe olacaktır.

richard-gerstl-selbstbildnis-lachend-1908

Aynı yıl Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından hemen birkaç gün sonra  Alman  şair Christoph Friedrich Heinle Berlin’de intihar edecektir. 1894’te Mayen’de doğan Heinle de Kaan gibi kitabını görmeden ölen şairlerdendir ki halen de kendine ait bir kitabı yayımlanmamıştır. Şair üniversite öğrenimine Göttingen’de filoloji bölümüyle başlamıştır. 1913’ün yaz döneminde Freiburg im Breisgau’ya geçerek öğrenimine orada devam eden Heinle bazan aralarında zorluklar ve anlaşmazlıklar çıkmasına rağmen kendisine ölümüne kadar sıkı arkadaşlık edecek olan Walter Benjamin ile burada tanışır. İkili burada özgür üniversite grubuna dahil olmuşlardır. Daha sonra entellektüel gençlik hareketinin öncülüğünü yapan Gustav Wyneken’e destek vermiş ve Başlangıç dergisinin yayımlanmasına katkıda bulunmuşlardır. 1913-1914 kış döneminden itibaren Berlin Üniversitesi’ne geçen ikilinin Freiburg’ta olduğu gibi burada da  özgür üniversite öğrencileri grubunda özellikle sanat ve edebiyata olan ilgileri ve uğraşıları devam edecektir. Bunun dışında Heinle ve Benjamin, düzenlenen dışavurumcu bazı sanat etkinliklerine de katılmışlardır. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından hemen birkaç gün sonra Heinle kız arkadaşı Rika ile birlikte, “tartışma odası” dedikleri derslikte doğalgaz vanasını açık bırakma yoluyla intihar etmiştir. Ölümünden sonra Walter Benjamin, Heinle’nin ölümünden sonra bıraktığı mirası olan şiirleri yayımlamak icin yıllarca boş yere uğraşacaktır. Werner Kraft, Heinle’ye ait bulabildiği şiirleri Alman edebiyatçıların bazı yazılarını toparladığı Kalp ve Ruh adlı kitabında yayımlamıştır. Walter Benjamin ise kendi kendine verdiği sözü tutarcasına Soneler adlı kitabında Heinle’nin diğer bazı şiirleri ve iki prosasına ek olarak; başka şiirlerine de Toplu Yazılar adlı kitabında yer vermiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın cephede yakaladığı Avusturyalı şair Georg Trakl ise 1914’ün 3 Kasım’ında da Krakow’da intihar etmiştir. Trakl daha en başta 3 Şubat 1887’de Salzburg’ta katoliklerin yoğun olduğu bir cemaatte protestan bir burjuva ailenin oğlu olarak dünyaya gelerek çoğunluktan kopmuştur zaten. Çocukluğundaki burjuva eğitimi sırasında asıl ilgi alanı kimya ve özellikle ilaç bireşimleri olacaktır Trakl’ın. Üniversite yıllarında arkadaşlarıyla düzenlediği Dostoyevski, Baudelaire, Verlaine okuma partilerinde değişik kimyasal uyuşturucular kullanacaklardır. Üniversitede seçeceği uzmanlık dalı da büyük ihtimalle uyuşturucu tutkusu sebebiyle eczacılık olacaktır. Yani Coleridge ve Nerval gibi Trakl’da uyuşturucu izleğini takip edecektir. Müzmin bir uyumsuz olan Trakl’ın aşk hayatı da aykırıdır. Onunkisi kavuşulamamış bir aşk hikayesi değil, toplumun yerleşik düzenine aykırı bir aşk hikayesidir. Trakl en küçük kız kardeşiyle Grete’yle cinsel birlikteliği de içeren bir aşk yaşamıştır ki intiharından üç yıl sonra Grete de intihar edecek ve ilaç komasından ölecektir. Kierkegaard’ın bir arkadaşı aracılığıyla 1913’te Şiirler adlı ilk kitabını bastıran şairin asıl sonunu hazırlayan maddi çöküşünün ardından orduya yazılmak zorunda kalması olacaktır. Savaş ortamının yoğun baskısı ağır bir depresyona sokacaktır şairi. Bundan sonra defaatle intihara kalkışan Trakl hayranı olduğu Wittgenstein’la tanışmasına üç gün kala aşırı dozda kokainle sonunda başaracaktır ölmeyi. Ölümünden sonra Sebastian Düşler İçinde, Yalnızların Sonbaharı ve Ayrılanların Şarkısı adlı eserleri basılacak olan Trakl’ın şiirlerinde Rimbaud’nun anarşizminin ve incil’deki dinsel sembolizmin izleri görülür. Bir Kış Akşamı ‘çoğunun evi düzen içinde ve sofrası hazırken’ “Gezgin- göçebe” Trakl ve Rimbaud gibi lanetli “kimi de/ Gelir karanlık yollardan kapıya” ki akşam bir eve sığınmaksa mesele bu şiiri de Behçet Necatigil çevirecektir dilimize. Rimbaud gibi Trakl’da cehennemden gelendir; esinini cehennemden alır; bu yüzden sever Gece’yi de. Çünkü geceleri “Alevler, lanetler/ Ve şehvetin/ Karanlık oyunları,/Azıtıyor”dur  “gökyüzünü/ Bir taşlaşmış kafa.[18] Tüm lanetlenmişler gibi şeytana sığınır Trakl da Geceye Şarkı söylerken. “Bir zamanlar gülmüştü içimdeki şeytan” der şair, ama beri yandan “Bir zamanlar ağlamıştı içimdeki şeytan” da der birkaç dize sonra. Gülsün ya da ağlasın içlerinde şeytanın olmasıdır Trakl ve Rimbaud için de önemli olan. Çünkü içlerindeki şeytan terk ederse onları bir kabuk gibi bomboş kalıvereceklerdir ki şöyle yazar aynı şarkıda Trakl:

Şimdi ağlamadığına ve gülmediğine göre o şeytan,
Yitip gitmiş bir gölgeyim bahçelerde
Ve ölüm karası eşliğinde,
Boş gece yarısının  sessizliğiyle dolaşan.

trakl_portrait

Tekrar dönmek istemektedir şair esin kaynağı şeytanın mabedine ve “Bırak gireyim senin tapınağına” diye yalvarır ona “Bir zamanlar ki gibi, çılgınca ve dindarca /Ve sessiz bir duayla önünde eğileyim.” Oysa İncil’in Tanrısı kötüdür; “Acılarımız karşısında donup kalmış maske”dir:

Acılarımız karşısında donup kalmış maske –
Acılarımız ve hazlarımız karşısında
Taştan bir gülümseme boş maskenin dudaklarında
Bir kaya, bütün ölümlülerin çarpınca kırıldığı,
Üstelik varlığı bize bile kapalı.
Ve sonra dikildiğinde karşımıza bir yabancı düşman,
Alaylarıyla aşağılayarak ölesiye didinmemizi,
O zaman daha bir hüzünlü olur şarkılarımız ezgileri
İçimizde ağlayan ise kalır anlaşılamadan.

ikinci Dünya Savaşı’nın Grodek’teki savaş meydanının öfkeli ve sevimsiz tanrısıdır o ve

 Şafağın kızıl bulutlarına oturan öfkeli Tanrı
Çayırların üzerinde sessizce toplar,
Akıtılan kanı; ayın ürpertici esintisinde
Bütün sokaklar kara çürümüşlüğe bulanır.

Geceye Şarkı şiirinin en başında ise Rimbaud ve kendi gibi lanetlileri tanımlar sanki Trakl:

GECEYE ŞARKI

 1

Bir nefesin gölgesinden doğma bizler
Dolanıp durmaktayız terk edilmişliklerde
Bizler, yani sonrasızlıkta yitirilenler,
Kurbanlarız, adandıklarımızı bilmezcesine.
Dilenciyiz sanki, yok benim diyebileceğimiz,
Kapalı kapılar önünde birikmiş delileriz.
Körler gibi kulak kabartmışız, içinde
Fısıltılarımızın yitip gittiği sessizliğe.
Hedefi olmayan yolcularız bizler,
Bulutlarız, rüzgârlarda dağılan,
Ya da ölümün soluğunda üşüyen çiçekler,
Yerimizden kopartılmayı beklemekteyiz.

Devamında ise “Varsın, son acılar da somutlaşsın bende,”, “Savunmuyorum kendimi, ey karanlık güçler” der şair kitabı mukaddes ağzıyla. Kaan gibi Trakl’ın da temel metaforlarından biridir gece. “Sen ey kapkara yürek” diye seslenir geceye şair, “Sar o serin ve sevecen ellerinle, / Sar bütün yaraları – Böylece içten kanasınlar yalnızca”. “acıların tatlı anasıdır” gece, “ölümün enginliği”,  şairin ‘acılarının önündeki dilsiz kapı’dır. Tıpkı Kaan gibi Trakl’da gündüzü değil “en yüce zaman”ı yani geceyi tercih etmiştir. Çünkü “gün ortasında ölü bir gölge”dir şair; o zaman geceye doğru yürümek gerekir gündüzden.

 O zaman çıkıp mutlulukların evinden
Yürüdüm gecenin derinliklerine.
Şimdi bir gölge oturmakta yüreğimde,
Bir gölge, hissetmeyen günün çoraklığını –
Ve dikenler gibi sana doğrulup gülümseyen,
Senden, yalnız senden yana, ey gece!

Gece, hem ölümsüzlüğü hem de ölümü vaadeder şaire. Onun şarkısıyla ölümsüzlüğe varacaktır şair:  “Senin karanlık şarkın boğuşmakta yüreğimde, /Beni ölümsüz kılıp, bir şişe çevirmekte.” Gece bize “adlarını söylemekten kaçınan diyarlar” vaad etmektedir ama Oralara ancak “feda edersek girebiliriz” gündelik dünyaya dair “düşlerimizi.” Böylece Trakl’da da gece ve ölüm bir olur. Nihayet gündüzlerden de ona dair düşlerden de vazgeçer şair ve “Ey gece, ben hazırım artık!” der “Ey gece, unutmuşluğun bahçesi, darmaduman, /Yoksulluğumun dünyaya kapalı ihtişamında, /Salkımlarla, dikenli çelenkler de solmakta” ,  “Zavallı gülümsemem sana ulaşma çabasında, /Hıçkıran şarkım ise yitip gitmekte karanlıkta. /Artık yolumun sonuna varmak, tek istediğim.”

Trakl’ın intihara uzanan diğer izlekleri ise aşk ve savaştır.  Geceye Şarkısı’nın esin kaynaklarından biri şeytan ise diğeri de aşktır: “Bir de aşkın şarabı, başımı uyuşturan.”[19]  Savaşın vahşeti ise Grodek şiirinin ilk dizelerinde karşılar bizi:

 GRODEK

 Akşam oldu mu hazan ormanları
Kan kusan silahların sesiyle sarsılır,
Altından yaylalarla mavi göller üzerinde güneş
Durmadan artan kederiyle yıkılır gider;
Gece kucaklar ölüme yazılmış savaşçıları,
Ve parçalanmış ağızların keskin çığlığını.[20]

Barış K.

  1. 07. 2015

 

[1] 2-3 Kasım 1937

[2] Agy s. 83

[3] Agy, s. 133

[4] Agy s. 92

[5] Agy s. 134

[6] agy s. 106

[7]   Torino ve Roma’da 11 Mart – 11 Nisan 1950 tarihleri arasında, Constance Dowling için yazılan 10 şiir (8’i İtalyanca, 2’si İngilizce), Pavese’nin ölümünden sonra onun Einaudi yayınevindeki ofisinde, yazı masasında bir dosya içinde bulunmuştur. Daktiloya çekilmiş metinlerde yazarın elyazısıyla yazdığı başlıklar ve tarihler bulunuyordu, ilk sayfası da gene yazarın el yazısıyla yazılmıştı: Ölüm Gelecek ve Gözleri Gözlerin Olacak 11 Mart -11 Nisan 1950. Bu şiirler, yazarın ölümünden sonra Ölüm Gelecek ve Gözleri Gözlerin Olacak başlıklı kitapta yayımlandı (Einaudi, Torino, 1951). (agy s. 136, 137)

[8] Sabahları Geri Geliyorsun Hep

[9] Agy s. 117

[10] Kediler Bilecek

[11] Agy s. 124

[12] Agy s. 137

[13] Çev: Orhan Veli Kanık

[14] Çev: Cahit Sıtkı Tarancı

[15] Lautreamont, Comte de, Maldoror’un Şarkıları, çev: Özdemir İnce, Kırmızı yay, 2012, İstanbul, s. 66

[16] Çev: A. Kadir – Eray Canberk

[17] Çev: Ataol Behramoğlu

[18] Çev: Nasuh Barın

[19] Çev: Ahmet Cemal

[20] Çev: Oğuz Yaşar A.

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: