Anasayfa > Kargakara > Türk Mitolojisine Giriş, Editörler: Fatma Ahsen Turan, Meral Ozan

Türk Mitolojisine Giriş, Editörler: Fatma Ahsen Turan, Meral Ozan

“(…)

Mitoloji bilimi ile bağlantılı olan kült terimi kutsal olana duyulan saygı anlamına gelmektedir. (…) Ritüeller; dualar, törenler, giysiler, tütsüler vb. gibi belirli bir seremoni ile birbirine bağlanmış ritler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ritler, tanrı ya da atalar tarafından ortaya konulduğuna inanılan bir model veya arketiptir. Ritler, tanrının ya daatanın zamanın başlangıcında yani kozmik zamanda ortaya çıkan arketipsel davranışa telmihte bulunmaktadır. Bütün bunların arka planında tarihi zamanı aşarak tanrısal olan öze kavuşma isteği, arzusu yatmaktadır (Mircea Eliade ve Din: Mircea Eliade’ın Din Bilimi Çalışmalarının Metodik Açıdan Değerlendirilmesi, Ramazan Adıbelli, Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Dinler Tarihi Bilim Dalı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Kayseri, 2009, s. 195, 196.).

(…)”

Türk Mitolojisine Giriş, Dr. Reyhan Gökben Saluk, Gazi Yay., Ankara, 2016, s. 9

“(…)

7.yy’da Bizanslı Theophylavte Simocatta da Türklerden bahsederken, Türkler olağanüstü bir biçimde ateşe saygı gösterirler; suyu ve havayı ulularlar, toprağı kutlarlar. Fakat yalnızca göğü ve yeri yaratana Tanrı derler ve ona taparlardı demektedir (Kök Türkler (Kut, Küç ve Ülüg), Sencer Divitçioğlu, Ada Yay., İstanbul, 1987,  s. 65).

(…)

Totemizmin başlıca özelliklerini Örnek (100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane; Veyis Sedat Örnek, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1995, s. 38) şöyle sıralamaktadır:

  1. Totem ile grup arasındaki duygusal akrabalık bağı: başka bir söyleyişle aynı atadan gelmiş olma inancı;
  2. Totemin adını, işaretini taşıma;
  3. (…)
  4. Totem hayvanı veua bitkisini yeme yasağı
  5. Totemin grup üyelerine yardımcı olduğu, onları çeşitli tehlikelerden koruduğu inancı.

(…)

(…) Özellikle geçimini avcılıktan sağlayan yerlilerde kişisel totem (birey totemciliği) hayvanın koruyuculuğundan ve yardımından çok şey umulur (Örnek, s. 42). (…)”

agy, Doç. Dr. Fatma Ahsen Turan, s. 36, 42, 43

“(…) Altaylılar ruhları iki kategoriye ayırırlar: Tös/töz (başlangıç-esas) yani ezelden mevcut olan ruhlar ve yayan-neme, yani yaratılmış veya sadece ‘ne ise’ler yani sonradan yaratılan ruhlar. (…)

(…)

(…) Büyük ayı, Yedi Hanlar, Jüpiter ya da Terazi burcu uyumlu kahramanlar olarak algılanır.

(…)”

agy, Doç. Dr. Süheyla Sarıtaş, s. 49, 52

“(…) Kötü ruhlardan kabul edilen iyelerin başında Erlik ve onun zümresinden sayılan Alkarısı ile Karabasan gelir. (…)

(…)

(…) Kelime olarak kara ‘en koyu renk’ anlamı taşırkensıfat olarak mecazi anlamda ‘kötü, uğursuz, sıkıntılı’ anlamlarına gelmektedir (Türkçe Sözlük, TDK Yay., Ankara, 2011, s. 1313). Dünya mitolojisinde olduğu gibi Türk mitolojisinde de ‘kara’ renk olumsuzluk bildiren değerdir. Bir başka ifadeyle ‘Ezeli karanlık, boşluk, ölüm karanlığı, tahribat, üzüntü, büyü, kötülük’ gibi sıfatların yanı sıra ölümü anlatan ve mitlerde geçen ruhlar, karmaşa ortamı ve şeytan gibi olumsuz değerler kara rengin karşılığı sayılmaktadır (Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Yaşar Çoruhlu, Kabalcı Yay., İstanbul, 2011, s. 209).Bunun yanı sıra ‘kara’ kelimesiTürk mitolojisinde yön tayin edici sıfat, şiddetin ve gücün simgesi, erk, soyluluk ve asalet sembolü gibi farklı olumlu ve olumsuz anlamları da beraberinde getirmektedir. Aynı şekilde Kırgız halk edebiyatında kavram olarak kara, ‘güçlü-kuvvetli, heybetli, alp, cesur’ gibi olumlu anlam taşırken, ‘kötü tabiatlı, hiddetli, kötü fikirli, merhametsiz, aşılması zor, yırtıcı’ gibi olumsuz anlamları da bünyesinde barındırmaktadır (‘Kara’, Naciye Yıldız, Türk Dünyası Ortak Edebiyatı Terimler Sözlüğü, c.4., AKM Yay., Ankara, 2004, s. 49).

Diğer taraftan kara kelimesinin ‘yer, toprak’ anlamına geldiği de bilinir. Toprak ‘maddi ve ölümlü dünyanın bir sembolü’ iken kara toprak ‘ölüm ve mezarı hatırlatır’ (Türk Mitolojisi II, Bahaeddin Ögel, TTK Yay., Ankara, 2010, s. 261). Ayrıca kötülüğü sembolize eden farklı yeraltı ruhları da söz konusudur. En bilinenleri Altay destanlarında ortaya çıkar. Genel bir yaklaşımla ‘kara’ rengin Türk dünyasında öncelikle ölüm gerçeğini ve ölüme bağlı korku, hüzün ve her çeşit yeraltı unsurlarını çağrıştırdığı söylenebilir.

(…)

(…) Yakutların kötü ruhları abası iken, kötü ruhlara karışan ‘fena insanların’ canlarına da uör denilir (Eski Türk Dini Tarihi, Abdülkadir İnan, Kültür Bakanlığı Yay., İstanbul, 1976, s. 30). (…)

(…)

(…) En yaygın isimler arasında Alkarısı ve Karabasan kara iyesi gelmektedir. (…)

(…) Özellikle Anadolu’daki yaygın inanışa göre Alkarısı lohusa kadınlara musallat olur ve o yalnızken ciğerini sökerek alıp gider. Doğum esnasında veya sonrasında halsiz düşen veya ıstırap çeken kadının bu şekilde Alkarısı’nın baskınına uğradığına inanılır. Sözkonusu mağdureyi bu durumdan ancak kamlar veya ocaklı adamların kurtarabileceği de yine yaygın bir inanıştır. Fakat Alkarısı’ndan korunmak da mümkündür. Örneğin lohusa anne ve bebeği 40 gün boyunca yalnız bırakılmaz. (…) Lohusanın başına al kurdele veya yazma bağlaması, yakasına iğne takması, yanında makas, bıçak, ayna gibi metal unsurlar bulundurması bu nedenledir. (…)

(…)

(…) İnanca göre Karavura Sivas’ta erkeklere musallat olan kötü bir ruh iken, dul kadınlara saldıran ise Karabasan’dır. (…)

Karabasan: Anadolu’da farklı isimlerle ve farklı şekillerde kişilerin karşısına çıkan bir diğer kötü ruh bahsedildiği üzere Karabasan’dır. Karabasan, Ağırbasan, Karakura, Körmez, Kabus, Kamos, Kapoz, Karagonculos, Karakancalos, Çika/Çıka, Hıbılı/Gıbilik, Abdülmay, Üörler vb. tabirler söz konusu iyenin öne çıkan isimleridir. Çobanoğlu (Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları, Özkul Çobanoğlu, Akçağ Yay., Ankara, 2003) ayrıca memoratlarla ilgili çalışmasında kaybolmaya yüz tutmuş Ağırlık, Hınkur-Munkur ve Erkebit olarak adlandırılan kara iyelerin varlığına dikkat çekerek, söz konusu iylerin Karabasan iyesinin varyantları olabileceği ihtimali üzerinde durur.

Olağanüstü bir varlık olan Karabasan ve varyantları inanca göre kişiyi uyku esnasında basar ve ona genellikle gölge şeklinde görünür. Karabasan’ın sebep olduğu düşünülen zarar bazı farklılıklarla anlatılsa da, genel hikaye aynıdır. Buna göre Karabasan uyku halindeyken bastığı kişinin üzerine çökerek onun hareket etmesini ve nefes almasını engeller. İnanca göre, üzerine doğru süzülen karanlık gömrüntünün kişinin ağzını kapattığından, nefesi kesilir ve hareketleri kısıtlanır. Böyle bir durumla karşı karşıya kalan kişi konuşamaz, bağıramaz, herhangi bir şekilde kımıldayamaz. Genelde erkek görünümde olup başında kasket taşıyan söz konusu ruh bazen gölge, bazen de kedi şeklinde ortaya çıkar. Yine inanca göre bazılarının sol avucunda üç deliği vardır ve insanlar bu delikler sayesinde nefes alıp kurtulma imkanı bulur15.

Tıpkı Albastı’daolduğu gibi Karabasan’dan da korunmak mümkündür. En yaygın uygulamalar arasında yatağın altına iğne, makas, bıçak gibi metal bir şeyin konulmasıdır. Bunun ötesinde dua okumak veya ‘denizdeki kumları, gökteki yıldızları say da gel’ diye seslenmektir. Bu sözlerin üzerine Karabasan’ın kaybolacağına inanılır. Yine Alkarısı’nda olduğu gibi Karabasan’a, okunmuş kilitli bir iğne takıldığında veya onun kasketi çalındığında hiçbir yere kaçamaz. Ayrıca Karabasan’ı yakalayanın, dilek tuttuğunda dileğinin kabul olacağına dair yaygın bir inanç vardır.

Kamos: Karabasan’ın başka bir adı da Kamos’tır. Erlik’in taifesinden şerir bir ruh olan Kamops, Harput bölgesinde oldukça bilinen ve korkulan bir kara iyedir. Evde veya dışarıda olsun, tek başına uyuyanların üzerine ağırlığı ile çöktüğü, azami durumlarda kişinin çarpılmasına hatta boğularak ölmesine sebep olduğu düşünülür. Daha çok geceleri etkili olan bu kötü yaratığın dış görünüşü ile ilgili çok tutarlı tarifler bulunmamaktadır. Kimi anlatımda iri, kiminde ise cüce ve börklü bir görünümdedir. En tipik özelliği ise çeşitli bedenlere girebilmesidir. Çıkarttığı ayak sesi ve mırıltısı ile kediyi andırdığından kara bir kedi diye tarif edilir. Fakat kesin olan şey ise, kişiye zarar vermek üzere gelmesidir. Uykuyla uyanıklık arasında olan kişi, Kamos’u duyup hissettiği halde hiçbir davranışta bulunamaz. Kamos’un saldırısına uğrayan kişi, kanının çekildiğini ve damarlarının kuruduğunu düşünür. Eski Türk inancındaki Körmös ile benzerlik gösteren bu kötü ruh, yer altı güçlerinden ötekler, yaman üzütler ve aynalar ile de benzer özellikler taşır16.

(…)

Hortlak: Cadı kadar hortlak düşüncesi de Anadolu halk inançlarında önemli bir yer tutan bir değerdir ve geçmişi Orta Asya Türklerine dayanmaktadır. Buna göre Saha Türkleri’nde intihar ederek ölmüş insanların ruhları olarak kabul edilen Üörler kara iyeler sınıfından kabul edilir. Üörler’in Anadolu’daki uzantısı oldukça yaygın olan hortlak inancıdır.

Hortlak, “Türk Halk Kültüründe varlığı sosyo kültürel olarak kabul edilmiş olağanüstü yaratılardan birisidir” (ÇOBANOĞLU, Özkul (2004). “Hortlak”, Türk Dünyası Ortak Edebiyatı Terimler Sözlüğü, s.306, c.3. Ankara: AKM Yayınları s. 306). Halk arasındaki yaygın inanışa göre hortlaklar gece karanlığında mezarından çıkıp dolaşan ölmüş birisi için söylenen bir tabirdir. Yine inanışa göre hortlayan insanın hayatta olan kişilere rahatsızlık vererek hatta onların da kısa sürede ölmelerine sebep olan yaratıklardır. Eyüboğlu’na (EYÜBOĞLU, İsmet Zeki (1974). Anadolu İnançları. İstanbul: Koza Yayınları s. 99) göre hortlaklar “yaşarken kötülük eden, başkalarının ağız tadını kaçıran, arabozucu, dedikoducu, geçimsiz kimselerden” oluşan genelde yaşlı kişilerdir. Oldukça çirkin ve ürkütücü görünümde olan hortlakların elinde değneği ve sırtında tabutu veya kefeniyle dolaştığına inanılır. Yine inanca göre, korktukları için, yalnızca sarhoşların karşılarına çıkmazlar. Araştırmacılar hortlaklarınerkek veya dişiden oluştuğu, hortlayan kişinin ise yeraltından (ahretten) kovulduğu ve insan ya da hayvan donuna büründüğü üzerinde durur18. Yine inanca göre hortlaklar ağırlıklı olarak ıssız kalmış evlerde, pek uğurlu/tekin sayılmayan yörelerde ve mezar yanlarında bulunurlar, tıpkı mensubu oldukları diğer kara iyeler gibi.
Değerlendirme

İster Erlik olsun, ister Alkarısı veya Karabasan, kötü ruhların geneline bakıldığında birbirine yakın ortak özelliklerinin olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu iyeler/ruhlar karanlıklarda özellikle gecenin derinliklerinde barınır ve ormanlar, kayalıklar gibi ışık girmeyen kuytu yerleri mekân edinirler. Bu iyeler, yer altında yaşayan, dünyalıya zarar veren kötü ruhlardır19. Başkanları bir kötülük timsali olan ve sürgün edildiği yeraltındaki karanlık dünyasında yaşamaya mahkûm edilen Erlik’tir20. (…) Çok sayıda varyantları olan ve farklı isimlerle anılan olağanüstü, kişiyi uykuda basan Karabasan ise

korku, hatta ölüm getiren korkunç bir iyedir22. (…)
15 Ayrıntılı bilgi için bkz. KALAFAT, Yaşar (2012b). “Nuh Kültür Coğrafyasında Mitolojik Sözlük Denemesi”, I. Uluslararası Ahlat-Avrasya Kültür Ve Sanat Sempozyumu 23-25 Ağustos 2012 Ahlat/Bitlis.
16 Ayrıntılı bilgi için bkz. ARAZ, Rıfat (1995). Harput’ta Eski Türk İnançları. Ankara: AKM Yayınları s. 35-37; ÇORUHLU, Yaşar (2011). Türk Mitolojisinin Ana Hatları. İstanbul: Kabalcı Yayınevi s. 58; Kalafat 2012b; Ögel 2010: 429
18 Hortlaklar konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Eyüboğlu 1974: 101.
19 Bkz. ‘Orta Asya’da Kara İyeler’ Bölümü
20 Bkz. ‘Orta Asya’da Kara İyeler’ Bölümü
22 Bkz. ‘Anadolu’da Kara İyeler’ Bölümü”
agy, Meral Ozan, s. 63, 77
“(…) Nitekim Budizm vb. bazı dinler, herhangi bir Tanrı fikrini gerekli görmedikleri halde kutsal fikrine sahiptirler (Güç 1998: 337-340; Harrisson, Everett F. -G. W. Bromiley (1988). Baker’s Dictionary of Theology. Michigan: Baker Book House. s.269-270) (…)
(…)
(…) Söz konusu asli unsurlardan olan su, tarihte çeşitli toplumlarda kült3 unsuru olarak kendini göstermiştir.
(…)
(…) Sembol, bir kişi tarafından ‘soyut’ bir düşünceyi açıklamak için keyfi olarak seçilen ‘somut’ bir imge olmayıp, sembolize ettiği yüksek düzeydeki gerçekliğin aşağı bir seviyedeki tezahürü olarak ifade edilir. (…)
(…)
(…) Sıcak su kaynaklarının (Ilıca) meydana gelişleri de çoğu zaman bir yatıra bağlanan tabiatüstü bir olayla açıklanır. Örnek olarak Haymana’daki ılıcanın yanında Cimcime Sultan, Bursa kaplıcalarında Sarı kız ve Zenci köle inanışları ifade edilir. (…) Bazı sular da tamamen bağımsızdır. Nitekim İnan (inan, Abdülkadir (1987) Makaleler ve İncelemeler. I, Ankara: TTK Yay., s. 472) Ankara-Kızılcahamam ilçesinde bir maden suyu pınarının yanında veli mezarı olmadığı halde çevredeki çalılarda çokça çaput bağlandığını ve bunları doğrudan doğruya su ruhuna bağışlanmış nezirler olarak ifade etmektedir. (…)
3 Kült kelimesi Fransızca ‘culte’ kelimesinden gelmektedir. İnanış, yerel özellikler taşıyan dini törenler anlamında kullanılmaktadır. Kült, tanrıya ilahi ya da öyle kabul edilen varlıklara ya da tanrının özel sevgisine mazhar olmuş varlıklara gösterilen saygıdır. İnanç ve bağlılığı göstermek amacıyla belirli bir takım hareketler yapmak, ibadet etmek vb. ritüeller kültün içine girer.”
agy, Prof. Dr. İskender Oymak, s. 83-107
” (…)
Putperest Babil kralı Nemrut’un ölümü üzerine annesi ve aynı zamanda eşi Semiramis’in iddia ettiği üzere Nemrut, her yıl kuru ağaçta tekrar yeşermiş; bu sayede de Semiramis gök kraliçesi olurken oğlu göğün tanrılsal oğlu kabul edilmiştir. (…)
(…)
Budizm-Burkanizm’de Ağaç: Budist inanışa göre Buda, birçok hayat yaşadıktan sonra yedi kozmik tabakayı geçerek dünyaya ulaşmıştır. Fakat Budist anlayışına göre bütün aydınlanma burada bitmez. Pek çok maceradan sonra ‘tam aydınlanmaya ulaşmak için’ kutsal incir ağacı (suçatı, Skr. Sujata)nın altına oturur. (…)
(…)
(…) Hayat ağacı, ruha, yukarı ya da aşağı gideceği yolu gösterir. İnanışa göre, hayat ağacının bir milyon ya da dünyadaki insan sayısı kadar yaprağı vardır. Her yaprağın üzerinde bir insanın kaderi yazılıdır. Her yaprak düşüşünde bir insan ölür. Ölen birinin yaprağı düşerken sağlıklı bir insanın yaprağına değerse o insanın kulaklarının çınlayacağına inanılır. (…)”
agy, Doç Dr. Pervin Ergun, s. 115, 116, 118
“(…) Örneğin Verbitski tarafından tespit edilen bir Altay efsanesinde ateşin bulunuşu şöyle anlatılmıştır:
‘Tanrı Ülgen, ilk insanı yaratıp yeryüzüne gönderir. İlk insan önceleri meyve ve otları yiyerek beslenir. Ancak kış geldiğinde meyve ve ot bulmakta sıkıntı çeker. Bunun üzerine yazın topladığı meyve ve otlardan bir kısmını kış için saklamayı düşünür. Fakat bu kez de sakladığı erzaka diğer hayvanlar musallat olur. Tanrı Ülgen çıkan problem üzerine hayvanlara ot yemesini, insana da hayvanların etini yemesini emreder. İnsan et yemeye başlayınca ateşe ihtiyaç duyulur. Ülgen gökten bir kara bir ak taş getirir ve kuru otları ufalıyarak taşlardan birinin üzerine koyar. Diğer taş ile bu taşa vurunca otlar ateş alır. Böylece ateş bulunmuş olur.’ (İnan, Abdülkadir (2000). Tarihte ve Bugün Şamanizm. Ankara: TTK Yay., s.66)
(…) yakut Türkleri arasından derlenen başka bir efsanede ise ateşin göğün üçüncü katında oturan Ulu-Toyon tarafından ateş kargası vasıtasıyla insanlara gönderildiğine inanılır (Ögel, B. (2002) türk Mitolojisi – II. Ankara: TTK Yay., s. 501, 502) (…)”
agy, Yrd. Doç. Dr. Ülkü Kara Düzgün, s. 150
“(…)
‘Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli’de Hacı Bektaş’ın güvercin şekline girdiği ve Sulacakhöyük’te bir taşın üzerine konduğu sırada ayaklarının kayaya gömüldüğü anlatılır. (…) Böylece veliliğini ispatlar’ (Gölğınarlı, Abdülbaki (1995). Vilayet-name Manakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli. İstanbul: İnkılap Yay., s. 18, 33).
(…)”
agy, Doç. Dr. Rezan Karakaş, s. 166
“(…) Yaygın kanaate göre tarihin ilk devirlerinde değişik toplumlarda ‘kurt’un ilkin çeşitli varlıklara dönüşebildiği tasavvuru ortaya çıkmış, daha sonra bu yaratık efsanelere konu olmuş ve zamanla ‘sembol’e dönüşmüş, son olarak ise farklı milletlerin geleneksel anlatılarında bir ‘motif’ olarak korunmuştur. (…) Örneğin Romalıların baskısıyla birlikte Roma ve Daçyalıların karışımı olan bir halk olan Rumenlerin ortaya çıktığını söyleyen dinler tarihçisi Mircea Eliade, esas itibarıyla Karadeniz’in kuzeyinde Daçyalıların yaşadığını ve onların köken mitlerinde ‘kurt’tan türediklerini anlatan efsanelerin bulunduğunu ortaya koymuştur (Eliade, Mircea (2006). Zalmoksis’ten Cengiz Han’a. Çev. Ali Berktay. İstanbul: Kabalcı Yay., s. 16).
(…) Eski Romalıların bir kavmi olan Girpinlerin (girpus = kurt) menşeleri de ‘kurt’a bağlanmıştır (Borgoyakov, Mihayl I. (1976). ‘Gunnsko-Tyurskiy Syujet o Prarodilete-Olene (Bıke)’, Sovetskaya Tyurkologiya 3. Bakü: AN SSSR, s. 56). (…)
(…) Nitekim ‘kurt motifi’nin Türkler için tipik olduğu, Eski Çin kaynaklarında bile Türk asıldan olmayan bazı kavimlerin ‘kurttan türeyenlerden değildir’ şeklinde ayırt edildiği ifade edilmiştir (Kafesoğlu, İbrahim (1998). Türk Milli Kültürü, İstanbul: Ötüken Yay., s. 331). (…)
(…) Tabgaçlar devrinde, Kao-kü adlı bir kısım Töles kabileleri diğer Türkler gibi kendilerini ‘kurt’ atadan türemiş kabul ederlerdi (Kafesoğlu 1998: 95). Asya Hunlarında, hatta o tarihlerde Batı Türkistan’da oturan Wu-sunlarda ‘kurt’tan türeme efsanesi ve ‘kurt’ tarafından verilen süt ile beslenme inancı yaşıyordu (Kafesoğlu 1998: 330; Yıldırım, Dursun (2000). ‘(Ergene Kon)=(Erkin Kün) mü?’, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten-1997, Ankara: Türk Dil Kurumu Yay., s. 67-70). Göktürk hükümdar sülalesi olan Aşina ailesinin atası bir ‘dişi kurt’ idi (Kafesoğlu 1998: 331). Çin kaynaklarında Asya Hunlarından indikleri bildirilen Uygurların bir menşe efsanesine göre ataları, Hun hükümdarının kızı ile bir ‘kurt’tan türemiştir (Kafesoğlu 1998: 130).
(…)
(…) Hakas köken mitlerine göre Hakasların Çiti Püür (Yedi Kurt) ve Hahpına (Yırtıcı Hayvan) boyları ‘kurt’tan ortaya çıkmışlardır (Butanayev, Victor Y.  ve Butanayeva, İrina İ. (2010). Hakasskie Mifı, Legendı i Predaniya, Abakan: OOO Kooperativ ‘Jurnalist’, s. 167, 168). (…)
Burnakov (Burnakov, Venariy A. (2006). Duhi Srednogo Mira v Traditsionnom Mirovozzrenii Hakasov, Novosibirsk: Iaet So Ran Yay., s. 112), geleneksel Hakas tasavvurunda Hakasların kökeninin ‘dağ iye’lerine bağlandığını ve kökeni buraya dayanan insanların başkalarına ‘kurt’ şeklinde görünebildiğine inanıldığını yazmaktadır. (…)
(…) Ercilasun (Ercilasun, A. Bican (2014). ‘Türk Şeceresi’, Türk Kültürü I, Ankara: Öncü Basımevi, s. 17) ise kurttan türeme ve mağara motifine dikkat çekmiştir. Türk kabilelerine genel ad olarak Kao-çi adını veren Çinliler, vekayinamelerinde onların ‘kurt’tan türemesiyle ilgili bir efsanede Kao-çi hakanının iki kızından küçüğünün ‘kurt’ ile evlendiğini, dolayısıyla Kao-çilerin bu ‘kurt’la kızın çocuklarından türediğini yazarlar (Ögel, Bahaeddin (1993). Türk Mitolojisi I. Ankara: TTk Yay., s. 17, 18). (…)
Bunlardan dişi bir ‘kurt’tan geldiklerine inanan ve Asya Hunlarının devamı olan Göktürklerin ‘bozkurt’tan türeyiş efsanesi kısaca şöyledir:
‘Türklerin ilk atası olarak bilinen Aşine boyu Hazar Denizi’nin batı taraflarında yerleşmişti. Bir gün ansızın düşman baskınına uğrar ve küçük bir çocuk hariç hepsi düşman tarafından öldürülür. Çocuğu gören düşman kolunu bacağını kesip bir sazlığa bırakır. bir dşi bozkurt çocuğu görüp yaralarını yalayıp iyileştirir, emzirir, avlanıp getirdiği yiyeceklerle besleyip büyütür. Düşmanın başbuğu, bu çocuğun yaşadığını öğrenince askerlerini bu sazlığa gönderip çocuğu öldürtmek ister. Dişi bozkurt gelen düşmanı görünce tehlikeyi sezer ve kolu bacağı kesik çocuğu alarak denizin öte tarafına geçirir, oradan da Altay dağlarına götürür. Her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya yerleştiri ve onunla evlenir.’ (Atsız, H. nihal (1992). Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Baysan Basım ve Yayın Sanayi A. Ş, s.70, 71)
Uygurların ‘kurt’tan türeyişleri ise şöyledir:
‘Eski Kun yabgularından birinin iki güzel kızı vardır. O kadar güzellerdir ki Kun yabgusu, onların insanla evlendirilmek üzere yaratılmış olduklarına inanmamakta; ancak tanrılarla evlenebileceklerini düşünmektedir. Bu sebeple ülkesinin kuzey tarafında yüksek bir kule yaptırarak kızlarını bu kuleye kapatır ve gelip kızlarıyla evlenmeleri için tanrıya dua edip yalvarmaya başlar. Bu sırada ihtiyar bir erkek kurt kulenin çevresinde gece gündüz dolaşmakta; uluyarak kuleyi gözlemektedir. Nihayet kulenin dibine kendisine bir in yapar. Kızların küçüğü ise uzun zamandır bu kuleyi gözetleyen bu kurdun, babalarının vaat ettiği tanrı olduğunu düşünerek ablasıyla birlikte kuleden inerler ve onunla birleşirler. Sesleri kurt sesine benzeyen Dokuz Oğuzlar, bu birleşmeden türemiştir.’ (Atsız 1992: 75)
‘Cengizname Destanı’nda Alango’nun semavi ‘kurt’la çiftleşip Cengiz Han’ı doğurması da ‘kurt’tan türeyiş efsanesinin ve ‘kurt’ motifinin bir devamıdır (Şişman, Bekir (2009), Cengizname Haza Kıssa-i Çingiz Han. Samsun: Etüt Yay., s. 32)
(…) Orta Asya Türklerinde aynı anlayışa bağlı olarak hala ‘kurttan türeyiş’ mitlerine rastlanmaktadır. Örneğin Kırgızlarda Kaba uruğunun ortaya çıkışı kurtla ilişkilendirilmiştir. (…) Valentino Krilovna Tatarova’nın ümnlü Hakas şair, yazar ve folklorcusu Mihayl Kilçiçakov’dan duyduğu ve şiire dönüştürerek yazdığı Hakasların bozkurt efsanesi kısaca şöyledir:
‘Düşman baskını sonucunda yok olan Hunlardan geriye bir tek çocuk kalır. Onu bir bozkurt bulur ve büyütür. Bozkurtla birlikte olan delikanlının erkek çocukları olur. Düşman bunu öğrenince yeniden saldırır. Baba, oğullarıyla birlikte sayıca fazla olan düşmanla savaşır ve çok düşman öldürüler ama düşman çok fazladır. Kocasının öldüğünü gören anne bozkurt çocuklarını korumak için onları boncuğa dönüştürür ve çocuklarını alarak Yenisey’e kaçar. burada tek tek boncuklara kanını bulayarak onların yeniden canlanmasını sağlar. Çocuklarının her birini güzel dileklerle bir tarafa gönderir. İlk çocuk ‘Hır Hız’ adını taşır ve Kırgızlar ondan çoğalır. İkinci oğul ‘Tukyu’ adını taşır ve Türkler ondan çoğalır. Üçüncüsü ‘Urıl Han’dır ve Başkurtlar ondan çoğalır, dördüncüsü ‘Tadır Azah’tır ve Tatarlar ondandır. Beşincisi ‘Azerbay’dır ve Azeriler ondandır, altıncısı Oyran Han’dır ve Uryanhaylar ondan çoğalır. yedincisi ‘Az Bek’tir ve Özbekler ondandır, sekizincisi ‘Saha’dır ve Yakutlar ondandır. Anne bozkurt ise çocuklarının hasretinden taşa dönüşür.’ (Tatarova, valentina K. (2007). Belaya Volçitsa. Abakan: Hakasskoe knijnoe İzdatelstvo. s. 79-87)
(…) Örneğin Orta Asya ve Güney Sibirya halklarının etnogenezinin 1.-10.yy.da biçimlendiğini yazan Ekeyev (Ekeyev, Nikolay V. (2014) ‘Ob Obraze Volka/Volçitsı i ‘Peşere Predkov’ Drevnih Tyurkov’, Ural-Altay: Çerez Veka v Buduşee (Materialı Konferentsii). Gorno-Altaysk: İnstitut Ataistiki imeni S. S. Surazakova, s. 27), Çağdaş Altaylıların etnik çekirdeğini iki önemli kabile olan Tele ve Tukyuelerin (Tyurk, Tyurkut) oluşturduğunu belirtir. Bu iki boyun ortaya çıkışı hakkında Çin kroniklerinde efsaneler bulunduğu ve bu efsanelere göre de Telelerin kurttan türeyişinin baba tarafından, Tukyuların ise anne tarafından olduğu belirtilir. (…)
(…) Nitekim çoğu araştırmacı, kurttan türeme geleneğinin ve kurdun Türkleri dar, geçilmez yollardan selamete ulaştırmasının Asya Hunları arasında mevcut olmasından hareketle Göktürklerin Hunlardan geldiği sonucuna varmıştır. (…) Yine Biçurin (Biçurin, N. Yakovleviç (1950). Sobraine Svedeniy o Nadorah, Obitaşvih v Sredney Azii v Drevnie Vremena (I. Cilt). Leningrad: İnstitut Etnografii imeni N. N. Mikluho-Maklaya İzd-vo AN SSSR) Türk hakanının iki kızını kuleye kapattığı ve ‘kut’un gelip onunla evlendiği efsane için Telelerin (Gaogyuy) ataları Hunların Şanyuy hanedanının kızının oğlundan geldiğini söyler. Aynı yazar efsaneler arasında fark olsa da tüm Tyurklerin (Tukyue) anne tarafının kurttan türediğini söyler (Biçurin 1950: 213-215).
(…)
(…) Türklerdeki totemizmin varlığı, Camiu’t-Tevarih adlı eserde 24 Oğuz boyu sıralanırken, her boy için bir kuşun ‘ongon’ olarak belirtilmesine de bağlanmıştır.
(….)
Aslan’a (Aslan, Namık (2010) ‘Kurt Motifinin Türk Menşe Efsanelerindeki Anlamı Üzerine’, Milli Folklor 87. Ankara: Geleneksel Yay., s. 75) ‘kurt’ Tanrı’nın tecelli ettiği varlık olup bu durum Türk düşüncesinin Tanrı’yı somutlaştırma algısıyla ilgilidir. (…)
(…)
Kafesoğlu (Kafesoğlu, İbrahim (1998). türk Milli Kültürü, İstanbul: Ötüken Yay., s. 330), totemcilikten ziyade 6.-7. yy.da ‘kurt ata’ inancının yaygınlığından bahsetmekte ve taşların, madenlerin üzerinde kurdu tasvir eden kabartmalar bulunduğunu, Göktürk hakanlarının, ataları hatırasına hürmetten, otağlarının önüne altın kurt başlı tuğ diktiklerini ve böylece kurt başlı sancakların hakanlığın işareti olduğunu söylemektedir. Yine Kafesoğlu’na (1998: 298) göre Eski Türklerde ‘kurt ata’nın yaşadığı yer kabul edilen mağarada belirli törenler tertiplemek geleneği, kurdun vücudu ile değil mazisi karanlıklara karışmış eski hatıranın canlandırılması ile ilgilidir. (…)
(…) Mesela Başkurtların ‘Edigey Destanı’nda Tökles, bir ihtiyarın oğlunu kurda dönüştürmüştür (Arvas, Abdulselam (2012). Kitab-ı Dedem Korkut ve Kıpçak Sahası Epik Destan Geleneği. Ankara: Hakim Yay., s. 119). (…) Örneğin bir destanda kahramanın atı ‘gök kurt’a dönüşmüştür, başka birinde Alatay’ın ‘iye’si ölümsüz ‘beyaz kurt’u şekillendiriyor, diğerinde ‘kara kurt’ şeklinde karanlık kötü güçleri simgeliyor, bir diğerinde Göktanrı Kurbustan’ın elçileri olarak altı kurt ortaya çıkarıyor. Yine ‘Ak-Tayçı Destanı’nda büyük kardeş Ak-Bökö ve 60 yiğidi büyük beyaz kurtlara dönüşerek karanlık dağ ormanlarındaki saraylarında yaşarlar. (…)
(…) Aynı yazar (Burnakov), Hakasların ‘kamlama’ esnasında şamanların pek çok hayvana özellikle de kurda dönüşebildiğine inandığını ve şamanların davul ve kostüm gibi eşyalarında ‘kurt ruhu’ görüntüleriyle sıklıkla karşılaşıldığını sözlerine eklemektedir. (…)
(…)
Kafesoğlu (1998: 268; 98) da aynı hususa değinmekte ve Göktürk, Uygur, Türgiş, Karluklarda hükümdarın küçük kağanlara, şadlara ve diğer yüksek idare adamlarına verilen tuğların tepesinde altın bir ‘kurt’ başı takılmak suretiyle belirlendiğini ifade ederek, ‘kurt ata’ inancı dolayısıyla Göktürk hakanlık belgesinin ‘kurt’ başlı sancağa dönüştüğünü dile getirmektedir. (…)
(…) Türk Bozkır hayatının – sonsuz mücadelelerle dolu – hatıralarını taşıyan çok zengin edebiyat nevinde ‘kurttan türeme’, ‘gökten inen ışıktan olma’, ‘Bozkurt’, ‘Kutlu-dağ’ vb. efsanelerinin Türk halkının ıstırap ve iştiyaklarını dile getiren motifler olarak göründüğünü söyleyen Kafesoğlu (1998: 33) ise kurdun iki fonksiyon (ata ve rehber) icra ettiğini söyler.
(…)”
agy, Doç Dr. Abdulselam Arvas, s. 183-195
“(…) Kalmuklar yılanı göksel sayar, Başkırtlar da ataları arasında kabul ederler (Roux, Jean-Paul (1998). Türklerin ve Moğolların Eski Dinleri, çev. Aykut Kazancıgil. İstanbul: İşaret Yay., s.151). (…)
(…) Anadolu inançlarında yüz veya bin yaşına geldiğinde evrenleşen yılanlar (ejderhalar) melekler tarafından göğe çekilmektedir. (…)
Altay Türklerinin yaratılış mitinde yılan bekçi olarak karşımıza çıkar (Sakaoğlu, Saim ve Duymaz, Ali (2010). İslamiyet Öncesi Türk Destanları. İstanbul: Ötüken Neşriyat, s. 168-172). Bu metinde yılanın olumsuzlaştırıldığını görüyoruz. Bekçilik görevini yerine getiremeyen yılan şeytan olur. Söz konusu metinde dokuz dallı bir ağaç yaratıp, insanlara bu ağacın güneşin doğduğu taraftaki beş dalının meyvelerini yemeyi buyuran Tanrı, yılan ile köpeği bekçi olarak bırakır. Erlik uyumakta olan yılanın ağzına girer. Yılan ağaca çıkıp yasak meyveden yer. Ardından, Törüngey yemese de karısı Eje meyveden yer. Yılan, köpek, Törüngey ve Eje birbirlerini suçlarlar. Tanrı yılana; ‘şimdi sen körmös (şeytan) oldun. Kişiler sana düşman olsun, vursun, öldürsün’ diye seslenir. bu metinde yılan şeytanla bir tutulmuştur.
(…)
(…) Şamanın yılan kılığına girebildiği de görülmektedir (Roux, Jean-Paul (2005). Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar. İstanbul: Kabalcı Yay., s. 234, 239). Yakutlarda ilk kamın vücudu bir yumak halinde yılanlardan oluşuyormuş (Eliade, Mircae (1999). Şamanizm, Ankara, İmge Kitabevi, s. 94). (…)
(…)
(…) Türk mitolojisinde sadece yer üstünde değil yer altında da dokuz dallı bir hayat ağacı vardır ve bu ağacın aştında bekçi yılan, üzerinde ise Kara Kuş bulunmaktadır (Ögel, Bahaeddin (1998). Türk Mitolojisi I. Ankara: TTK Yay., s. 111-112, 541).
(…)”
agy, Yrd. Doç. Dr. Gülten Küçükbasmacı, s. 199-202
“(…) Türklerin atla ilgili tasarımlarında atlar konuşabilir, uçabilir, şekil değiştirebilir, sihir yapabilir, olağanüstü hıza ve güce sahiptir. (…)
(…)
Özkan’a (Özkan, İsa (1997). ‘köroğlu Destanı’nda Kahraman ve Atının Doğuşu ile İlgili Motiflerin Tahlili’, Türk Dili 549. Ankara: TDK Yay., s. 230) göre Kırat’ın karanlık bir ortamda olağanüstü özellik kazanması motifi mitolojik devirlerden kalmadır.
(…) Ural Batır’ın kuş şekline dönebilen karısı Huma’nın yolunmuş kanatları, sihirli ağ-boz atın ağzından alınan köpükle düzelir (Beydili, Celal (2005). Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, çev. Eren Ercan. Ankara: Yurt Kitap-Yayın, s. 72). (…)
(…)
Köroğlu Destanı’nda Köroğlu’nun atı, bir kısrak ile nehirden çıkan bir aygırın çiftleşmesinden doğmuştur (Boratav, Pertev Naili (1984). Köroğlu Destanı. İstanbul: Adam Yay.). (…) Anadolu efsanelerinde sudan çıkan at motifi yaşamaya devam etmekte; Kars, Iğdır, Artvin, Konya, Urfa, Maraş’ta sudan çıkan aygırlardan türeyen atlardan bahseden anlatılarla karşılaşılmaktadır (Elçin, Şükrü (1997). Halk Edebiyatı Araştırmaları 2. Ankara: Akçağ Yay., 505, 506). (…)
(…)
(…) Hz. Ali’nin Düldül’ü, Şah İsmail’in Kamer Tay’ı, Köroğlu’nun Kırat’ı, Baba İlyas’ın Boz’u gibi ölümsüz kabul edilen atlar vardır (Ocak, Ahmet Yaşar (2012). İslam-Türk İnançlarında Hızır yahut Hızır İlyas Kültü. İstanbul: Kabalcı Yay., s. 122).
(…)
(…) Altay kamları gökyüzündeki kozmik yolculuklarına çıkmak için at biçimli bir sopaya ata biner gibi binerler. Bu sopa kurbanlık atı temsil etmektedir (Esin, Emel (1995). ‘Türk Sanatında At’, Türk Kültüründe At ve Çağdaş Atçılık, ed. Emine Gürsoy Naskali, İstanbul: Resim Matbaacılık, s. 67). Buryatlar esrimeli yolculuklarında simgesel olarak kullandıkları at başlı değnek ve sırıklara doğrudan ‘at’ ismini vermişlerdir. Şamanların törenlerinde atın kendisi olabildiği gibi kır at kılları ya da şamanın üzerine oturduğu beyaz bir kısrak postu atı temsil eder (Eliade, Mircae (1999). Şamanizm. Ankara: İmge Yay., s. 206, 511). Atın kılları yakıldığında at, şamanları öte dünyaya taşır. ‘Buryat mitine göre at ölü şamanları yeni evlerine götürür. Bir Yakut mitinde şaman, davulunu çevirir elindeki sopayla üç kere vurur, davul üç ayaklı bir taya dönüşerek onu gökyüzüne ulaştırır. At burada sembolik bir yürüyüşü ve ruhun bedenden ayrılışını, ‘şamanın mitik’ ölümünü anlatmaktadır’ (Seyidoğlu, Bilge (1995). ‘Mitolojik Dönemde At’, ‘Türk Kültüründe At ve Çağdaş Atçılık, ed. Emine Gürsoy Naskali, İstanbul: Resim Matbaacılık, s. 92).
(…)
Türk mitolojisinde attan türeme de karşımıza çıkmaktadır. Yakutların kutsal ataları olan hayvanları arasında beyaz lekeleri olan at da bulunmaktadır (Ögel, Bahaeddin (1998). Türk Mitolojisi I. Ankara: TTK Yay., s. 38). Yakutlarda ilk insan yarı at, yarı insan şeklinde gökten inen bir yaratıktan türemiştir (İnan, Abdülkadir (1995). Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara: TTK Yay., s. 13). (…)
(…) türk inançlarında önemli bir yer tutan Hızır, boz veya kır atlı olarak algılanmıştır. Ocak (2012), Hızır’ın atını şamanlarla ilişkilendirir. (…)”
agy, Yrd. Doç. Dr. Gülten Küçükbasmacı, s. 211-219
“(…)
‘Yerin yer olduğunda, sularla kaplıydı her yer,
Ne gök vardı, ne de ay, ne güneş, ne de bir yer,
Tanrı uçar dururdu, insan oğluysa tekdi,
O da uçar, dururdu, sanki Tanrıyla eşdi,
Uçar, hep uçarlardı, yer yoktu konmazlardı’ (Radloff Derlemesi; Ögel, Bahaeddin (2003). Türk Mitolojisi I. Ankara: TTK Yay., s. 451)
(…)
Çoruhlu (Çoruhlu, Yaşar (2002). Türk Mitolojisinin Anahatları. İstanbul: Kabalcı Yay., s. 101), Verbitsky’in derlediği yaradılış efsanesinde suya dalip toprak çıkarma motifinin bulunmadığını buna karşın, Radloff tarafından derlenen Altay efsanesinde1 bu motifin ver olduğunu söyler ve ekler:
‘Tanrı bir gün insana, şöyle buyruk verdi:
‘İn suların dibine, bir toprak getir’ dedi.
İnsan daldı sulara, aldı bir avuç toprak,
Sulardan çıkıp verdi, Tanrısına sunarak.
‘Yaratılsın yer!’ Dedi, Tanrı sulara saçtı,
Yeryüzü yaratıldı, denizler karalaştı.’ (Ögel 2003: 452)
Daha sonra kişi, Tanrı’nın emriyle tekrar dalar ve toprak getirir. Toprağın bir kısmını ağzına saklar. Tanrı gelen bu ikinci toprakla, yer kabuğunu (katı yer) yaratır. Kişi kendisi için yer yaratmak üzere ağzında sakladığı toprağı, miktarının artması üzerine ağzında saklayamayacak hale gelir. Sonuçta Tanrı’dan yardım isteyerek toprağı ağzından atar ve bundan da küçük tepeler meydana gelir (Ögel 2003: 452). Dünyanın altı günde yaratılışından sonra Ülgen Altın Dağ’ın tepesindeki tahtında istirahata çekilir. Bir gün yattıktan sonra, ‘neler yarattım’ diye etrafına baktığında, dokuz ayrı dünya ve cehennemi de yarattığını görür. Bütün bu dünyalara onları idare edecek yöneticiler atar (Çoruhlu 2002: 101). Radloff’un Türkler arasında derlediği efsanede yaratılış hiyerarşisi ‘Birinci gün, aydınlık, ikinci gün, fiziki gök, üçüncü gün, suyun yerden ayrılması ve yeryüzüne bitkilerin yerleştirilmesi, dördüncü gün, ay güneş ve yıldızların yaratılması, beşinci gün balıklar ve kuşların yaratılması, altıncı gün bir takım hayvanlar ve insanın topraktan yaratılması’ şeklindedir (Kaya, Muharrem (2007). Mitolojiden Efsaneye Türk Mitolojisinin Türkiye’deki Efsanelerde İzleri. İstanbul: Bağlam Yay., s. 106)
(…)”
agy, Yrd. Doç. Dr. Evrim Ölçer Özünel, s. 236-238
“(…) Türk mitolojisinde dünyaya ait kabul edilen göğün, yerin ve yer altının yaratılmasının ardından yaratılan ilk insana ait bilgiler şunlardır:
‘Yine günlerden bir gün, Tanrı Ülgen denize,
Bakarak duruyordu, şaşırdı birden bire,
Bir toprak parçacığı, sularda yüzüyordu,
Toprağın üzerinde bir de kül duruyordu.
Toprak üstündeki şey, dedi, nedir acaba,
 İnsanoğlu bu olsun, insana olsun baba,
Görünmeğe başladı, insan gibi bir şekil,
Birden insan olmuştu, toprak üstündeki ki’ (Ögel, Bahaeddin (1998). Türk Mitolojisi I. Ankara: TTK Yay., s. 435)
(…)
(…) Tanrı’nın göğe ve göksel unsurlaraait unsurlara verilen kutsallıklarına rağmen tapınımda yer almaması, birçok dindeki deus otious’a (gizli tanrıya) benzetilmesi, arkasında da Şamanizm’in etkisi aranabilir (Eliade, Mircea (2006). Zalmoksisten Cengiz Han’a. (Çev: Ali Berktay) İstanbul: Kabalcı Yay., s. 121, 122).
(…)
Mtindeki kişioğlunun/ilk insanın yaratılması süreci sonrasında Erlik adını alan bu ilk insanın açgözlü ve bencil kimliği vurgulanır. Yaratma esnasında görev alan bir canlının Tanrı’ya rakip bir kahramanı çıkarması sadece Avrasya toplumlarında görülen bir durumdur (Eliade 2006: 143). Burada esas unsur Gök Tanrı ile yönetimi ele geçirmek isteğinde olan bir kişinin mücadelesidir. (…) İlk insanın yaratılması sonrasında kendine ait bir dünya yaratma isteği ve bu amaçla Tanrı’nın izni olmaksızın hareket etmesi antropogonik mitlerde görülen bir husustur. (…)
(…)
Ek:
Verbitsky’nin Derlediği Altay Yaratılış Destanı
‘Dünya bir deniz idi, ne gök vardı ne bir yer,
Uçsuz, bucaksız, sonsuz, sular içreydi her yer
Tanrı Ülgen Uçuyor, yoktu bir yer konacak,
Uçuyor, arıyordu, katı bir yer, bir buak.
Kutsal bir ilham ile nasılsa gönlü doldu,
Kayıptan gelen bu ün, ona bir çare buldu,
Göklerden gelen bir ses, Ülgen’e buyruk verdi:
Tut önündeki şeyi, hemen yakala! Dedi.
Ülgen bu emre uydu uzattı ellerini,
İçinden tekrarladı, semanın sözlerini,
Denizden çıkan bir taş, fırladı, çıktı yüze,
Hemence aşı tuttu bindi taşın üstüne,
Artık Ülgen memnundu, rahatı bulmuş idi,
Üzerinde duracak bir yeri olmuş idi,
Göklerin emri ile bulunca Ülgen durak,
Artık vakit gelmişti, gökleri yaratacak!
Ülgen hep düşünmüştü, ta göklere bakarak:
Bir dünya istiyorumnbir soyla yaratayım!
Bir Ak-ene var idi, yaşardı su içinde;
Ülgen’e şöyle dedi, göründü su yüzünde:
Yaratmak istiyorsan sen de bir şeyler Ülgen,
Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren!
Deki hep, “yaptım oldu” başka bir şey söyleme!
Hele yaratır iken “yaptım olmadı! ” deme!
Ak-ana bunu dedi, sonra kayboluverdi,
Denize dalıp gitti, bilinmez noluverdi.
Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç çıkmadı,
İnsana bu öğüdü iletmekten bıkmadı:
Dinleyin ey insanlar! Var’ı yok demeyiniz!
Varlığa yok deyip de yok olup gitmeyiniz!
Ülgen yere bakarak ‘Yaratılsın Gök’ demiş.
Bu buyruk üzerine, üstünü gök bezemiş!
Tanrı Ülgen durmamış, ayrıca vermiş salık,
Bu dünyanın yanına, yaratılmış üç balık,
Bu büyük balıkların, üstüne dünya konmuş,
Balıklar çok büyükmüş, dünyaya destek olmuş.’ (Ögel 1998: 432-435).”
agy, Doç. Dr. Kürşat Öncül, s. 241-248
“(…) Gemi, Nisir dağında karaya oturur. Utnapiştim yedi gün bekler ve sonra dışarıya bir kumru yollar. Kumru konacak yer bulamayıp geri döner. Sonra bir kırlangıç gönderir. O da döner. Son olarak yolladığı kuzgun, yiyecek bulur ve dönmez. (…)
(…) Bu metinleri, Abdülkadir İnan’ın (İnan, Abdülkadir (2000). Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar. Ankara: TTK Yay., s. 22, 23) aktarımlarından kısaca özetlemek gerekirse Verbitsky tarafından derlenen metinde tufan şu şekilde anlatılmaktadır: Tufandan önce yeryüzünün hükümdarı Tengiz (Deniz) Handır. O zamanda Nama adlı meşhur bir adam vardır. Tanrı-Ülgen bu adama dünya tufanı olacağını, insanoğullarını ve hayvanları kurtarmak için sınanmış sandal ağacından gemi yapmasını buyurur. Nama’nın üç oğlu vardır. Nama bu oğullarına, dağ tepesinde gemi yapmalarını emreder ve gemi, Ülgen’in gösterdiği ve emrettiği gibi yapılır. Nama, Ülgen’in buyruğuyla insanları ve hayvanları gemiye alır. Nama’nın gözleri pekiyi görmemektedir. Gemidekilere bir şey görüp görmediklerini sorar. Yeryüzünü sis kaplamış ve karanlık basmıştır ve yerin altından sular fışkırmaya başlar. Gökten de yağmur yağar. gemi, Çomgoday ve Tuluttu dağlarında karaya oturur. Suyun derinliğini öğrenmek için Nama önce kuzgunu sonra sırayla karga ve saksağanı gönderir ancak hiçbiri dönmez. Son olarak güvercini gönderir. Güvercin gagasında bir dal parçasıyla geri döner. Nama diğer kuşların akıbetini sorar. O da onların leş yemekle meşgul olduklarını söyler. Nama onların kıyamete kadar leş yemelerini söyler. Güvercine ise sadakatinden dolayı kıyamete kadar evlatlarıyla beraber yaşamasını söyler.
(…)
‘Sel suları bütün dünyayı örtünceye kadar Tengiz Han (deniz) dünyaya hakimdi. Onun hükümdarlığı sırasında Nama adında bir adam yaşıyordu. Tanrı Ülgen ondan bir gemi yapmasını istedi. Nama’nın Sozun-uul, Sar-uul ve Balıksa adında üç oğlu vardı. Nama, gözlerini kaybetmek üzere idi. Onun için geminin inşasını oğullarına bıraktı. Bir dağın tepesinde inşa edilen gemi tamamlanınca, Nama oğullarına geminin köşelerine ve duvarlarına her biri, sekiz kulaç boyunda halat asmalarını söyledi. Bu halatların yardımıyla sel suyunun kaç günde sekiz kulaç yükseldiğini hesaplayacaktı. Daha sonra Nama, ailesi ve yükselmekte olan sudan korkarak etrafında toplanan çeşitli hayvanlar ve kuşlarla birlikte gemiye bindi. Yedi gün sonra yere bağlı olan halatlar koptu ve gemi yüzmeye başladı. Bu demekti ki su sekiz kulaç yükselmişti. Yedi gün daha geçince Nama, en büyük oğluna geminin penceresini açıp çevreye bakmasını emretti. Sozun-uul her tarafa baktı ve dedi ki ‘her şey suya gömülmüş, sadece dağların zirveleri görünmektedir’. Daha sonra babası tarafından tekrar etrafa bakması söylenince şöyle dedi: ‘şimdi hiçbir şey görünmüyor, sadece gökyüzü ve su.’ Sonunda gemi birbirine bitişik olan sekiz dağın tepesinde durdu. Bu sefer Nama, pencereyi açtı ve kuzgunu serbest bıraktı. Kuzgun geri dönmedi. Ertesi gün Nama ineği saldı ve üçüncü gün güvercini uçurdu, güvercin gagasında huş ağacının dalı ile döndü. Nama, güvercin vasıtasıyla gönderdiği hayvanların birer leş bularak, onları yediklerini öğrendi. bunun üzerine Nama öfkelendi ve bu hayvanları şu sözlerle lanetledi: ‘şimdi yaptıklarını dünyanın sonuna kadar yapmaya devam etsinler.” (Holmberg1927: 364-365’den alıntılayan Turan, Fatma Ahsen (2004). ‘Türk Kültüründe Tufanla İlgili Anlatılar’, Mitten Meddaha Türk Halk Anlatıları Sempozyum Bildirileri. Ankara: Gazi Üniversitesi THBMER Yayını, s. 164, 165).
Mitin devamında Nama’nın çok yaşlandığı, karısının da öbür dünyada kendilerine hükmedebileceği için ölmeden önce sel felaketi sırasında kurtardığı bütün insanları ve hayvanları öldürmesini tavsiye ettiği belirtilmektedir (Turan 2004: 165).
‘karısının sürekli tavsiye ve telkinleri karşısında huzursuz olan Nama, ne yapacağını şaşırır. O zaman, annesinin niyetini bilen Sozun-uul babasına şöyle bir olay anlatır: ‘Ben bir mavi mor inek gördüm, bir insanı yiyordu, öyle ki yediği insanın sadece bacakları görünüyordu.’ Bu temsili olaydan Nama oğlunun ne söylemek istediğini anlar ve kılıcını çıkarıp karısını cezalandırır. Nihayet Nama cennete göçer ve yanında oğlu Sozun-uul’u da alır ve onu beş yıldızlı bir takım yıldızına dönüştürür.’ (Holmberg1927: 364,365’den alıntılayan Turan 2004: 165).
(…)
(…) Suların çekilip çekilmediğini anlamak için Muh önce kuzgunu ardından güvercini gönderir. (…)”
agy, Yrd. Doç. Dr. Berna Ayaz, s. 250-253

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: