Anasayfa > Edebiyat > Varlık ve Dedektif – Sherlock, Poirot

Varlık ve Dedektif – Sherlock, Poirot

Dedektiflik benim için hep ‘yaşam’ dolu bir fantezi olmuştur. Burada tabii ki sanatın ele aldığı dedektiflikten bahsediyorum, yoksa dedektifin gündelik hayattaki gerçek polislik mesleğinden değil. Muhtemeldir ki dedektifin gerçek karşılığı stilize edilenden farklı olarak rutin bir meslektir ama sanatta dışavurulan dedektif ideali tam da özgül anlamda dedektiften yola çıksa da ve çoğu zaman yaratıcısı onu kurgularken hiç de bu çabada olmasa da bambaşka bir metafora dönüşüyor bende. Nedir edebiyatta ya da sinemada bir dedektif karakterini bunca çekici kılan ve izleyicide onunla özdeşleşme isteği uyandıran özellikleri? Sıradan insanın hayatında olmayan heyecanlar yaşaması mı; genellikle etraflarını saran çekici kadınlar olması mı; karizmatik ve zeki olmaları mı ve bunun gibi alımlayıcının rutin hayatında eksikliğini duyduğu ihtiyaçlar mıdır onları bu denli çekici kılan? Büyük ihtimalle bunların hepsi etkilidir sanattaki dedektif idealinin hep çekici olmasında. Ama bana kalırsa onların asıl belirleyici özelliği üzerinde açıkça hiç durulmasa da hem eylem olarak hem de bizzat bedensel olarak ‘dünyanın’ içinde olmaları ve yine hem tinsel hem bedensel varoluşlarıyla varlığa ve onun hakikatine neredeyse zorla girme çabasında olmalarıdır. Yani dedektifler de bilim adamları, filozoflar ve sanatçılar gibi hakikatin peşindedirler. Ne ki bu hakikatin peşinde oluş tarzları ve niyetleri hepsinden farklı fakat hepsinden daha sahicidir. Bilim adamları gibi günlük hayatla bağları zayıf bilimsel bilgilerin peşinde değildirler; bilim adamları evrenin yasalarının peşinde koşmazlar ve yine bilim adamları gibi motivasyonları saf merak veya bilme isteği değildir. Filozoflar gibi evrensel felsefi sorunlar üzerine akıl yürütmezler; kavramsal bir macera değildir onlarınki. Sanatçılar gibi güzelliğin (ki çoğu sanatçı için güzellik hakikatle örtüşür) peşinde değildirler.

gould_ending_2_600

Öncelikle profesyonel bir iştir onlarınki. Ya özel bir dedektiftir söz konusu olan ya bir devlet memuru. Bazı özel dedektifleri hakikati aramaya iten güdü ev kirasını ödemektir; hayatını idame ettirmektir. Philip Marlowe bunlardan biridir mesela. Genelde onun kriminal hakikati arayışı bir müşterisinin bürosuna gelmesiyle başlar; bazen de içinde bulunduğu karanlık dünya onu böyle bir hakikat arayışına iter. Hakikati ister müşterisi için ister kendisi için arasın ona karşı tavrını belirleyen ise bizzat kendi varoluşu kendi ahlaki ilkeleridir. Hakikate ulaştığında ona karşı kendi özgün etik ilkeleri devreye girer; öyle ki işin içinde bir müşteri varsa hakikati ona olduğu gibi vermemeyi seçer bazen eğer ortada müşteri felan yoksa ilkeleri onu kendi özgün eylemine iter. Örneğin The Long Good Bye’da yakın dostunu suçlu bulur ve infazı da bizzat kendi yapar. Bazı özel dedektifler için ise kriminal hakikatleri araştırmak elit bir yaşam biçimidir. Bu dedektiflerin edebiyat ve sinema dünyasındaki en bilindik örnekleri Sherlock ve Poirot’dur bana kalırsa.

maxresdefault

Poirot, Belçikalı bir polis iken Almanların Belçika’yı ele geçirmesi üzerine İngiltere’ye gitmiştir. Poirot tam anlamıyla aristokrat zevklere sahip tipik bir burjuvadır. Küçük elit zevklerle mutlu olabilen orta yaşlı ve yaşlı bir ev adamı portresi çizer. Güzel bir çikolata, güzel bir kravat veya güzel bir aryayla mutlu olabilir, büyük tutkuları yoktur. Bu karakterini büyük ihtamalle yaratıcısı Agatha Christie’den almıştır. Yaşlı polisiye yazarı bir kadın aseksüel bir dedektif olsa nasıl olurdu sorusunun yanıtıdır adeta. Peki nedir paraya pek ihtiyacı yokmuş gibi görünen Poirot’yu kriminal olayların arkasındaki hakikati çözmeye iten? Öncelikle onun da her özel dedektif gibi müşterileri vardır. Ama aslına bakarsanız onlar sadece birer bahanedir; Poirot ‘gri hücrelerini’ çalıştırmaya düşkündür. O bir nevi mantıkçıdır ve mantığını kullanmak için cinai olaylara ihtiyacı vardır. Bazen de kendini esrarengiz kriminal olayların içinde buluverir Marlowe gibi. Ama Marlowe’dan farklı olarak film noir dünyasının karanlıklarında karşılaşmaz suçla; onun suçla karşılaştığı yerler de kendisi gibi elit ortamlardır: Orient Expresi vagonları, Ünlü Oteller, Balolar, Davetler vb. Ve bu suçla karşılaşmalardan örtük bir mutluluk duyar Poirot; o bir filozoftur ve işte çözülmeyi bekleyen bir felsefi sorunun içindedir; bir filozof için bundan iyisi olabilir mi?

Huty1913428

Sherlock’a gelirsek onun da Poirot gibi elit ve aristokrat bir özel dedektif olduğunu görürüz. Ve fakat karakter olarak bambaşkadır Sherlock. Her ne kadar onda da aseksüel bir hava varsa da Poirot gibi vakit geçirmek için örgü ören bir yaşlı kadın da değildir kesinlikle. Onun için boş vakti geçirmeye çalışmanın bizzat kendisi bir zulümdür. Bir ansiklopediden farkı olmayan zihnini kullanamadığında delirircesine acı çekmeye başlar Sherlock. Bu acıdan kurtulmak için kitap okumaktan, meditasyondan, bilimsel deneyler yapmaktan keman çalmaya kadar her yolu dener ama bu boşluk uzadıkça Sherlock’un çılgınlığı da artar ve Sherlock artık kendini odasına kapatıp yerden yere atmaya; evin içinde tabancayla sağa sola ateş etmeye ve uyuşturucu kullanmaya kadar vardırır işi. Hatta bana kalırsa yaratıcısı Doyle’un onu öldürmesi için ona fazla uzun süren boş vakit vermesi yeterli olurdu. Böyle bir kugu onu intiahara sürüklerdi kesinlikle. Sherlock insan zihninin hem hafıza hem işlev olarak zirvesidir. Zamanında insanlığın sahip olduğu bütün bilgilere sahiptir sanki. Bazı kitapların bazı metinlerini sayfasına satırına kadar hatırlayabilir. O hem bilim adamıdır; hem filozof hem de sanatçıdır; yani tam bir deha. Ama kendini ne bilime ne felsefeye ne de sanata adamıştır; varsa yoksa kriminal olayların -hem de en zor olanlarının çözümüne- adamıştır kendini. İşte dedektif metaforunu bilim adamı, filozof veya sanatçıyla hem özdeşleştiren hem de kesin çizgilerle ayıran nokta da burada yatmaktadır. Dedektifler sadece varlığın zihinsel kurgulanmasıyla yetinmeyen; yetinemeyen karakterlerdir. Kriminal sorunlar aracılığıyla varlığın kavramsal yanının ötesine giderler; bizzat onun içine dalar, ona dokunur, onu deneyimlerler. Albert Camus öldürme eylemini tarihsel arka planıyla felsefi olarak soruştururken dedektifler tek tek öldürme olaylarını soruştururlar. Böylece bilimde soğuk; felsefede soyut ve sanatta estetize bir kavram olan ölümün bizzat gerçekliğine neredeyse temas edecek kadar yaklaşırlar. Çünkü hem tek tek ölümleri soruşturmakta hem de bizzat ölümle burun buruna gelmektedirler. İşte Sherlock da bu yüzden  cinayetleri ve kriminal vakaları çözmeye adamıştır kendini. Cinayet sadece cinayet değildir; suç sadece suç değildir artık. Felsefenin, sanatın ve kısmen de bilimin yüzyıllardır içine düştüğü sonsuz uçurumun yani insanın, insan doğasının referans noktalarıdır. Diyalektik olarak ölüm anlaşılmadan hayat anlaşılamaz; cinayet ve suç anlaşılmadan da masumiyet anlaşılamaz; kısacası insan denen muammanın bu en uç noktaları anlaşılmadan insan doğasının kendisi de anlaşılamaz. Hatta varlığı anlamak için tek çıkış noktamız özneyse, insansa varlığı anlamak için bile cinayet ve suç sağlam referans noktalarıdır bir bakıma. Ama dediğim gibi dedektifler diğerleriyle aynı konuyu ele alıyorlarsa da ve böylece diğerlerinin metaforuna dönüşüyorlarsa da anlamaktan ziyade deneyimlemeleriyle ayrılırlar onlardan. Dolayısıyla ne cinayetsiz ne de suçsuz yapabilir Sherlock. Bazen müşterileri vesilesiyle girer soruşturmaya bazen yine diğerleri gibi soruşturmanın içinde bulur kendini; hiç olmadı günlük gazete sayfalarından kendi çıkarır soruşturmasını. Başka türlü huzur bulamaz çünkü zihni; yetersiz uyarılmadan çılgına döner. Ayrıca bence bu büyük deha için anlamsızdır varlık ve yaşadığını deneyimlemek için muhtaçtır ölüme, ölüme yakın olmaya.

matthew-mcconaughey-explains-the-four-stages-of-rustin-cohle-in-true-detective-header

Buraya kadar bahsettiğim sanat literatüründeki dedektif karakterlerin hepsi kelimenin her anlamıyla ‘özel’ dedektiflerdi. Bir de literatürün devlet memuru dedektifleri vardır yani polis dedektifler. Bu dedektiflere örnek olarak sadece bir tane dedektiften; True Dedektif dizisinin ilk sezonunda Matthew McConaughey’ın muhteşem bir biçimde hayat verdiği Rustin Cohle karakterinden bahsedeceğim. Cohle’un hayatı tam bir travmalar silsilesidir. Annesi o çocukken evi terk etmiş, çocukluğu babasıyla Alaska’da geçmiş; sonra babasını terk edip ABD’nin sıcak yerlerine kaçmış ve orada da  kendini narkotik polisin uyuşturucu çeteleri içine sızdırdığı bir köstebek olarak bulmuştur. Bu sırada uyuşturucu bağımlısına dönüşen Cohle’un hayatındaki kötü gidişattaki final ise nihayet çocuğunun bir trafik kazası sonucu ölümü olmuştur. Bu olay yüzünden üstüne bir de karısından boşanmıştır. Polise köstebeklik yaptığı sırada bir takım karanlık olaylar olmuş ve polis ona sus payı olarak bazı seçenekler sunduğunda Cohle onlardan kendisini dedektif yapmalarını isteyecektir. Cohle, dedektif olma isteğinin nedenini İncile atıfta bulunarak insanlığın bir parçası olma ihtiyacıyla açıklar. Ama bu açıklama neden cinayet masasını tercih ettiğine yanıt vermez. Bu sorunun cevabı çok açıktır aslında: Cinayet masasını seçer; çünkü Cohle hayatın kıyısındadır, hayattan çok ölüme yakındır ne var ki intihar edecek cesareti yoktur. Bu yüzden ona en uygun polis departmanı ölüme en yakın departmandır doğal olarak. Onu diğer dedektif karakterlerden ayıran en belirgin özelliği ise felsefi görüşü konusunda gayet açık olmasıdır. Tam bir nihilisttir o; açıkça söyler bunu. Hayat anlamsız bir ilüzyondur ama madem intihar edememektedir eylemek zorundadır. Eylem olarak da cinayeti soruşturmayı seçmiştir. Soruşturmasında sonuçtan çok süreci sever gibidir; maktulleri ve katili anlamaktır asıl ilgisini çeken: Maktullarin yüzlerindeki kabulleniş ve huzuru görmek; katilin karanlık ruhuna nüfuz edebilmek. Yani bu metindeki dedektif metaforunun kusursuz bir örneğidir Cohle.

Sonuç olarak dedektif metaforunda bilim adamı, filozof ve sanatçı biraradadır. Ama bu metafor onlardan ileri gidip etiyle kanıyla hayatın, varlığın tam merkezine yalın ayak yol alan sahih varoluşu da imgelemektedir.

Barş Kahraman

23 Ocak 2017, Ankara

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: