Anasayfa > Edebiyat > Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marques

Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marques

“(…) Hükümetten yardım görmüyorlar diye kimsenin sıkıldığı yoktu. Tam tersine, hükümet şimdiye kadar huzurlarını bozmadığı için herkes, halinden hoşnuttu ve böyle de sürüp gitmesini istiyorlardı, bu kasabayı önüne gelen zıpçıktı emir versin diye kurmamışlardı. (…)”

Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marques, Çev: Seçkin Selvi, Can Yay., İstanbul, 2015, s. 68

“(…) Kızlara elini değdirmeden ayaklarını nasıl atacaklarını gösteriyor, onlar ders alırken odadan bir an bile, ayrılmayan Ursula’nın dostça bakışları altında, metronomla tempo tutuyordu. Ders yaptıkları günler Pietro Crespi, sımsıkı ve esnek kumaştan yapılma özel bir pantolonla, altı yumuşak pabuçlar giyiyordu. Jose Arcadio Buendia, karısına ‘Sen gönlünü ferah tut, hanım,” diyordu. “Bu adam top.’ (…)”

Agy s. 72

“(…) Sonra soğanlı bifteği, pilavı ve fırınlanmış muzları aynı tabağa alarak ağır ağır yedi. En iyi koşullarda da, en zor durumlarda da iştahında değişiklik olmazdı. Yemekten sonra üzerine bir ağırlık çöktü. Bir çeşit bilimsel batıl inanç denilebilecek bir düşünceyle, yemekten sonra iki saatlik sindirim süresince ne çalışır, ne okur, ne yıkanır, ne de sevişirdi. Bu inancı öylesine köklüydü ki, askerlere sindirim bozukluğu çektirmemek için kaç kez askeri harekatı ertelediği olmuştu. Hamağına uzandı, kalem çakısının ucuyla kulağının içini temizledi. Birkaç dakika içinde uyuyakaldı. Düşünde, beyaz duvarlı boş bir eve girdiğini gördü. Eve ayak basan ilk insan olmak canını sıkıyordu. Düşünde, bu düşü bir gece önce gördüğünü ve yıllardır arasıra hep aynı düşü gördüğünü hatırladı. Daha uyanmadan biliyordu ki, uyandığı anda düşü unutacaktı. Çünkü zaman zaman yinelenen bu düşün özelliği düş içinde hatırlanmasıydı. (…)”

Agy s. 297, 298

“(…) Üç alay, trampet sesine ayak uydurarak marş temposuyla yürüyordu. Çok başlı bir canavarın homurtusunu andıran solukları, öğle güneşiyle parlayan havaya zehirli buhar saçıyor gibiydi. Askerler kısa boylu, tıknaz, hayvan yapılıydılar. At gibi terliyorlar, güneşte yanmış hayvan derisi kokuyorlar, dağlık bölge insanlarına özgü inatçı ve suskun bir dirençle dayanıyorlardı. Alayların geçişi bir saatten uzun sürdüyse de, bunlar peşpeşe çemberler çizerek dönen birkaç mangadan farksızdılar. Çünkü hepsi birbirinin eşiydi, hepsi aynı orospunun çocuklarıydı ve sırt çantalarıyla mataralarının ağırlığını, süngü çakılmış tüfeklerinin ayıbını, körü körüne itaatin onmaz çıbanını ve sözümona onur duygusunu hep aynı vurdumduymazlıkla yaşıyorlardı. (…)”

Agy s. 337, 338

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: