Anasayfa > Edebiyat > Bazı Kadınlar Akvaryumdaki Balıklar Gibi

Bazı Kadınlar Akvaryumdaki Balıklar Gibi

Şairin Romanı, Murathan Mungan

“(…) Uzun zamandır yaşadığı hiçbir anı aceleye getirmemeyi öğrenmişti. Gene öyle yaptı. yaşadığı anı derinleştirdi, uzattı, tadına vardı. ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey şimdiki zamandı. İnsan içinde yaşadığı anı derinleştirmeyi zamanla, yani zaman azaldıkça öğreniyordu. (…)

(…)

‘İyi şiir de doğa gibidir,’ derdi ilk ustası, ‘en çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarır.’ (…)

(…) ‘Şairlerin ortalığa hakim olacakları saatler herkesin uykuda olacağı saatlerdir,’ derdi. ‘Geceyarısından sonradır ve sabahın ilk saatleridir. Herkesin uykuda olduğu saatleri kullanır şairler. Çünkü zaman hırsızıdırlar. başkalarının zamanlarını çalarlar. Yeryüzünün saklı zamanlarını, uykulu zamanlarını kullanırlar. Herkesin ortak kullandığı saatlerde zaman zayıflar, güçsüz düşer. Çünkü paylaştırılmış, bölüştürülmüş, diri tutulmuştur; ışığın ve gölgenin oyunlarından mahrum bırakılmıştır; her şey çok aydınlıktır. Nesnelerin ve hayatın görünüşü çiğdir. Nesneler de gizlenir, esinler de… Kelimelerin yalnız bir anlamı vardır gündelikte. Oysa, yerkürenin uykulu olduğu saatlerde doğa da, nesneler de kendilerini daha çabuk ele verirler. Zamanın daha som, günün daha zayıf olduğu saatleri kullan yeryüzüyle söyleşmek için. Sözcüklerin ilk günkü anıları en iyi öyle anımsanır, öyle anlaşılır.’

(…)”

Şairin Romanı, Murathan Mungan, Metis Yay., İstanbul, 2011, s. 9-11

“(…) Kendi zamanı içinde kamaşan şu anın kendine özgü şiirini, kendi sözcükleri, kendi şiiriyle değiştirmek istemiyor Bendag, ama neredeyse kaçınılmaz biçimde kaç yıldır hep böyle oldu bu; hayatın şiirinin yoğunlaştığı anlarda hep kendi şiiri çıkagelerek hayatı ona yaşanmaz etti. Şiir, arada bir nöbeti tutan uykudaki hummaydı. O şiiri bıraktığı halde, şiir onun yakasını bırakmadı.

(…)”

agy s. 19

“(…)

Bendag’ın süren sessizliği üzerine ekleme gereği duyuyor kadın:

‘Yabancısınız, belli.’

‘Nereden anladınız?’ diyor Bendag.

‘Yüzünüz, yabancı yüzü.’

Bendag gülümsüyor, ‘Bazı yüzler öyledir. Ben burada yaşarken de yabancı sanırlardı beni.’

(…)”

agy s. 24

“(…)

‘Şairlerle ressamlara devlerin dikkati gerekir,’ derdi ustası. ‘Görünüşlerinin aksine tabiatın en zayıf canlıları devlerdir çünkü. İlk onlar silindiler yeryüzü üzerinden. Bu yüzden devler daha dikkatli olmalıdır. iyi bir dev, tavşan uykusuyla uyumalıdır. Çünkü hayat onu her an gafil avlayabilir.’

(…)”

agy s. 40

“(…)

‘Genç yaşta fazla akıl bazen insanın yolunu erken kapatır,’ dedi Bendag. (…)

(…)

(…) İyi sanatın, iyi şiirin bir yardımı da buydu insana. Sizi sahip olmadığınız zamanlara taşırdı; yalnız geçmişe değil, geleceğe de…

(…)”

agy s. 48, 49

“(…)

‘Uykudaki ruhlarımızı kaybetmiştik, belki şiir onu bize yeniden geri verir,’ dedi Tagan.

(…)

(…) Karşınızdakinin ihtiyacı’ olduğunuzu anlamak sevginin başlangıcıdır. (…)”

agy s. 64

“(…) Yalnızca kendi toprağında okunur, okunabilir olmak, iyi şiire yetmez. İyi şiir, doğduğu toprağın iklimini başka iklimlere dönüştürebilme gücüne, yeteneğine sahip olmalıdır. (…)”

agy s. 71

“(…) Çarenin olmadığı yerde yol çaredir. (…)”

agy s. 73

“(…) ‘Dersini iyi anlamışsın. Senin ruhunun şiiri var. Onu iyi korumaya bak!’

(…)

“Geleceğimizi yapan şey, yazgımızdan, bize tanınan olanaklardan, karşımıza çıkan fırsatlardan çok, ruhumuzun şiiridir Moottah. Bizde olan bir şeydir. Anlıyor musun?’

(…)”

agy s. 93

“(…) Doğanın şiirini yazmaya çalışan şair bunu sözcüklere ve kendi diline çevirir. Şiirin kendisi bir çeviridir.

(…)

“Doğada sözcük yoktur derim ya hep, evet doğada sözcük yoktur, ama doğada şiir vardır. (…) İşte size bir şiir tanımı daha. Bu tanımı da çiçek kurutur gibi diğerlerinin arasına koyup saklayın.”

(…)”

agy s. 98

“(…)

“Hayvanlardan yayılan o olağanüstü kendiliğindenlik, o doğallık duygusu!” diyor Moottah. “Bakın hiçbir insan bunu taklit edemez. Hiçbir sanat, o kadar doğal olamaz. Yalnızca hayvanlar o kadar saf ve doğaldır, insanoğluysa bir yapımdır. Biz de iyi bir yapım olmak için elimizden geldiği kadar çok şey öğreniyor, öğretiyoruz, değil mi çocuklar? Bakın hayvanlar yaşamlarına anlam aramazlar, varoluşlarını sorgulamazlar. Bütün bunlar bizim cezamızdır. Hadi cezamızı güzelleştirelim. İnsanı tabiata şiir bağlar. Taabiatı ancak şiirler anlayabilir, kendimizi tabiata ancak şiirle bağışlatabiliriz.”

(…)”

agy s. 105

“(…) ‘Katil olmak için gereken özelliklere, şair olmak için gerekenden daha çok sahip olan nice şair tanıdım şu ömrümde.’

(…)”

agy s. 158

“(…)

Gamenn tılsımına tutulmuş gibi daldığı manzaranın ürperticiliğinden bakışlarını güçlükle alıp ardına dönerken yüksek sesle, ‘Dağ şairlerinden biri ne demiş: ‘Vadiye bakan yamaçların gözleri vahşi olur.’ Bu sözün ne demek istediği en çok bu evde hissediliyor sanki,’ diyor. (…)”

agy s. 160

“(…) Ona göre, bir çok dilde şiir sözcüğünün hem yasa, hem ezgi anlamına gelmesi bir raslantı olamaz. Şiirin, gündelik konuşma dilinden çok önce bulunduğunu hatırlatıyor. Bir soyutlama olarak şiir, gündelik dilin bulunuşundan sonra ortaya çıkmış, bu nedenle sonradan damıtılmış bir şey değil. İlk kutlu metinlerin şiirli dille yazılması da bir raslantı sayılamaz. İlk tekerlemeler, ninniler, çağırma ya da kovma büyülerini hatırlamak yeter… Dilin ilk varoluş biçimi şiir aslında. Ona kalırsa, şimdilerde şairlerin yeniden elde etmeye çalıştıkları bu saflık işte! Bir kez yitirdikleri ve bir daha hiçbir zaman erişemeyecekleri bir katıksızlığın peşindeler. ‘İnsan önce vardı, sonra dil geldi, bu nedenle dil gelmeden önceki kendimizin varlığını hissediyor, ama hatırlamıyoruz.’

(…)”

agy s. 165

“(…) Rüya Terbiyecilerine gelince, onlar da rüyasının yükünü taşıyamayan, uykusunda yorulan, ruhu kararan, uykuda gördükleriyle boğuşan insanları kendi rüyalarıyla tanıştırıyor; insanın ham doğasının dili olduğuna inandıkları rüyayı sahipleri için terbiye ediyorlarmış. Onlara göre rüya başlı başına bir dildi, içimizdeki yabancı dil; onu öğrenmek, terbiye etmek, yaşamımızı yönlendirmek için onları kullanmayı öğrenmek gerekiyordu.

(…)

‘Rüyalarımız kendimize sorduğumuz resimli bilmecelerdir,’ diyor Kuyuhera. (…) ‘Benim geldiğim yer olan Wynmock eskiden rüyaların atasının uyuduğu yer olarak bilinirmiş. Hala yerküredeki her insanın  gördüğü rüyaların oradan çıkıp geldiğine inanılır. Rüyaların atası, bütün bir insanlık tarihini rüya olarak görmüş orada. Belki bizim hayat diye yaşadığımız onun rüyasıdır yalnızca. Çok önceleri gördüğü, belki de çoktan unuttuğu bir rüya…’

(…)”

agy s. 207, 208

“(…) ‘Ben anlatmaya çalışırken rüyam kaçıyor,’ dedi. ‘Kelime bulduğumda rüyam soluyor, benim gördüğüm rüya olmuyor artık o. Dil, rüyamla arama giriyor. Kullandığım kelimelere inanıp rüyamı değiştiriyorum, hatta ihanet ediyorum sanki; kendimi ve rüyamı yanıltıyorum kelimelere döktüğümde.”

(…)”

agy s. 210

“(…)

Hakkında sıkça yazılıp söylendiği gibi her zaman evsizliğin şiiri olmuştu onunki. Kendini sokaklara, başka kentlere, denizaşırı topraklara vurması evlere, ev içi hayatlara inançsızlığından değildi; oyerkürenin kendisini bile evi gibi hissetmemişti ki hiç! Tedirginliğinin bir kabuğu yoktu. Çırılçıplak bir tedirginlikti onunki. İnsanın içini çizen saydam bir cam; her adımında etinde kımıldadığını duyduğu kesici bir aletin, göğüs kafesinin içinde öylece duran varlığı… İyi şiir yazıyor olması onu yalnızca sakinleştirmiş, ama iyileştirmemişti. Belki de şiirin böyle bir gücü yoktu; en azından sahibine yoktu. Yerküredeki yabancılığına her an acıtıcı bir çıplaklıkla tanıklık eden savunmasız gözlerle bakıyordu çevresinde olup bitenlere… Yaşamda her şeyin geçici olduğunu bilmenin varoluş kederini sürekli diri tutan o umarsızlık bilinciyle, yerküredeki her şeyi dolgun bir yürekle cömertçe, sabırla, karşılıksız seviyor ve sonra yaşamın ona görmeyi armağan ettiği ne varsa yerküreye yeniden şiir olarak geri veriyordu. Kendi yaşamında erken barıştığı, artık varlığının kopmaz bir parçası haline gelen geçiciliğe ilişkin bu farkındalık hüznü belli anlarda yüzünde zamanın dışına çıkmış bir gülümseyiş olarak beliriyordu. O, zamana gülümsüyordu.

İlk ustası, ‘Ölümü o kadar erken keşfetmişsin ki, korkuyorum senden,’ demişti çok yıl önce. Bendag ise kendi farkında olmadığı bu keşfin o kadar içindeydi ki bu sözlere yıllarca hak ettiği anlamı veremedi.

(…) ‘Uzak dediğin önce içinde birikir insanın, sonrası yalnızcqa yoldur,’ denirdi. (…) ‘Yol düşüncelerle hafifler. Çıktığımız yol içimizde uzar gider. Yol bizi derinleştirir. Kendimiz bir yol oluruz,’ denirdi.

Kimilerine göre yolun sardığı yaralar, yurdu olanların yaralarıdır. Bir yerden bir yere giderken alınan yaralara ise başka yollar çare olur… Bendag, kendisinin bir yurdu olmadığını anladığında, yurt yaralarıyla yol yaralarını ayırmayı öğrenmiş şifasız bir yolcu olarak çoktandır yollara vurmuştu kendini. Kaybolmayı seviyordu. Belki bulacak bir kendi bile yoktu, ama kendini arar gibi kaybolmayı seviyordu. Belki de şiiri, bu yüzden sahici, güçlü ve bir biçimden uzaktı. Her yere uzak. Öte yandan hep yanı başımızda.

(…) ‘Ustaların gölgesi uzun olur,’ diyerek zamanında onu uyaran ustası bütün büyük ustalar gibi onu çıktığı hiçbir yolda yalnız bırakmamıştı.

‘Ölülerimiz, yaşayan bir parçamızdır biz yaşadıkça,’ diye geçiriyor içinden Bendag. (…)

(…)

(…) Kendi şiirlerinin de hep böyle olmasını istememiş miydi? Hep aynı şeyi yazıp hiç kendini tekrar etmemek! Ne büyük bir ümitti bu! Daha gençken şiirlerinin bunu becerebildiğine inanıyordu, ama artık bundan emin değildi. Artık hiçbir şeyden emin değildi. Şiirleri de gençliği kadar uzak geliyordu şimdi ona. Hepsini hatırlıyor ama çoğunu artık tanımıyordu bile.

(…)”

agy s. 220, 221

“(…)

‘Rüyamda, önce uzun bir süre, kuyunun yer aldığı tepenin çevresinde kararsız adımlarla dönüp duruyorum. Yolculuğumun başından beri ona doğru olduğunu bildiğim halde güya oradan geçiyormuş, hatta onun farkında değilmişim,önemsemiyormuşum gibi yapıyorum. Sonra birdenbire kararlı adımlarla ona yöneldiğimde, bukez de tepeye çıkan yolu bir türlü bulamıyorum. Bir kyunun içinden çıkmışçasına beni sısılsıklam ter içinde bırakan nice çabalamadan sonra nihayet Şairin Kuyusu’nun başına varmayı başardığımda bu kez de sesim çıkmıyor. Ağzımı her açışımda sözcükler güneşte kalmış kağıtlar gibi ağarıp, uğursuz kuşlar gibiürküyle kanatlanıp benden uzağa uçuyorlar, onların bir daha hiç dönmeyeceklerini, beni sonsuza dek terk ettiklerini bilmenin kederiyle arkalarından bakakalıyorum. Sesler ve sözcükler, öksüz ve yetim bırakarak beni, sesimi, içimi, birer birer terk ediyorlar. Onları geri çağırmak için ağzımı her açışımda bu kez geri kalan sözcükler de uçmaya başlıyor. Her konuşma çabam, her ağzımı açma gayretim kayıplarımı çoğaltıyor yalnızca; sesimi yoksullaştırıyor. Bunun üzerine suyun içinde nefesimi tutar gibi ağzımı sımsıkı kapalı tutmaya, içimde kaç sözcük kaldığını hesap etmeye çalışıyorum. Soluğum kesilecekmiş gibi olduğu halde ben içimin tükenip tükenmediğini, sesimin nereye gittiğini, sözcüklerin nereye uçtuğunu merak ediyorum. Ağzımı her açışımda kanatlanıp giden sözcüklerin arkalarında bıraktığı boşluğu hayatımın geri kalanında neyle dolduracağımı merak ederek kederleniyorum. Bununla da bitmiyor: Bir süre sonra yitirdiğim her sözcüğün, yerküredeki karşılığının da silindiğini ya da benim artık onları görmemeye başladığımı fark ediyorum. Örneğin ‘tepe’ sözcüğü ağzımdan uçup bir tepenin ardında kaybolduğunda tepeyi de görmemeye başlıyorum artık. !Ağaç’ sözcüğünü yitirdikten sonra yolumun üstündeki tek tek ağaçlar da siste yutulmuş gibi görünmez oluyorlar. Böyle böyle yeryüzü gitgide azalıyor, eksiliyor, ıssızlaşıyor, uçsuzlaşan bir boşlukta kaybolmaya doğru gidiyor. Ben, gitgide daha çok korkuyorum. Bu kez bilerek ‘çöl’ diyorum, ‘Çöl zaten boştur, nereye kaybolabilir ki?’ diyorum gene içimden. Ağzımdan çıkan ‘çöl’  sözcüğü, çölde bir seraba karışıp kaybolduktan sonra, geriye bu kez de ancak körlerin görebileceği bir beyazlık kalıyor. Kalın, tok, koyu bir beyazlık. Kör değilseniz bile, kör edici bir beyazlık kaplıyor bütün ufkunuzu. Bir boşluk sandığımız çölün aslında bir hacmiolduğunu böyle anlıyorum. Sonunda bu beyazlığın acıtıcı körlüğüne daha fazla dayanamayıp uyanıyorum gözlerimi sımsıkı yumduğum bu rüyadan. (…)”

agy s. 228, 229

“(…)

Sahremina’nın bu sözü yıllar önce elini avucuna alıp kanını dinleyen Chinhaya’nın söylediklerini hatırlatmıştı Bendag’a: ‘Şiirn kanıyla rüyanın kanı aynıdır. Yazıldığında görülenle akanında saklanan aynıdır,’ demişti Chinhaya. (…)”

agy s. 301

“(…) Sonra ‘hiçbir yerde huzur bulmamak bazılarının kanında vardır,’ demişti. ‘Hiçbir yeri yurt tutamaz böyleleri. Kanları hep başka yerlere akar. Onları hayallerinin ardından gider sanırsınız çoğu kez; oysa sadece kanlarını kovalarlar. Sende şair kanı var. Hayatın boyunca çalkalanacaksın.’

(…)

Bendag bir gün ona ‘Yol, çare midir,’ diye sorduğunda, ‘Hiçbir şey, hiçbir şeye çare değildir,’ demişti Chinhaya. ‘Sadece var oluyoruz. Hepsi bu. Abartıp durmayın yaşamayı. Tesadüfler, sadelikleri içinde sevilip kabul edildikçe derinleşirler. İnsan aklının kolay entrikalarına sığdırmaya çalışmayın çevrenizde ve kaderinizde olan bitenleri, yaşamın işleyişini, doğanın, evrenin düzenini… Hayatın hilelerine akıl erdiremezsiniz. Tabiatın sebepleri vardır. İnsan aklı bu sebepleri biliyormuş gibi yapma bönlüğünü gösterir sadece. Deminki sorunu unutmadım. ‘Yol çare midir?’ diye soruyorsun. Yol çare değildir belki, ama yolda şunu öğrenirsin en azından: Sürgünün giderilemezliğini… Kendini yola vurmadan öğrenemeyeceğin bu kunt gerçeği… Ama bu dediğime bakma; bu söz, daha ağzımdan çıktığı anda solabilir. Örneğin gün gelir biri çıkar, kendisini evine tutsak eder, yıllarca kapı önüne bile çıkmaz, okuduklarına yazdıklarına gömer kendini, o da öyle yaşar kendi sürgününü. Hangisinin yapyığının doğru olduğunu kim bilebilir?’

(…)

(…) Ona son kez uğradığında ‘iyi şairlerin kanında bir hayvan vardır. Bilgelikle dizginlemeye çalıştıkları bir hayvan. Çoğu kez şahlandırmakta da, yatıştırmakta da güçlük çektikleri bu gizemli hayvan yol gösterir onlara. Yolda hayvanını kaybetmemeye bak!’ demişti Chinhaya. (…)”

agy s. 303-306

“(…)

Kişiliğinde hala dürüst olmayan yanlarının kalmış olduğunu görmek ilkin incitiyor onu, kendi gözünde küçük düşüp eksikleniyor;sonra yaşamayı sürdürmek için hala nedenleri kalmış olduğunu düşündürdüğü için cılız da olsa bir sevinç duyuyor bundan. Onca yılın yollarında kendinde keşfetmemiş olduğu hiçbir yan kalmadığını; büyümenin, öğrenmenin, tanımanın yollarını tükettiğini sanıyordu. Oysa insanı yüzleşmeyi kabul etmeye yanaştığı en son şeyin, kendi küçüklüğü olduğunu bilmez değildi. Yaşamı boyunca karşısına çıkanlarda görüp bildiğini, bu kez kendinde yakalıyor.

(…)”

agy s. 310, 311

“(…) Tıpkı bir şiirde çok kederli olan bir adamın, diğer bir şiirde çok neşeli olması gibidir bu. Şiirde ve tabiatta mutlak olan yoktur’

(…) ‘Bütün zamanlar birbirine benzer, birbirine benzemeyen anlardır. Şiirin ölümsüzlüğü bir an sanatı olmasındandır,’ demişti. (…)”

agy s. 316

“(…) Toyluk zamanlarında ‘Eski Zevkler Mahallesi’ denen yerlerde çok gezip dolaşmışlığı vardı ama, nicedir bedeni hikayesi olan dokunmalar arıyordu.

(…)”

agy s. 330

“(…) anlamak öldürmektir. (…)”

agy s. 338

“(…)

Rüyasında belirsiz bir mekanın karanlığında hızlı hareketlerle inip kalkan bıçağın, dönüşleri sırasında kalay parlaklığında ışıyan çakımlarını görmüştü ilkin. Art arda defalarca inip kalkan bıçağın hedefini, nereye inip kalktığını, neye saplandığını göremiyordu. Her şey simsiyah ve bembeyaz bir sessizlik içindeydi. Hedefine inen bıçağın saplandığı etten ilk dönüşünde üstünde beliren kanın, her inip kalkışta biraz daha çoğaldığını gördü ve bu kanın rüya olamayacak kadar canlı kırmızısı ürküttü Ümma’yı. Kanın varlığından çok rengindeki bu canlılık korkutmuştu. Kandan başka her şey rüyanın solgun bir parçası gibi görünüyorken, kanın kendisi alabildiğine sahici, gündelik yaşamda olduğu gibi gerçek ve akışkandı. Kendi kırmızılığı içinde yoğunlaşıp kıvam kazanan bu kanı gözleri açıkmışçasına capcanlı görüyor ve her bıçak darbesinden sonra kendi üzerine damlayacakmış gibi hissediyordu. Soluk alıp verişi hızlanmıştı Ümma’nın. Bıçağın çevresindeki karanlığın boşluğunda belli belirsiz varlığı hissedilen tekinsiz gölgeler içinde kimsenin yüzü görünmüyordu. Az sonra bıçak tam havadayken aniden ortaya çıkan bir başka elin, b ıçak tutan kişinin bileğini yakalayıp kavradığını gördü ve bıçağı hareketsiz hale getirene kadar iki el, iki bilek arasında süren boğuşmayı korkulu gözlerle izledi bir süre… Sonra bir başka el uzanıp bıçağın sahibinin yüzünü gizleyen başındaki kukuletayı açtı. Tam o sırada karanlıkta parlayanbıçağın ışığında sahibinin yüzü gün gibi aydınlandı. bir eliyle yüzünün parçalanmış yanını saklamaya çalışan Gamenn’di bu. üzerine ışık tutulmuş tavşan gibi kalakalmış, hiçbir yere kımıldayamadan korkuyla bakıyordu Ümma’ya. Dışarıdan gelebilecek her hangi bir tehlikeden çok insanın kendisinden gelebilecek bir şeye karşı duyduğu korkuya benziyordu yüzünde beliren sayrılı ifade. Sonra bir yerlerden bir kapı açılmış gibi üzerine düşen kaynağı belirsiz ışıkta bıçak tutan eli yakalayan elin de Gamenn’in kendisine ait olduğunu dehşetle fark etti Ümma. Gamenn’in dört kolu vardı ve tek bedenden yere iki gölge birden düşüyordu. Biri bıçak sallarken diğeri tutuyor, biri yüzünü açarken, diğeri saklıyordu. Gölgelerden biri ayaklanıp yerden kalktı, ayaktaki gövdenin içine saklandı. Bıçağın yere, diğer gölgenin üzerine düşmesiyle birlikte gölge kayboldu, her şey yeniden karanlıkta kaldı. Kesin bir sessizlik içindeki bu rüyadan Ümma’yı uyandıran duyduğu çığlık oldu; bu çığlık az önce tamamen karanlıkta kalan, geride bıraktığı rüyanın içinden geliyordu. (…)”

agy s. 358, 359

“(…) yuvarlandığı yerde kar aydınlığı kaplamıştı ortalığı. Zeey ile Tagan’la birlikte karlara bata çıka mutluluk içinde yürüyorlardı. Neşeyle tırmandıkları tepenin başında Serhenas onları bekliyor, sevinçle kucaklamaya hazırlanıyordu. Yüzünün uzaktan bile belli olan ışıltılı bir dolgunluğu vardı. Sanki yalnızca karın aydınlığı değildi yüzüne vuran, bütün varlığına yayılan bir çocuk iyiliğiyle parlıyordu. Çoktandır hiç bu kadar mutlu olmamıştı Moottah. İnsanın çocukken tattığı mutluluğun bambaşka bir mutluluk çeşidi olduğunu hatırladı. Bir daha asla tekrarlanamaz bir mutluluktu bu. İnsanı elinden erken alınan bir şeydi. Kırılan ilk oyuncak. Serhenas bulunduğu yerde ellerini birbirine sürterek ısınmaya çalışırken Moottah’ın duygularını anlıyor, yürekten paylaşıyormuş gibi uzaktan başını sallıyor, düşündüklerini sessizce onaylıyordu. O tepenin başında neşe içinde buluştuklarında bütün çocuklukları bir arada geçmiş dört kafadar gibiydiler; karın içinde sıralanmış duran: Serhenas, Zeey, Tagan, Moottah. Az ötelerinde seyrek aralıklarla manzaraya dağılmış ağaçlara, ak kırağıyla kaplı kış dalları… Bir daha hiç bu kadar mutlu olamayacaklarmış gibi doyasıya bir kaygısızlıkla gülüyor, gökyüzündeki dolgun bulutlara kadar yükselip uzanan kesintisiz kar tepelri içinde sevinçle koşturup duruyorlar. Sonra Serhenas günlerdir yağan karın ağzını örttüğü kuyunun içinden bir kar kızağı çıkarıyor. Moottah tanıyor bu kızağı, Serhenas’ın kızağıydı bu! Hatırlıyor, üzerinde süslü harflerle kızağın adı yazılıydı. Hiçbir anlamı olmayan bir sözcüktü; hatta ‘ben buldum,’ diye övünürdü Serhenas. ‘Şairler, anlamını sadece kendilerinin bildiği sözcükler uydurmazlar mı?’ Kızağı ters çevirip göğsünde tutarak altında yazan yaldızlı adı gösteriyor onlara. her yer kar beyazıyken bir tek bu adın yazılı olduğu tahtanın üzerinde sarı, kırmızı, yeşil, lacivert bir çerçeve içinde ‘Roasanayma’ yazılı. Hep birlikte bindikleri kızakla kendilerini kar yüklü tepeden aşağı neşeli çığlıklarla bıraktıklarında Şairin Kuyusu arkalarından çağırır gibi sesleniyor: ‘Roasanayma… Roasanaymaaa…’

Moottah bu ses üzerine ardına baktığında, okulun avlusundaki onlarca kardan adam arasında durup bir yandan omzuna aldığı şalı koltuğuna sıkılarken arkalarından el sallayan  öğretmenini görüyor. Hep hüzünlü biri olarak hatırladığı, Sohar ormanlarının akkanağaçları gibi hülyalı, incecik bir dalı andıran öğretmeni kar aydınlığı içinde gülüyor ona. Bir belirsizlikten diğerine geçercesine hem uğurluyor sanki onları, hem karşılıyor… Okulun avlusundaki kardan adamların hiçbiri erimemiş, hepsi olduğu gibi duruyor. Hayat herkesi haklı çıkarmış. Moottah yeniden çocuk olmuş okulun avlusunda sevinç içinde el çırpıyor.

Tepenin dik eğimli yamacında iyice hızlanan kızakla birlikte her şeyden uzaklaşırken arkalarından seslenen Şairin Kuyusu’nun sesi ta buradan bile duyuluyor: ‘Roasanayma… Roasanaymaaa…’

(…)”

agy s. 408, 409

“(…) Biliyorum, döndüğü yol yumak olmuş içinde, ama bir zaman sonra bir kadın olacak yanında. hayatın bitmediğini bir kez de onunla hatırlayacak bilge şair, büyük usta. Yıllar sonra bize suskunluğun uzun ve ketum yolculuğunu anlatacak.

(…)”

agy s. 416

“(…) Ama sen şair değil, ceninsin. şiirn kanında kilitli kaldın. (…) kanını görmediğini şiirinden tanıyamazsın kimin şair olduğunu kanı olamayanların yazdığı şiirlerin kanı akmaz ki kessen kelimelerini. (…)”

agy s. 417

“(…) Geçmişte kalmış bazı olayları hatırlayabildiğimiz kolaylıkla hatırlamayız ki geçmişteki kendimizi. Ne kadar çok yabancı yaşamıştır kendi geçmişimizde…

(…)”

agy s. 436

“(…) en azından kendisinin gerçekte kim olduğunu bilen, yalansız dolansız arkadaşlık edebileceği biri vardı şimdi yanında. Yıllardır ilk kez çevresinde böyle birinin varlığına ihtiyaç duyduğunu, en azından bir kişinin yanında olsun tamamen kendisi olmak istediğini fark etti (…)

(…)

(…) Bazı kadınlar akvaryumdaki balıklar gibi başkalarının gözleri için yaşarlar. (…)”

agy s. 447, 448

“(…)

Rüyasında irili ufaklı taşlar, rengarenk takılar, ışıltılı bilezikler, kolyeler, gerdanlıklar, halhallar altında yatan bir kadın görünüyor ona, genizden gelen boğuk, gizemli bir sesle çok uzaklardan seslendiğini, adının Ümma olduğunu, anakara’ya ayak bastığı ilk gün, onu rüyasında gördüğünü, ikisinin nihayet şu anda aynı uykuda buluştuklarını, sıkıntılı günler yaşadığını sezdiği Bendag’ın ilk fırsatta atlı polis Gamenn’i bulup ona bütün olanları bir bir anlatmasını söylüyor. ‘Her şey burada saklı,’ diyerek işaret ettiği taoma derisi çanta belirsiz bir el tarafından açılacağı sırada aniden ortaya çıkan kara harmanili adam elinde ay ışığı gibi parlayan bıçağını tam ortasından biçecekmiş gibi Bendag’ın yüzüne sallıyor.

(…)”

agy s. 461

“(…) Çocukken bilmeyiz, ama bütün geleceğimiz çocukluk yalnızlığında yatar. (…) Hayatta pek çok şeyi yalnızlıklarımıza borçluyuz. Yalnızlık sıcak bir şey değildir, ısıtılması gerekir. (…)”

agy s. 486

“(…)

Yıllar sonra bu gece rüyasında Zeheyra’nın yüzüklerini görmüştü Agabu, onun son sabahında göle fırlatıp attığı o yüzüklerini… Onları öldü sanıyordu, oysa rüyasında canlanmış ve başkasının parmaklarında kımıldıyorlardı şimdi. Sonunda ait olacakları bir eli arar gibi simisyah, kaygan bir boşlukta yüzer gibi ilerliyordu başıboş parmaklar; üzerlerindeki yüzükler yeni dövülmüş kılıçlar gibi dipdiri ışıyordu. Sonra tek tek bir araya gelerek karanlıktan yapılmış bir defteri kavrayıp Agabu’ya uzatıyorlardı. Meğer yaşam boyu onur ödülüymüş ona uzatılan; etrafta yüzlerce insan vardı, hepsi de gözlerini ona ve kendisine uzatılan o karanlık deftere dikmiş bekliyordu, herkesin içinde almamazlık edemezdi kendisine uzatılan defteri, korkuyla ürpererek sahipsiz parmakların sımsıkı tuttuğu o karanlık deftere uzandığı anda, kesik parmaklardan birinin olanca canlılığıyla eline temas etmesi üzerine uyandı Agabu.

(…)”

agy s. 494

“(…) Rüyalar hakikattir çünkü hakikatler bizim hayatımıza göre değildir. (…) Rüyalar sanıldığından çok daha uzun, büyük ve karmaşıktır, bizim gözümüze, aklımıza sığmazlar. Bize bir parça görünebilmek için semboller giyinmeleri bu yüzdendir. (…)”

agy s. 514

“(…) Zeki, akıllı, hırslı insanların başarısızlıklarında günün birinde mutlaka kötülüğe açılan bir kapı vardır. (…)

(…)

‘Yerkürede iyilik ve kötülük, şiir ve cinayet hep bir arada olagelmiştir. (…)’

(…)”

agy s. 554, 555

“(…) Bu yorgun acı biraz daha beklesin,’ diyordu. ‘Şimdi değil. Daha sonra, daha sonra. Her şey için çok vaktim olacak.’

(…)”

agy s. 561

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: