Anasayfa > Edebiyat > Şairler Neden Şiir Yazar 1

Şairler Neden Şiir Yazar 1

“Şiir yazmak zorunda mıyım, öteki insanlardan ayırmak için kendimi? Tanrı korusun!”
Lautreamont

Derler ki ünlü bir veli, Muhammed’in İsra ve Miraç mucizelerini kıskanarak şöyle dermiş: “Ben onun yerinde olsam bir daha dönmezdim. Tanrının katına çıkmışken geri dönmek niye?” Bu rivayet veli ve peygamber arasındaki farkı anlatmak için söylenir. Peygamber insanlara yol göstermekle yükümlüdür; veli ise o yolda yürüyendir; bu yürüyüş sırasında sadece kendi varacağı yeri düşünmesi bakımından bencildir de. Bu açıdan bakınca şairlerin neden peygamberler gibi kitleselleşemedikleri ve muridleri olmadığı ortaya çıkar. Çünkü şairlerin durumu da bu kıssadaki velinin durumuna benzer. Şairler bazen tek tek varolanlar aracılığıyla bazen direkt varlığı duyabilmekte ve onu dile getirmektedirler; ama onların da esas önemsedikleri bu estetik duyuştur; yoksa insanlara yol göstermek değil.

Estetik yaşantı ve şiir

Burada öncelikle bir parantez açıp estetik duyumun şiirsel olarak nasıl dile getirilebildiği sorusuna cevap vermek gerekir. Bu dile getirmede şiirin kullandığı en önemli araçlar günlük dilin dışında kullanıldığında bambaşka anlamlara bürünebilen sembol, metafor, benzetme ve imgedir. Bu konuda belki de ilk kafa yoranlar sembolist romantikler olmuştur. Onlara göre bütün bu araçlar görünüşün arkasındaki varlığı, varoluşu , ‘Ben’i söyleyebilmelidir. Bunun için de öncelikle ‘sembol’e önem vermişlerdir; çünkü sembolün, varlığın görünüşleri ile birliğini birleştirip varlığın zamansal boyutları olan dil, tarih, kültür ve akılcığı aşabildiğini keşfetmişlerdir. Böylece tek tek varolanların özüne nüfuz edilerek onun varlıkla bağıntısının ifşa edilebileceğini düşünmüşlerdir. İşte böylece varolanların bireyselliği ve varlığın bütünlüğü arasında dengeli bir söylem kurulup varoluşsal yaşantılar şiir olarak dile getirilebilir. Oysa felsefi söylem Levinas’ın da farkettiği gibi faşistçe bir biçimde tek tek varolanları genel bir kavramın potasında eritip onların bireyselliklerini yok ederek ve herşeyi tümel kavramın içinde aynılaştırarak şiirsel söylemin kurabildiği bu dengeyi varlık lehine varolanları gözden çıkararak bozmak üzerine kuruludur. Örnek vermek gerekirse tek tek varolanlar Platon’da İdea; Hegel’de Geist içinde eritilerek öznelliklerinden ve bireyselliklerinden koparılarak neredeyse yok edilirler. Sonuç olarak varlık yaşantılarının dile getirilmesine dayanan şiirsel söylem bu dile getiriş için kullandığı sembol, metafor, benzetme ve imgeyle kavramsal olarak dile getirlemez olanı söylerken bir yandan da tekil ve tümel arasında hassas bir denge kurarak birini birine feda etmeden evrensel bir tasarım olma ihtimalini barındırmaktadır.
Fakat sonuç olarak onları şair kılan varlık yaşantılarını nasıl dile getirebildiklerinden ya da şiirlerinin güzelliğinden ziyade o şiiri yazmalarına yol açan bu estetik yaşantılarıdır. Peki ama aslolan yaşantıysa neden şiir yazar bir şair; neden yaşantısını dışavurma gereği duyar? Varlığı yaşayıp sussa olmaz mıdır? Şairin de suskun mutasavvıflar gibi varoluşuna dair dilindeki zikrin kalbine intihal edeceği; kalbinden de lafız ve kelimelerin silinip sadece onların manasının kalacağı ulaşması gereken son bir takva basamağı var mıdır? Yani şair aslında şairliği de aşmak ve sonsuz suskunluğuna varabilmek için mi şiir yazmaktadır?

Bilimsel, felsefi ya da dini bir metnin neden yazıldığı az çok anlaşılır. En kestirmeden bunların bilgilendirme amacı taşıdığı; bilgileri gelecek kuşaklara aktarmak için yazıldığı söylenebilir. Ama sıra edebiyata ve özellikle şiire gelince durum biraz daha farklı gibidir. Şöyle ki deyim yerindeyse şiirsel “bilgi aklın ilkelerine değil, duygunun ilkelerine bağlıdır.” Yani şiirde aslolan bir bilgiyi aktarmaktan öte bir şeydir. ‘Neden sanat yapılır?’ şeklinde sanatın diğer dallarına da genişletilebilecek bir sorudur bu. Ama biz bu soruya şiir üzerinden bir cevap bulmaya çalışacağız.
Bu kitabın birinci baskısında bu soruyu kısaca şöyle geçiştirmişim: “…varlık dile geldiği an şair tarafından şiire dönüştürülmelidir; yoksa bu çok önemli varlık yaşantısı şiire dönüşmeden unutularak şairin avuçlarından bir daha dile gelmemek üzere kayıp gidebilir.” Bir bakıma da haklıdır bu görüş. Ne de olsa bir yaşantı yazıya döküldüğü an öyle ya da böyle üçüncü bir şahsa açık hale gelir. Böylece şaire estetik bir yaşantının üçüncü şahıslara aktarılması misyonunu yükleyerek onu diğer bilgilendirme amacı güden metinlerle hemen hemen aynı kefeye koymuşum. Burada her ne kadar şiirin bilgiden ziyade estetik yaşantının taşıyıcısı olmasından bahsediyorsam da şairi varlıkla ilgili yaşantısını başkalarına yaşatmak isteyen iyi niyetli bir adam olarak tasvir etmişim ki bu aslında şairin neden şiir yazdığı sorusuna verilmiş tam bir cevap olmamış. Çünkü şair neden şiir yazar sorusu söylediğimiz gibi aslında şair neden kendi yaşantısını başkalarıyla da paylaşmak zorunluluğunu hisseder sorusunu içermektedir. Dolayısıyla şair yaşantılarını paylaşmak için yazar cevabı bu sorunun özünün etrafından dolaşmaktan başka bir şey değildir. Yani buradan şairin şiir yazma amacının kendi estetik yaşantısını anaç bir biçimde başkalarına açmak için kalıcılaştırmak olduğu sonucu çıkmaktadır. Fakat bana kalırsa bu şairler hakkında fazla iyi niyetli bir söylemdir. Lautreamont’un, Vauvenargues’in sözünü tersine çevirerek söylediği gibi güya “Başkalarının mutluluğu için çalışanlar, onların iyiliklerini istediklerini bahane ederler.” Yani şairin kendi estetik yaşantılarını başkalarıyla paylaşmak için şiirini yazılı hale getirdiği iddiası şiir yazmanın bir sebebi değil bahanesi olabilir ancak. Kaldı ki kendince şiir yazan biri olarak beni bazen kalemi kağıdı elime alıp estetik bir yaşantımı şiire dökmeye zorlayan güdü her ne ise bunun başkalarını bu yaşantı hakkında bilgilendirmek ya da bu yaşantıyı paylaşmak olmadığını önce kendimden biliyorum. Nizamettin Uğur da aynı fikirdedir ve şöyle der: “Yazmak ve üretmek, sanatçı için özellikle kendisi için amaçtır.” Peki şair yazdıklarını kendi için; yani o muhteşem estetik yaşantıyı unutmamak için bir günlük gibi şiir biçiminde kaydediyor olabilir mi? Bence bu sorunun cevabı da hayırdır. Çünkü o yaşantıyı yaşayan ben kelimelere başvurmadan onu belleğine geri getirebilir. Ayrıca her estetik yaşantı geçtiği anda bitmiştir. Yazan şairi açısından o yaşantı ister vasıtasız ister o an yazılmış bir şiir vasıtasıyla hatırlanmaya çalışılsın onun silik bir kopyasından başka bir şey geçmeyecektir ele. Hatta bazen yazıldıktan bir süre sonra kendi şiiri bile şairine şiirini yazarken ne yaşadığına dair hiçbir şey hatırlatmayabilir. Mesela İngiliz şair Robert Browning’e kendisine bir şiirinin ne anlama geldiği sorulduğunda “Tanrı ve Robert Browning biliyordu; şimdi Tanrı biliyor.” demiştir. Sonuçta şair hep yeni bir estetik yaşantının arayışında ve beklentisinde olacaktır; tıpkı bir uyuşturucu bağımlısı gibi. Aksini iddia etmek bir uyuşturucu bağımlısının uyuşturucu kullandığı andaki yaşantılarının anısıyla ya da o yaşantının ‘kaydıyla’ avunabilip tekrar uyuşturucu kullanmayabileceğini söylemeye benzer. Zaten ister veli ister filozof isterse şair olsun yaşadığı, düşündüğü, aradığı şeyi öncelikle kendi için istemektedir. Filozoflar hakikati önce kendileri için ararlar. Onu (hakikat hakkında bir fikri) yazıya dökme sebepleri ise şairinkinden farklı olarak yazıya dökülmedikçe ya da bir metin haline getirilmedikçe bu felsefi tasarımın üzerinde düşünülemeyecek bulanık bir halde kalacak olmasıdır. Oysa şiir de her ne kadar varlığın güzelliği olarak bir hakikatin dile gelişi olsa da; dayandığı varlık yaşantısı şiire dönüşmese de güzelliğinden bir şey kaybetmeyeceği gibi bir şiir hiçbir zaman bir felsefe metin gibi düzyazınsal netliğe kavuşamayacak ve her zaman bir biçimde muğlak kalmak zorunda olandır. Zaten Braque’nin dediği gibi “Gerek görsel sanatlarda gerek şiirde, önemli olan açıklanamayan’dır” Metin Altıok’a göre şiirin bu bulanıklığının sebebi şiirin kavramlara değil imgelere dayanmasıdır: “Çünkü şiirin saati kavrama değil imgeye ayarlıdır.” Ne de olsa kavramlar değil imgeler güzel olabilir. Şöyle devam eder Metin Altıok: “Şiirin bir yanının karanlıkta kalması da bundandır. Bu karanlıkta kalıştır ki ona neredeyse tanrısal bir söz niteliği kazandırmıştır.”
İmdi burada şairlerle din adamları ve filozoflar arasındaki bir başka farka daha değinmek gerekir. Her ne kadar “Ahlakçılarda,” dinadamlarında ve “filozoflarda şair cevheri var”sa da “şairler” bütün bunları yani “Düşünürü içerir” ler. “Şairlerin kendisinden daha güçlü olduğunu itiraf etmek istemez ahlakçıların kıskançlığı… İnsanın zekası ne olursa olsun, herkes için aynı olmalıdır düşünme yöntemi” ki o da varoluşun duyumuna bağlı olan şiirsel tefekkürdür.

İmdi şiir öncelikle sessel, fonetik bir yapıdır. Önce varlığın estetik yaşantısına dair bir iç söyleme şeklinde ortaya çıkar; yani sesiyle beraber gerçeklik kazanır. Bu yüzdendir ki şiirin öz yapısı içten değil dıştan okunmayı gerektirir. İmdi denebilir ki şiir insanlığın etrafının yazıyla kuşatılmadığı varoluşunun nispeten özgür olduğu zamanlara ait gibidir ki Aristoteles bu durumu şöyle tespit etmiştir: “ insan hançeresinden çıkan sesler (ta en te phone) ruh hallerinin (pathemata tes psykes), yazılı sözcüklerse sesin söylediği kelimelerin simgeleridir.” Yani şiirin özü yazıya muhtaç değildir; kalıcılığı yazıya dökülmesini gerektirir. O halde sorumuzu şu şekilde de sorabiliriz: Şair neden şiirini yazıya dökme ihtiyacı duyar?
Öncelikle şiirin kökeninde ilkin varlıkla kurulan mistik bir estetik yaşantı (yaşanmış deneyim) olduğunu söylemiştik. Bu duruma varlığın insanda ‘iz’ bırakması da diyebiliriz. Estetik deneyimde özne varlığın izini kendinde hisseder. Bahsi geçen bu yaşantı ne felsefi ne de fizyolojik olarak kavramsallaştırılıp açıklanabilir bir şey değildir. Derrida’nın dediği gibi bu deneyim

mutlak surette ve meşru olarak, engramme’ın (yaşantıların sinir dokusu üzerinde bıraktığı kabul edilen izin) doğası üstüne her türlü fizyolojik ya da –üzerinden izin kendini deşifre ettirdiği mutlak mevcudiyetin anlamı üstüne metafizik, problematikten ‘önce’ gelir… metafiziğin hiçbir kavramı onu betimleyemez.

Demek ki bu deneyimin dile gelebileceği tek alan şiirdir. Fakat burada unutulmaması gereken şiirin estetik yaşantının çıplak ve basit bir kaydı ya da tasvirinden daha öte bir şey olduğudur. Şiir yaşantının böyle basit bir kaydı ya da tasvirinden ibaret olsaydı; bir psikoloji seansındaki içgözlem çalışmasından pek de farkı kalmazdı. Şiirin estetik deneyimin basit bir anlatışı olmaktan öte kılan özünde alımlayıcısında basit bir anlatımın yaratacağı etkilenimden çok daha derin bir etki oluşturup onu bizzat bu deneyimin içine çekebilmesidir. Bu noktada okur bir şey anlatmaya çalışan kelimelerin değil onun kelimelerin ötesine geçmesine sağlayacak somutlaşmış bir yaşantının karşısında gibidir. Mesela Amerikalı şair Robert Frost’un Stopping By Woods On A Snowy Evening (Karlı Bir Akşamda Koruluğa Uğramak) şiiri birinin atını bir koruluğun önünde durdurması ve koruluğa bakmasını anlatmaktan ibaret bir tasvir değildir:

Bunların kimlerin ağacı olduğunu sanırım biliyorum./ Onun evi ise kasabada;/ Benim burada durduğumu görmeyecek/ Koruluğun karla kaplanmasını seyretmek için./ /Küçük atım tuhaf olduğunu düşünüyor olsa gerek/ Yakınlarda bir çiftlik evi olmaksızın durmanın/ Koruluk ve donmuş göl arasında/ Yılın en karanlık akşamında/ /Koşu çıngırağını sallıyor/ Bir yanlışlık olup olmadığını sormak için/ Diğer yegane ses, süpürüşü/ Hafif rüzgarın ve yumuşak karların/ /Koruluk çok güzel, karanlık ve derin/ Ancak tutmam gereken sözler var,/ Ve uyumadan önce gitmem gereken millerce yol,/ Ve uyumadan önce gitmem gereken millerce yol

Bu şiir bizi estetik bir yaşantının içine sokar ve onu yaşatır bize. Her ne kadar şiirde pastoral bir hava hakim olsa da modern insanın rutin hayatının boğuntusu, koşuşturması içinde estetik yaşantılara zaman ayıramamasını ve bir an kendini bu yaşantıya kaptırsa bile yaşadığı suçluluğu verir; böylece bütün şiir monoton yaşantının metaforuna dönüşür.

Şiir şairin duygusal boşalımı mıdır?

İmdi şaire şiir yazdırdığı düşünülen o bildik güdüden bahsedelim: Şairin duygusal boşalımı. Uğur’un da tespit ettiği gibi “Acemi ya da ortalama şairlerle yazın dilini iyi bilmeyen kimseler, duygulanmayı şiirsel anlam, duygularını dile getirmeyi de şiirsel metin sanmaktadır.” Oysa bütün sanat etkinliklerinin nedenini duygusal boşalımla özdeş görenler böyle düşünmemektedir. Mesela Melina Klein duygu paylaşımını da aşarak şiiir ya da değil bütün bir yazma ve okuma etkinliğini Freudyen bir biçimde yazar ve okurun karşılıklı cinsel etkileşimine indirger:

Kalem sapının cinsel-simgesel anlamının yükünü boşaltarak tüm yazma edimine yayıldığı gözlenebiliyor… Elbette burada itkisel bileşenlerin sağladığı başka unsurlar da işe karışıyor: okumada ‘bir delikten bakma’ olayı, yazıda teşhirci, saldırgan ve sadist eğilimler; kalem sapının cinsel-simgesel anlamının kökeninde olasılıkla silah ve el vardır. Yine belirtelim ki, okuma etkinliği nispeten daha edilgin, yazma etkinliği daha etkindir ve genital-öncesi yapılaşma aşamalarında gerçekleşen çeşitli ‘sabitlenmeler’ (fixation) her ikisini de etkileyen ketvurma olaylarında önemli rol oynarlar.

Şiiri duygusal boşalım olarak konumlandıranlara göre şiir bir ağlama duvarıdır ve şair onun önünde ağlayarak duygusal olarak rahatlamaktadır; yani şairin özü durmadan acı çekmek olarak belirlenir. Ona şiir yazdıran şey acı çekmesidir. Bu acıyı da şiir yazıp dışavurarak sağaltabilmektedir. Burada kabul etmek gerekir ki acı da varlığın yaşantılarından yani görüngülerinden biridir; beri yandan unutmamak gerekir ki bu fenomenlerden sadece biridir. Burada şöyle denebilir: şair zaten sadece acısını dışa vurmaz, mutluluğunu, coşkusunu hatta hissizliğini de şiirinde dışavurabilir. Sonuç olarak şiirin ana güdüsünün şairin duygusal boşalımı olduğunu ileri sürenlere göre genelde acı olmak üzere şair duygularını veya bu acıya karşı tavrını dışavurarak rahatlamaktadır. Belki böylece tıpkı arabesk bir şarkıcı gibi alımlayıcının duygudaşlık kurabileceği bir figür olmaktadır. Bu görüşte şiir alımlayıcı onun şiirlerinde kendi ruh halini bulabiliyorsa değer kazanabilecektir. Yani şiirin temelinde varlığın yaşantısı olup olmaması bu şiir anlayışını pek ilgilendirmez; şiir basit bir özdeşim kurma aracına ve kitlesel bir günah çıkarma; hep beraber meydanlarda ağlama ya da coşma etkinliğinin bir vesilesine dönüşüverir. Burada şairden beklenen varlığın hakikati olarak güzelliği ortaya koyabilmesi değildir. Bu şiir anlayışında buna ihtiyaç da yoktur. Şairden beklenen herkesin yaşadığı ama dile dökemediği duyguları şiirsel dili araç olarak kullanarak cesurca dışavurmasıdır. Şiir yazma sebebi olarak psikolojik rahatlamayı koyan anlayışta şair alımlayıcının duyabildiği kadar şiir yazabilir. Artık şiir kitleselleşmiş; değerlendirilmesi bakımından alımlayıcının duygularına mahkum edilmiştir. Güzelliğin ifşası ikinci plana atılmış ve ona duyguları kitlelerin anlayabileceği bir biçimde dile getirme görevi yüklenmiştir. Dolayısıyla estetik yaşantı yığınların safdil duygusallığına kurban edilmiştir. Ece Ayhan’ın dediği gibi bu şiir ‘erkek emzirir abiler’. Özdemir İnce’ye göre ondan önce şiirsel söylem olmadığını söyleyebileceğimiz ‘delikanlı’ şair Lautreamont da duygularını sağaltmak için şiirler yazanları Poesies I’inde acımasızca eleştirecek ve onlara “Herkesin önünde ağlamayın” diyecektir, “Mutsuzsanız, okura söylememelisiniz bunu. Kendinize saklayın onu.” Ece Ayhan gibi o da kendi döneminin şairlerini hem de Lamartine, Hugo, Musset gibi tanınmış ve büyük şairlerini “Her zaman ağlamaklı” olmakla itham edecektir. Ona göre hakiki şiir “İnsanın kendi kendisiyle, tutkularıyla girdiği savaşımlardan söz etmez, ayrıklık olarak.” Kendini on dokuzuncu yüzyılın şairi olarak takdim eden Lautreamont insanlığın artık olgunluk çağına yaklaştığını söyler. İnsanlığın ruhu iyilik yönünde değişirken “Şiirin ülküsü” de “değişecektir. Trajediler,…, üzünçlemeler ağır basmayacak”tır “artık. Şiirde de “Özdeyişin soğukluğu öne geçecek” tir. Bu başkaldıran şaire göre “Can sıkıntısını, acıları, hüzünleri, karakaygıları, ölümü, bilinmezliği, karamsarı, vb., dile getirmek, ne pahasına olursa olsun, olayların çocuksu yanına bakmak istemektir yalnızca.”

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: