Anasayfa > Edebiyat > Müntehir ve Maktul Şairler Üzerine Günceler 43

Müntehir ve Maktul Şairler Üzerine Günceler 43

19. yüzyıl şairlerin yurtsever şairlerin bağımsızlık mücadelelerinde hayatlarını kaybettikleri bir yüzyıl olmuştur. Bu yüzyılda öldürülen son ünlü şair de aynı şekilde ölecektir. Bu şair 19 Mayıs 1895’te bu defa Balkanlardan çok uzakta Küba bağımsızlık mücadelesinde ölen José Julián Martí Pérez’dir. Küba bağımsızlık mücadelesinin öncüsü, şair ve yazar José Marti 28 Ocak 1853’te o zamanlar henüz İspanya’nın bir kolonisi olan Küba’nın Havana şehrinde doğmuştur. Jose Marti, çok gençken siyasete atılacak ve İspanyol yönetimiyle çatışmaya başlayacaktır. Şair, daha 17 yaşındayken sömürge yönetimine muhalif eylemleri nedeniyle 6 yıl boyunca ağır çalışma kamplarında tutsak olarak tutulmuş ve sonrasında İspanya’ya sürgün edilmiştir. Bundan sonra yaşamının büyük bölümünü sürgünde geçirecektir. Zaragoza Üniversitesi’nde hukuk ve felsefe Bölümlerini bitirecek olan Jose Marti mezun olduktan sonra Mexico City’ye gidecek ve burada ailesiyle buluşacaktır. Şair burada edebiyat çalışmalarına da başlamıştır. Yıllarca şiirler, kitaplar ve gazete makaleleri yazan Jose Marti aynı zamanda siyasi eylemlerini de sürdürecektir. Nitekim Meksika’daki askeri darbenin oluşturduğu rejime karşı muhalefeti nedeniyle bu ülkeden ayrılmak zorunda kalan Marti, Guatemala’ya geçmiş ancak hükümetin baskısı nedeniyle buradan da ayrılmak zorunda kalmıştır. 1878’de genel aftan faydalanarak Küba’ya dönen şair yine aynı yıl evlenir. Ne var ki İspanyol yönetimine karşı mücadelesinden dolayı tekrar sürgüne gitmek zorunda kalacaktır. Önce İspanya’ya daha sonra da ABD’ye gitmiş, New York’da bir yıl yaşadıktan sonra Venezuela’ya geçmiştir. Venezuela’ya yerleşmeyi ummasına karşın buradaki diktatörlük rejimi nedeniyle tekrar ABD’ye dönmüştür. Jose Marti, Küba’nın bağımsızlığı ve ABD emperyalizmine karşı Güney Amerika’nın birliği için mücadele etmek üzere 1892’de Küba Özgürlük Partisi’ni kurar. 1895 yılında ise Küba Bağımsızlık Savaşı’nı başlatmak üzere Amerika’yı terkedip 11 Nisan 1895’te aralarında Generalísimo Máximo Gómez y Báez’in de bulunduğu sürgündeki muhaliflerden oluşan bir güçle Küba’ya çıkartma yapar. Fakat Bulgaristan’daki Nisan Ayaklanması gibi başarısızlıkla sonuçlanacak bu isyanın tıpkı Botev gibi daha ilk çarpışmalarından birinde; Dos Rios savaşında İspanyol güçleri ile girdiği çatışmada vurularak öldürülür. Böylece Botev ve Petöfi’nin aksine savaş meydanında bir çatışmada kahramanca değil “Kırda bir çiçek gibi, sakin, gösterişsiz” bir biçimde o çiçekle “Aynı yalınlıkta ölmek iste”yen Marti’nin ölümü de 42 yaşında bir çatışmada son bulacaktır. Fakat yaşamını, Küba’da İspanyol koloni yönetimini sona erdirilmesine ve Küba’nın ABD dahil başka ülkelerin egemenliği altına girmemesine adayan şairin aynı şiirdeki son dizeleri gerçekleşmiştir: “Dürüstçe yaşadım ben, karşılığında/ Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim.”[1] Mezarı Santiago de Cuba’da Santa Efigenia’da olan Jose Marti Küba’nın ulusal kahramanı ve simgesi olacak; onun öncülüğünü yaptığı Küba’daki bağımsızlık ve antiemperyalizm mücadelesini Fidel Castro sonlandıracaktır.

Debelyanov-1

20. yüzyıla geldiğimizde ise müntehir şairler mezarlığından daha kalabalık bir öldürülmüş şairler mezarlığıyla karşılaşırız. Dünya savaşlarının ve soğuk savaşın yüzyılı milyonları öğütürken şairleri de es geçmeyecektir. Karşımıza ilk çıkan mezar 28 Mart 1887’de Bulgaristan’ın Koprivştitsa kentinde dünyaya gelen Bulgar şair Dimço Debelyanov’un mezarıdır. Debelyanov ilk şiir denemelerini lise yıllarında yapacaktır. O sıralar gözde olan şair Penço Slaveykov’un hem hayranıdır, hem de etkisindedir. Aradan iki yıl geçer geçmez, Çağdaşlık adlı dergide Suskun Gecelerde O Kız, Vişneler Açtığı Zaman gibi ilk şiirleri yayımlanır. Kısa bir zaman sonra yazdıkları Bulgar Derlemesi, Çağdaş, Yeni Yol, Yabanarısı adlı dergilerde de basılmaya başlar. Yedek Astsubay Okulu’nu 1914’te bitiren Debelyanov, aynı yıl orduya bağlı bir ofiste göreve başlar. Ne var ki bu masa başı işinde çalışmaktan nefret edecektir. Belki de bu nefret yüzünden askere gitmeme hakkı olduğu halde 1. Dünya savaşı sürerken 1916’da orduya katılır. Bu karar yurtseverlikten çok gündelik dünyanın kısırdöngüsünden kurtulma arzusundan kaynaklanıyor gibidir. Nitekim Kara Şarkı ve Filibe şiirlerinde gündelik dünyanın tekdüzeliği ‘çöl’ metaforuyla imlenmektedir. Kara Şarkı’da

Ayrıntısız zamanların bitmeyen koşusunda
yaşanmamış bir hayat sessizce sönüyor,
ve ölüyor kapılara dokunmak isteğim
ve engin bir çölde dolaşmaya gidiyor.[2]

diyen Debelyanov Filibe şiirinde de “Yittim ben bu sınırsız çölde” diyecektir, “Bir yığın karanlık düşünce eziyor beni/ Ve istemiyorum artık hiçbir şey hatırlamak.”[3] Böylece Doğu Cephesi’nde savaşa katılan şair 2 Ekim 1916’da İrlanda ile yapılan savaşta Gorno Karadjovo’da ölür. Yarı intihar olarak da görebileceğimiz bu ölümünün ardından da naaşı Valovishta’ya gömülür. Debelyanov’un bütün şiirleri ancak ölümünden dört yıl sonra 1920 yılında  arkadaşları D. Podvırzaçov, N. Liliyev ve K. Konstantinov tarafından Şiirler adıyla bir araya getirilmiştir. Cenazesi ancak 1931 yılında doğduğu yerin kasabası olan Koprivshtitsa’da yapılabilen şair savaş sonrasında Bulgaristan’da çok popüler olacak; eleştirmenler oldukça iyi şair olarak yorumlanacaktır.

edward-thomas

Birinci dünya savaşına kurban giden bir diğer şair de Edward Thomas olacaktır. 1878 yılında Lamberth, Londra’da doğan İngiliz şair ticaret odasında çalışmış; Oxford Üniversitesi’nde tarih öğrenimi görmüştür. 1914’de Amerikalı şair Robert Frost’un önerisiyle şiir yazmaya başlayacaktır. 1917 yılında Fransa’nın Arras şehrinde savaşta vurularak öldürülecektir. Şiirlerinin önemli bir bölümünü şiire başlamasına önayak olan Frost’a adamıştır. Onun şiirlerinde de Kaan’ınkine benzer şekilde gece-gündüz ve ölüm izleklerine rastlanır. Yağmur şiirinde “düşündüğüm yine ölüm” der gece yağan yağmur sırasında. Hiçbir sevgisi olmadığını söyler “Bu yağmurun eritemediği ölüm sevgisinden başka.” Gerçi “Mutludur yağmurun yağdığı ölüler” ama sadece kendisi için diler gibidir Thomas ölümü ve ölsün istemez sevdiği hiç kimsenin “bu gece ya da uyanık.”[4] Ölüm gibi geceyi ve sabahı da seven şairde Kaan’da rastladığımız acı veren gece-sabah ikilemi veya ikisi arasında bocalama yoktur. Gece güzeldir; ölümün hayattaki tezahürü olan uykunun zamanı olduğu için:

 IŞIKLAR KARARINCA

 Uykunun sınırlarına geldim,
O derinliğine varılmayan ormana –
Herkesin doğru eğri, er ya da geç,
Yolunu şaşırdığı,
Ya da gideceği yolu
Bir türlü bulamadığı.

 Tan ağardığından beri
Taa ormanın ucunda
Yolcuları yanıltan
Nice yol ve patika
Birden kararıyor şimdi
Ve gömülüyor yolcular
Ormanın karanlığına

 Burada bitiyor aşk,
Üzüntü, hırs bitiyor;
Ne varsa tatlı acı
Zevk diye, tasa diye,
Bitiyor en soylu uğraştan bile
Tatlı olan uykuda.

 Ne bir yüz, ne bir kitap
Yok artık vazgeçemeyeceğim
Bırakıp bir kenara
Girmek için bilinmeyen
Ve nasıl gireceğim
Bir türlü bilemediğim
O büyük karanlığa.

 Yüksek kuleleri ormanın
Eğiyor kat kat üstüme
Bulutlu dallarını;
Duyarak isteğine
Uyuyorum isteğine
Yitireyim diye yolumu,
Sonra da kendi kenimi[5]

Bu şiir bize Thomas’ın gecelerini Kaan gibi şiirle boğuşarak değil uyuyarak geçirdiğini düşündürür. Ne var ki Sabah şiirinde buna tezat biçimde “Işığın baltasıyla ağaçlar devrilmeden” “Geceleyin büyüyen düşünce ormanında”n bahseder. Düşünce ormanını kesse de kötü değildir gündüz; görkemlidir:

İki horoz öttü birden gecenin derinlerinde,
Bölerek karanlığı bir darbeyle gümüşten;
Parlıyor gözlerimin önünde bu iki borazancı,
Birer haberci gibi gelen görkemli günden,
Yüzyüze iki horoz hanedan armalarındaki gibi:
Sütçüler mandıralarda dolaklarını dolarken. [6]

rosen1

Birinci dünya savaşında hayatını kaybeden diğer iki ünlü şair de İngilizdir: İsaac Rosenberg ve Wilfred Owen. Bu iki şairin savaşa bakışları birbirinden oldukça farklıdır. Rosenberg savaşı şiir için elverişli bir esin kaynağı olarak görmüşken Owen şiirini savaşın “boşunalığı”nı duyurmak için kullanacaktır. “Rosenberg , özellikle ‘Siper Şiirleri’nde ‘erkeksi’ bir sesi ve yalınlığı öne çıkarır”[7]:

 İçinden gülüyorsundur geçerken
Baktıkça o delikanlılara:
Sırım gibi, korkusuz bakışlı,
Senden daha az yaşama şansı olan
Ve ölümün keyfine bırakılmış[8]

Tarla Kuşlarını Duyuyoruz Dönerken  şiirinde  son derece soğukkanlılıkla “Ölüm de inebilirdi, türkü kadar kolayca/ Karanlığın içinden”[9] diyen Rosenberg’in üstüne 1918 yılında Fransa’da inecektir ölüm.

wilfred-owen-two

Aynı yıl savaşta ölen Owen’in şiiri ise duygusal değil dramatiktir. Uğurlama şiirinde

 Birkaçı, ancak birkaçı, trampet sesleri
Ve çığlıklara göre pek azı
Sürünüp sessizce dönerler belki suskun köy kuyularına
Tırmanarak o yarı bildik yolları.[10]

diyen Owen bağımsızlık savaşlarında ölen; kahramanları ölümsüzleştiren Balkan şairlerinden çok uzaktadır. Çünkü dünya savaşları ulusal bağımsızlık savaşları değil kapitalizmin paylaşım savaşlarıdır ve cepheye sürüklenen askerler kendileri için anlamsız bir savaşın piyonu olmanın dehşetine kapılmaktadırlar artık. Bu yüzden “Nedir bu çan sesleri şu sığır gibi ölenlere?”[11] diye haykırır Owen Yargılı Gençliğe Ağıt şiirinde.

GUMILYOV

1921 yılına geldiğimizde ise katıldığı birinci dünya savaşından sağ kurtulmasına rağmen Rus Devriminin ilk kurbanlarından biri olacak olan Rus şair Nikolay Stepanoviç Gumilyov’un idamıyla karşılaşırız. Şair, donanma hekimi Stepan Yakovlevich Gumilyov ve Anna Ivanovna L ‘vova’nın oğlu olarak 15 Nisan 1886’da Kronstadt’ta doğmuştur. Çocukken lakabı şahin pençesi olan Gumilyov simgeci şair Innokentiy Annensky’nin öğretmeni olduğu Tsarskoe Selo gymnasiumda okumuştur. Daha sonra şiir yazmak için kendisini teşvik edenin Annensky olduğunu söyleyecektir. 8 Eylül 1902’de I run from cities into forest isimli ilk şiiri yayımlanacaktır. 1905’de ise ilk şiir kitabı The Way of Conquistadors yayımlanır. Bu kitabındaki şiirler Çad zürafalarından, Caracalla timsahlarına kadar pek çok fantastik öğeyle yüklü egzotik şiirlerdir. Gumilyov kitabıyla gurur duysa da eleştirmenler tekniğini çok saçma bulacaklardır. Daha sonra deneyimsiz kişilerin şiirleriyle ilgilenen şair 1907 ve sonrasında özellikle İtalya ve Fransa olmak üzere kapsamlı bir şekilde Avrupa’yı gezmeye başlar. Flaubert ve Rimbaud’dan etkilenen Gumilyov, 1908’de Romantik Çiçekler eserini ortaya çıkarır. Bir ara simgeci şair ve filozof Vyacheslav Ivanov’un akşam toplantılarına katılan şair onun şiir görüşlerini benimseyecektir. Fakat daha sonra Rus simgeciliğinin belirsiz gizemciliğinden hoşnutsuzolan Gumilyov ve Sergei Gorodetsky ile beraber batı Avrupa’nın Orta Çağ’a özgü loncalarından ilham alarak sözde bir şair loncası kuracaklardır. Akmeizm adını alacak şiir görüşlerini betimlemek için, Gumilyov 1910’da İnciler ve 1912’de the Alien Sky’ı yayınlayacaktır. Hareketin en dikkat çekici ve dayanıklı ürününü ise 1912’de yayımlanan Osip Mandelstam Stone isimli şiir derlemesi olacaktır. Gayri resmi olmasına rağmen birçok amatör şairin yanı sıra, özellikle Georgy Ivanov ve Vladimir Nabokov gibi birkaç büyük şair Gumilyov’un modernist şiir okuluna  katılacaktır. I. Dünya Savaşı başladığı zaman, Gumilyov, büyük bir istekle Rusya’nın seçkin tabaka süvari takımına katılır. Savaştan sonra cesareti için iki St. George Haçı nişanıyla mükafatlandırılacaktır. 1916’da savaşla ilgili şiirlerini The Quiver adıyla bir araya getirecektir. Rus Devrimi sırasında Paris’te Rus seferbelik takımında hizmet eden şair, devrimden sonra tüm tavsiyelere rağmen Rusya’ya Petrograd’a geri döner. Orada, Tabernacle ve Bonfire gibi birkaç yeni eserini yayımlar. 1920 yılında Rus Yazarlar Birliğinin kurucu üyeliğini yapar. Geçmişte şiirlerinde Avrupa etkisi görülen şairi asıl etkileyen Afrika olacaktır; öyle ki bir dönem neredeyse her yıl oraya yolculuk yapacak; Etiyopya’da aslan avlayacak, Afrikalıların el işlerinden örnekleri St. Petersburg Müzesinin antropoloji ve etnografya bölümüne verecektir. Nihayet 1921’de Afrika temalarından oluşan Tent isimli şiir derlemesini yayımlayacaktır. Aynı yıl yayımlanan mistik tarzda yazılmış Yanan Sütun ise onun en uzun soluklu derlemesi olacaktır. Ne var ki şair için edebi açıdan verimli geçen 1921 onun devlet tarafından öldürüldüğü yıl da olacaktır. Hiçbir zaman anti-komünist görüşlerini saklamayan ve Bolşeviklerin küçümsemelerini umursamayan Gumilyov 3 Ağustos 1921’de bir monarşist olduğu gerekesiyle Çeka tarafından tutuklanacaktır. Tarihçilerin çoğu bunun Çeka tarafından uydurulmuş bir yalan olduğunu düşünse de tutuklandığı ay Petrograd Çekası tarafından karşı devrimci Tagantsev Komplosu’ndan sorumlu tutulan 61 kişiyle beraber idam edilecektir. İdamların tam tarihleri, yerleri ve nereye gömüldükleri hiçbir zaman öğrenilemeyecektir. Savaş bitmiş ideolojik sebeplerle şair katletme sırası ceberrut devletlere geçmiştir yeniden. Gumilyov’un şiirlerine dönersek öncelikle Gorodetsky ile beraber kurucusu olduğu akmeizmden bahsetmek gerekir. Gumilyove ve Gorodetsky’nin Theophile Gauthier’i örnek alarak ve Fransız Parnasse’ının temel ilkelerinden yararlanarak oluşturdukları akmeizm kısaca “somut-nesnel bir şiiri coşumcu-teatral bir tavırda ortaya koymak ve onu süsleyici görüntülerle donatmak”[12] şeklinde tanımlanabilir. Bu görüşe göre şiir yazmak bir katedrali inşa etmeye benzemektedir; bunu yapmak için de mimarinin ihtiyaç duyduğu gibi ustalığa ihtiyaç vardır ve bu ustalığı kazanmak için bir şairin loncanın ustalarını yani Gumilyov ve Gorodetsky’i izlemesi yeterlidir. Benim asıl ilgimi çeken ise Hayati Baki’nin Şiirin Kesik Damarları kitabındaki iki şiirinden biri olan Don Juan adlı şiiridir. Kötümser şair bu şiirde albert Camus’tan çok önce “Hep o hiç ilerlemeyen zamanı aldatmak” için Donjuancılığın da işe yaramayacağını dile getirir. Şiirin yalnızlık; umutsuzluk; beyhudelik gibi geleneksel varoluşsal izleklerle yüklü son dizelerinde insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini vurgular: “Ancak o zaman bileceğim ki gereksiz bir zerresiyim dünyanın/ Benden olacak çocuklar doğamadan bir kadının koynunda öleceğim/ Tek bir adama bile ‘kardeşim diyemeden gitmenin acısı boynumda”[13]

MEDIUM-geo-milev

Artık “İlahlaştırılmış bir ulus veya sınıf adına öldürül”mektedir  insanlar aynı zamanda gene “ilahlaştırılmış gelecek bir toplum için veril”mektedir “ölüm cezaları. Herşeyi bildiğini sananlar, herşeyi yapabileceklerini düşün”[14]mektedirler ki 1925 yılında Alev dergisinde beraber çalışmış olan iki devrimci Bulgar şair Geo Milev ve Hristo Yasenov da faşist devletin polis fırınının alevinde yakılacaklardır.  Bu şairlerden Yasenov’un hayatı ilginç ve trajiktir. O “Bulgar şiirinin ‘dışarda’ olanıdır biraz.”[15] Antifaşist tavrı nedeniyle ‘Fildişi Kule’sinden inip devrimci mücadeleye katılmıştır. Tek kitabı Şövalye Şatoları kitabındaki Şövalyenin Şatosu şiiri de şairin bu eylemiyle ilgili biyografik bir nitelik taşımaktadır:

 Gökler boyu yükselttim
Erişilmez şato, metal-
Yüreğimin fırtınalarını içine koydum
Ve yalvaç  kederimi

 (…)

Yerden çok yukarlarda yaşamaya başladım-
Kopup insanlardan ve Tanrı’dan

 Ama dinmedi gizli fırtınam
Üstelik daha da çoğaldı acım
Çünkü şato bir mezardı
Sessiz, havasız, serapsız, susuz.

 Vadilere  inmeye  can atıyordum
Kentlerin, kırların uyuduğu-
İstiyorum her evin duvarlarını  yıkıp
Ve kocaman ateşler yakmak.

 Ve yaşamak o korkunç bunalımı
O kör, yalvaç sonsuzu yaşamak-
Onunla sevmek ve düellolarda,
Yenilgilerde, utkularda kargışlamak Tanrı’yı.

 Ey gecikmiş yazımın gecikmiş saati,
Ey yaşanmamış isyanımın saati!
Kendim yaktım satoyu –işte bak!-
Yıkıyor üstüme duvarları.

 (…)

Ama külleri içinde taze bir yara gibi
Titriyor ve sesleniyor yüreğim…
Ve dönüşüyor yıldırıma, fırtınalara
Yüzyıllardır biriken acım.[16]

Hristo_Yasenov

Yasenov fildişi kulesinden iner ve yüklenir yüzyıllar boyunca birikmiş acısını şairlerin. Ateşe atılmıştır ama şairler yeniden doğar nasılsa. Efsaneler Ülkesi şiirinde “Bir daha uyuyacağım bir daha öleceğim” der şair “Daha katıksız doğmak için günün batışı gibi” Bu böyle sürüp gidecektir ki “Tekrar uyuyacağım, öleceğim tekrar” der Yasenov, “Daha katıksız doğmak için günün batışı gibi”[17]

Barış K.

07.08.2015

[1] Agy s. 125, çev: Ataol Behramoğlu

[2] Agy s. 64. Çev: Muzaffer Uyguner

[3] Agy s. 65 Çev: Özdemir İnce

[4] Agy s. 212 çev: Uğur Tabbara

[5] Agy s. 214,215 çev: Cevat Çapan

[6] Agy s. 216 çev: Cevat Çapan

[7]Agy s. 184

[8] Agy s. 185, çev: Cevat Çapan

[9] Agy s. 186, çev: Cevat Çapan

[10] Agy s. 143, çev: Cevat Çapan

[11] Agy s.144, çev: Cevat Çapan

[12] Agy s. 78

[13] Agy s. 79, çev: Erdoğan Tokatlı

[14] Albert Camus, Giyotin Üzerine (İdam), Çev: Ali Sirmen, Cem Yay., s. 61,62

[15] Agy s. 244

[16] Agy s. 248-250, çev: Özdemir İnce

[17] Agy s. 245, çev : Özdemir İnce

İlişkili Yazılar

Kargakara
1978 Ankara doğumlu, felsefe mezunu, öğretmenlik yapan başarısız bir yazar. Kendi blogumda da meraklısına bir şeyler paylaşıyorum.
http://bariskahraman78.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: